data-nosnippet

Demokratik Cumhuriyet Dönüşümü Tek Yoldur

Türkiye Cumhuriyeti hem Osmanlı’dan devraldığı sorunlarla hem de cumhuriyetin demokratik ilkelerden vazgeçilerek inşa edilmesinin yol açtığı yeni sorunlarla bugüne kadar gelmiştir. 1980 darbesinden sonra Türk-İslam sentezi çizgisinde karar kılan sistem, sorunları daha da ağırlaştırmış, toplumda ahlaki bir çöküntüye yol açarak ülke gerçekliğini ve birlikte yaşam kültürünü ortadan kaldıracak kadar tehlikeli sonuçlara yol açmıştır. Antidemokratik zihniyet ve siyasetle rejimin bundan sonra yol alamayacağı kesinleşmiştir. Kapitalist modernitede derinleşen kriz, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgede değişen siyasal dengeler ve Türkiye toplumunda farklı biçimlerde dile getirilen demokratik talepler, değişim ve dönüşümün zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Mevcut krizli durumdan çıkışın tek yolunun, sorunları demokratik siyaset ve hukuk zemininde çözmeye açık demokratik cumhuriyet dönüşümünü gerçekleştirmek olduğu da açığa çıkmıştır.

Sorunların Demokratik Çözümü, Toplumun Özneleşmesidir

Türkiye’nin en köklü ve tarihsel bakımdan en kadim sorunu, Kürt halkının varlığını inkâr edip imha etmeye dayalı politikaların ortaya çıkardığı sorun ve bunlarla bağlantılı diğer sorunlardır. Özünde bu, Kürtleri Cumhuriyet içinde halk olarak kabul etmemek ve yurttaşlık hukuku dışında tutmak demektir. Bu nedenle Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşüme açık hâle gelmeye başladığının, tüm güçlerin de buna göre kendilerini yeniden konumlandırdıklarının en önemli göstergesi, Kürt sorununun demokratik müzakere yoluyla çözümüne ilişkin yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi olacaktır. Unutulmamalıdır ki yalnızca Kürt sorunu değil, Alevilerin, demokratik Müslümanların, kadınların, ekoloji mücadelesi yürütenlerin ve emekçi sınıfların yaşadığı sorunların önemli bir bölümü de Kürt sorununun çözümsüz bırakılmasından kaynaklanmaktadır.

Günümüzde sorunları çözmenin en makul ve bütün toplumsal kesimlere kazandıracak yöntemi, demokratik siyaset ve hukuk zemininde çözüm üretmektir. Böyle bir çözüm politikasından ve yönteminden kastımızın da yalnızca devletin ve iktidar güçlerinin tek taraflı adımlar atma siyaseti olmadığının altını çizmek gerekir. Çünkü toplumda yaşanan her sorunun demokratik çözümü, varlığı sorunsallaştırılmış toplumsal kesimlerin siyasal özne hâline gelmesini ifade etmektedir. Özne olmak bilinçle donanmış, kurumsal düzey kazanmış, ne yapacağını politik programlarla ortaya koymuş, her an eylem halinde olan yapısallıkları inşa etmek demektir. Maalesef bu husus henüz yeterince anlaşılmış değildir. Bu nedenle sorunların demokratik çözümü söz konusu olduğunda, hemen herkes hükumetten adım atmasını talep etmektedir. Kuşkusuz bu yaklaşım tümüyle yanlış değildir, ancak demokratik siyaset anlayışı bakımından oldukça eksik bir politik tutumdur. Dolayısıyla demokratik çözüm ve hukuk içerisinde sorunları çözmek, başta Kürtler olmak üzere bütün demokrasi güçlerinin, demokratik siyasetin hem toplumsal tabanı, hem yürütücü gücü hem de öncüsü olduklarının bilinciyle hareket etmelerini gerektirmektedir. Unutulmamalıdır ki Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin başarıya ulaşması, demokrasi güçlerinin örgütlü mücadelesine bağlıdır. Bu durum, Kürt demokratik siyaset alanının ve diğer demokratik siyaset bileşenlerinin süreci doğru okuyarak buna karşılık verecek demokratik toplum örgütlenmelerini geliştirmesini ve doğru taktiklerle pratikleşmesini zorunlu kılmaktadır. Bunun dışındaki her tutum ise zaman kaybına yol açıp, antidemokratik uygulamaların ve politikaların sürmesine hizmet edecektir.

Tartışmaktan Pratikleşmeye

Demokrasi güçlerinin son bir buçuk yıllık pratiklerini gözden geçirmesi, hata ve eksikliklerini demokratik siyasetin ölçütleri temelinde değerlendirmesi ve yeni sürece daha örgütlü, yaratıcı ve sonuç alıcı pratiklerle katılması, öncelikle yapılması gerekendir. Çünkü Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının yapıldığı 27 Şubat 2025’ten bu yana demokratik siyasetin temel bileşenlerinin hem söylem hem de pratik bakımından yeterince yaratıcı bir performans ortaya koyamadıklarını söylemek durumundayız. Yaşanan atıllığı ve kısır döngüyü aşarak aktif, yaratıcı ve sonuç alıcı adımlar atmanın önünde bazı sorunların bulunduğu görülmektedir. Mevcut tablo, demokratik siyaset alanını oluşturan güç bileşenlerinin Türkiye’nin tarihsel gerçekliğini, Kürt halkının durumunu ve demokratik taleplerini yeterince tartışmadığını; yapılan tartışmaların ise somut hedeflere yöneltecek bir perspektifle ele alınmadığını göstermektedir.

Örneğin son dönemlerde, anlamlı tartışmaların yanı sıra mutlaka çözülmesi gereken sorunlara odaklanan bir dizi konferans gerçekleştirildi. İstanbul’da cumhuriyetin demokratik dönüşümü; Amed’de ise dil, demokratik İslam, demokratik hukukçular ve komünal ekonomi gündemli, içerik bakımından güçlü konferanslar düzenlendi. Daha önce demokratik yerel yönetimleri konu edinen tartışmalar da yürütülmüştü. Bu platformlarda yapılan sunumlar ve yürütülen tartışmalar, demokratik komünal toplum inşa perspektifine güç vermiş, anlaşılmasına katkı sunmuştur. Ancak sadece tartışmakla kalınması konferansların anlamını ve etkisini azaltacaktır. İşte demokratik siyaset, bu tür platformlardaki görüşleri Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet edecek uygulanabilir pratik planlamalara dönüştürmeyi başarmak demektir. Sadece planlama da değil, ara vermeden kesintisiz pratik adımlar atmayı da gerektirmektedir. Bugüne kadar yapılan benzer çalışmaların arzulanan sonuçlar vermemesi, belirtilen yöntemle yaklaşılmamış olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Yeni dönem bu tür eksiklikleri ve hataları kabul etmeyecek bir süreçtir. Demokratik siyaset, bu bilinçle düşünmek, konuşmak, yaşamak ve sürekli eylem halinde olmaktır.  

Demokratik Siyasetin Ölçüsü Toplumdur

Türkiye’de anlayış olarak sistem karşıtı bir yerde duran kesimlerin, teorik ve pratik düzlemde çözmesi gereken bazı sorunlarının bulunduğunu yukarıda hatırlattık. Bu sorunların başında, çözüm üreten siyaset tarzının demokratik siyasetle, demokratik siyasetin ise müzakere ve hukukla arasındaki organik bağa yeterince odaklanmama gelmektedir. Bu çarpıcı gerçekliği bütün boyutlarıyla analiz etmek kaçınılmaz hâle gelmiştir. Türkiye’de yaklaşık yüz yıldır egemen sınıfların siyaset kalıplarını merkeze alan ve antidemokratik cumhuriyet sistemi içerisinde iktidar olma anlayışı üzerine kurgulanmış, bütün siyasal yapıları bu doğrultuda biçimlendirmeye ayarlanmış siyaset tarzını anlamak ve çözümlemek gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, demokratik siyaset güçlerinin, devlet adına konuşan ve örgütlenen, varlığını buna dayandıran ve bu paradigma temelinde güç kazanan yapılardan farkını yeterince ortaya koyamadığını görmek gerekir. Bu tespit, bir eleştiri olarak değerlendirilmelidir. 

Siyaset, sorun çözme sanatı olarak da tanımlanmaktadır. Buna rağmen, iktidara gelmek amacıyla kendisini antidemokratik yasaların çizdiği siyaset sınırlarına mahkûm etmek ya da böyle bir sistemin kurumları içerisinde güç olmaya çalışmak ile toplumsal çeşitliliği ve zenginliği esas alarak örgütlenip toplumu temel güç hâline getirmek arasındaki fark henüz yeterince kavranmış değildir. Sorunların hangi siyaset anlayışıyla çözülebileceği konusundaki bu belirsizlik, demokratik siyaset alanında da önemli bir zayıflığa yol açmaktadır.

Demokratik Siyasetin Öncüsü Olmak

Türkiye’de, özellikle de Kürt inkâr ve imhasından beslenen çok derin ve akıl sınırlarını zorlayacak düzeyde sorunlu bir zihniyet mevcuttur. Sadece Kürtleri inkâr eden kesimde bu tür sorunlar yaşanıyor demek, gerçekliğin tümünü ifade etmez. Kürtler, her ne kadar eli yılı aşkındır varlıklarını kanıtlamak ve sürdürmek amacıyla ağırlıkla demokratik yöntemle bir mücadele veriyorlarsa da, kendilerini her bakımdan demokratik siyasetin belirleyicisi, yapıcısı ve yürütücüsü olarak yeterince tanımlayamamış, bunun gereklerine göre adım atacak noktaya çıkaramamıştır. İşte Barış ve Demokratik Toplum Süreci, belirtmeye çalıştığımız ve önemli oranda da Türkiye’ye has sorunları, toplumun farklı kesimleri içerisinde demokratik çözüm temelinde aşabildiği ölçüde gelişecektir.

Kürtlerde önemli bir siyasallaşmanın yaşandığı aşikârdır. Ancak bu siyasallaşmanın, Kürtleri demokratik toplumun ve demokratik siyasetin öncüsü hâline getirecek kurumsallaşma düzeyine ulaştığını söylemek bugün itibarıyla zordur. Kürtlerde, yüz yıllık inkâr ve imhanın yaratmış olduğu devlete güven duymama, zaman kaybına yol açan çeşitli tartışmalara neden olabilmektedir. Yine Türkiye demokrasi güçleriyle milliyetçiliğin etkisine girmeden, duygusallıktan uzak, sosyalist dayanışma içinde olmak noktalarında da yetmezlikler yaşanmaktadır. Kürtler adına hareket eden ve siyasi alanda söz kuran herkesin, bu konularda özeleştirel bir yaklaşımla yaşanan durumu ve ortaya çıkan sonuçları gözden geçirmesine fazlasıyla ihtiyaç vardır. 

Türkiye’yi Demokratikleştirecek Güç

Kürt sorununun demokratik entegrasyon yöntemiyle müzakere edilerek demokratik cumhuriyeti ortaya çıkaracak temelde çözülmesinin, Türkiye’yi demokratikleştirecek yegâne yol olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Kürt sorunu çözülürse Türkiye’de demokrasi talebi olan başta Aleviler olmak üzere, demokratik Müslümanların, etnik kimlik ve kültürlerini yaşamak isteyen halk topluluklarının, kadın hareketlerinin, ekolojistlerin hem önleri açılacak hem de birer zenginlik olarak öz iradeleriyle mücadelenin bileşeni olmaları sağlanmış olacaktır. Bu husus, legal alanda Kürt demokratik siyasetinin, öncü durumdaki bir güç gibi konuşmasını, kararlar almasını ve pratikleşmesini gerektirir. 

Demokratik Kürt siyasetinin, Türkiye’yi demokratikleştirecek temel siyasal güç olduğu artık inkâr edilemeyecek kadar ortadadır. Yaşanan gelişmeler, Kürt siyasetinin yalnızca kendisi için mücadele ediyormuş ya da sadece ulusal inkâr ve imha siyasetini ortadan kaldırmayı merkeze alıyormuş gibi algılanan konumunu aşmasını; sahip olduğu örgütlü güç ve mücadele deneyimiyle Türkiye’yi demokratikleştirecek bütün toplumsal kesimlere hitap eden bir söylem ve eyleme yönelmesini zorunlu hale getirmiştir. Dolayısıyla Türkiye’yi büyüten, zenginliğine zenginlik katan bir güç olduğunu her zamankinden çok daha ikna edici söylem ve eylemle ortaya koyması ve bunun, ertelenemez bir görev olduğunu bilince çıkarması gerekiyor. 

Bu yaklaşımla Türkiye’nin zenginliğine zenginlik katacak en büyük hazinenin, Bakur Kürdistan olduğunu bilmeyenlere kavratmak da dönemin politik gerekliliğidir. Bu hazinenin paylaşılmasında ise, ancak Kürtlerin halk olarak bütüncül bir hukuk temelinde cumhuriyete katılması ve herkesin halkların kardeşliği ilkesi doğrultusunda Kürtlerle ortak yaşamı kabul etmesiyle mümkün olacağını, diğer bir söylem olarak hatırlatmak gerekir. Bunun gerçekleşmesi hâlinde, yüzlerce yıldır birikmiş potansiyelin büyük gelişmelere yol açacağını kapsamlı biçimde anlatmanın da bu dönemin bir diğer pozitif söylemi olduğunu bilmek lazım. 

Öncülük Toplumu Örgütleme Gücüdür

Kürtler hem tarihsel-toplumsal geçmişleri, hem zengin kültürleri hem de son yarım yüzyıllık mücadeleleriyle edindikleri bilinç ve tecrübeden ötürü Türkiye’nin demokratikleşmesinde belirleyici ve öncü rol oynamak durumundadırlar. Ancak öncülük demokratik, sosyalist bir zihniyet ve siyaset çizgisi temelinde anlaşılmalıdır. Kimi pratiklerde öncü olmanın, güç ve güç paylaşımında belirleyici olmak biçiminde anlaşıldığı görülmektedir. Siyasette güç olmak ve güç paylaşımında kendini merkez yapmak iki tarzda yaşanmaktadır. Birincisi iktidar ve devlet odaklı siyasetin doğru bulup uyguladığı yöntemdir. İkincisi ise demokratik toplum ve siyaset ilkelerine göre bizlerin esas alması gereken yöntemdir. Zaman zaman bu iki siyasi anlayışın birbirine karıştırıldığı görülmektedir. 

Demokratik siyaset, demokratik sosyalist anlayışla yapılır. Bu siyasi çizgide öncü olmak demek, toplumsal örgütlülüğü geliştirmek ve yaygınlaştırmak demektir. Kim ki toplumun demokratik komünal değerlerini ve güncel siyasal-toplumsal ihtiyaçlarını gözeterek daha çok örgütlülük yaratabiliyorsa öncü ve belirleyici güç odur. Devlet odaklı siyaset ve güç olma anlayışında ise kimin daha çok koltuk, maddi çıkar ve kendi geleceğini garanti altına aldığı veya alacağı bir zihniyet ve yöntem esastır. Demokratik siyaset alanının hızla bu handikaptan kurtulması gerektiği açıktır. Demokratik siyasetçiler bina katlarında ve parti bürolarının koltuklarında değil, halkın yüreğinde ve beyninde yer almak için çalışırlar. Demokratik siyasetçiler, devlet kurum ve kuruluşlarını tümden anlamsız görmeseler de, inandıkları ve uğrunda mücadele verdikleri hedeflerini, halkın saflarında yer alarak ve halkın tartışarak karar aldığı kurum ve kuruluşlara katılarak gerçekleştirmeyi esas alır. Demokratik siyaset yapanların temel hedefi, halkın kendi kendini doğrudan yöneteceği alanları inşa etmek ve sorunları halk içinde halkla birlikte çözecek yöntemleri geliştirmektir. Demokratik siyaset, her şeyden önce halkın bilinçli ve örgütlü gücünün kendisidir.  

Demokratik siyasetçilerin söylemi; halkların, kadınların ve gençlerin demokratik yaşam taleplerine, toplumsal zenginliğin ifade edildiği tartışma ortamlarının içinden süzülerek gelmiş formülasyonlara dayanmak durumundadır. Bu temeldeki belirlemeleri ve vurguları çoğaltmak mümkündür. Özcesi, yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinin ihtiyaçlarını gözeterek halka gitmek ve halkı dinlemek demokratik siyaset yapmanın olmazsa olmaz şartlarındandır. Halkın doğrudan katıldığı çalışma platformlarında ihtiyaç duyulan örgüt ve eylem kararları çıkarmak ve kalıcı demokratik komünal inşalara yönelmek de demokratik siyasetin temel görevlerinden biridir. 

Halkı Örgütleyen Siyaset

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başından bu yana legal demokratik siyaset alanı, söylemini muhalefet sınırları içerisinde, “Barış istiyoruz, barış olmalı, barış içinde birlikte yaşamalıyız.” söyleminin ötesine yeterince taşıyamamıştır. Oysa Türkiye’nin demokratikleşmesinin topluma getirisinin ne olacağını ve mevcut sorunlarını demokratik siyaset yöntemiyle nasıl çözebileceğini ve bunun tüm topluma ne kazandıracağını; tek tek bireylerden başlayarak köylere, kasabalara, kentlere ve mahallelere kadar bütün topluma ayrıntılı biçimde anlatmak gerekiyordu. Halkı da sadece “dinleyen bir kitle” olarak değil, her toplantıdan sonra demokratik inşa komitelerini oluşturup, somut görevlendirmeler üzerinden sürece katan bir tarzı esas almak gerekliydi. Bu ancak son dönemlerde kısmen yürütülmeye çalışılmaktadır. Yapılan tartışma ve toplantılardan ise örgütlülük ve pratik eyleme dönüşecek irade henüz görünür kılınmış değildir. 

Türkiye Solunun Tarihsel Sorumluluğu

Sürecin yaratmış olduğu imkânlar arasında, Kürt sorununun devletin inkâr ve imhasından kaynaklandığını, somut olarak da Cumhuriyetin antidemokratik çizgide tutulmasının bunda belirleyici olduğunu Türk halkına anlatmak varken, bu hususta neredeyse tek bir adım atılmış değildir. Kuşkusuz bu görev Kürt demokratik siyasetçilerden önce Türkiye sosyalist hareketine, yurtsever ve demokratlarına düşer demek yanlış olmayacaktır. Barış ve demokratik toplum sürecinde, Kürtler gibi kendilerini gözden geçirerek yeniden yapılandırması ve sürece demokratik siyaset üzerinden daha aktif ve kitlesel katılması gereken güçlerin başında, tartışmasız Türkiye sosyalist hareketi geleneğinden gelen parti, kurum ve kişiler bulunmaktadır. Fakat buralarda da dar ve dogmatik yaklaşımlardan olacak ki ciddi sorunların yaşandığı görülmektedir. Oysa bu süreç, Türkiye sol ve sosyalist hareketinin, yurtsever demokrat çevrelerin; Türkiye toplumuna, emekçilerine ve ülkenin zenginliğini ifade eden halklarına çok daha güçlü ve ikna edici argümanlarla ulaşmasının önünü açmış ve toplumu daha rahat örgütleyebilecekleri zemini yaratmıştır. Bu kesimlerin, ortaya çıkan bu büyük imkânı neden ve nasıl değerlendirmediğinin, demokratik, sosyalist ve yurtsever bir perspektifle tartışılması ve anlaşılır hâle getirilmesi gerekmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla bu çevrelerde, dar ve dogmatik sınıf anlayışının, Türkiye toplumunda yaşanan değişim ve dönüşümün ortaya çıkardığı talepleri yeterince görememenin, görse bile bunları politik bir programa dönüştürememenin ve dolayısıyla pratik politika oluşturamamanın beslediği zorlanmalar yaşanmaktadır. 

Resmî İdeolojinin Yarattığı Sosyo-Psikolojik Tahribat

Mevcut hukuki sınırlarda emek vermeye çalışan Kürt siyasi hareketi ve başta sol cenahtaki Türkiyeliler olmak üzere, tüm demokrasi güçleri Türkiye’ye özgü kimi zorluklarla da karşı karşıyadır. Bu özgünlüğü bilmek, tanımak ve gidermek tahminlerin de ötesinde pozitif sonuçlar doğuracaktır. Türkiye’ye özgü sorunların başında, Kürtler hakkında en az yüz yıldır söylenegelen ve zaman zaman soykırıma varmış saldırganlığın haklı gösterilmesi için, resmi ideolojinin ürettiği söylemlerin yarattığı sonuçlar gelmektedir. Bu, neredeyse toplumun tümünün sosyo-psikolojisine tesir etmiş ve derin tahribatlara yol açmıştır. Türkiye sosyalist hareketi içerisinde de hatırı sayılır oranda Kürdistanlı ya da Kürt olan mücadeleci bulunmaktadır. Toplumu demokratik ve sosyalist temelde örgütleme önünde engel teşkil eden sosyo-psikolojik tahribatı, sol içerisinde bu kimlik özelliklerine sahip kişi ve grupların daha rahat çözebileceğini belirtmek, Kürt inkâr ve imha saldırısında resmî ideolojinin yol açtığı tahribatın tarihsel sonuçlarını bilimsel ifade etmektir. Bu gerçekliğin bir insanın niyetinden bağımsız böyle sonuçlara yol açtığını bilince çıkarmak çok gereklidir. Kendi başına çok derin analiz ve değerlendirmelerle ancak anlaşılabilecek bu sonuçlar, devletin baskı ve şiddetinden kaynaklı, kişilerin kendilerini otokontrol mekanizmalarıyla denetime sokması, sınırlaması ve resmî ideolojinin söylemlerini, söylem sahiplerinden çok daha sert ve amansız dillendirmelerine yol açabilmektedir. Türkiye’de etnisite ve inanç açısından halkların kimliklerini, kültürünü, siyasetini ve haklarını hukukla tanıma yöntemi yerine, bastırıp inkâr etmek bu sorunlara yol açmıştır. 

Yeni Dönemin İmkânlarını Değerlendirmek

Ancak son dönemlerde Barış ve Demokratik Toplum Süreci henüz istenen söylem ve yasallığa kavuşturulmamış, Kürt inkâr ve imhasından tümden vazgeçildiğini gösterecek adımlar atılmamış olsa da, durumun eskisi gibi sürdürülemeyeceğini gösteren veriler mevcuttur. Örneğin MHP lideri Devlet Bahçeli’nin durduğu yer ve kurduğu söylem hukukileştirilmediği için Kürtlere güven veren bir noktada değilse de, işlerin artık eskisi gibi gidemeyeceğini anlatır. Dolayısıyla Türkiye demokrasi cephesinde Kürt halkının varlığı ve siyasal haklarının çok daha rahat ve sosyalistçe dillendirilebileceği bir ortamın var olduğunu söylemek abartı değildir. Bunun anlamı, sol ve sosyalistlerin, yurtseverlerin ve her çevreden demokrat insanların söylem ve eylemleriyle sürece daha güçlü katılmalarının, hatta öncülük etmelerinin ve bunu hiçbir kaygı ya da kuşkuya kapılmadan gerçekleştirmelerinin artık daha mümkün hâle gelmiş olmasıdır.

Ancak tam da böylesi bir süreçte, milliyetçi ve muhafazakâr bir siyasi geleneğin temsilcisi olan ve geçmiş sicili hakkında çok sayıda şeyin kolaylıkla söylenebileceği bir siyasi liderin, “Kürt kardeşlerim”, Kürtlerin ve “kurucu önder” dediği Kürt halk önderi için “demokratik siyaset yapmalı” dediği bir dönemde, kendisine sosyalist diyen birinin Kürtçe konuşan bir cumhurbaşkanına karşı olduğunu söylemesi ilginç olmuştur. Bu tuhaf söylemin, yukarıda anlatılmaya çalışılan sosyo-psikolojik nedenlerden kaynaklanmış olabileceğini düşünmek yanlış olmasa gerek.

Solu Halkın Diliyle Anlatmak

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her daim adeta öcü gibi gösterilen diğer bir kesimin de sol, sosyalistler ve mücadele eden emekçi sınıflar olduğu bilinmektedir. Türkiye’de sol düşünce ve yaşama karşı tahminlerin de ötesinde çok planlı ve sistematik bir karşıtlık inşa edilmiştir. Kuşkusuz ki sosyalizme karşı kapitalist modernitenin, dünyanın her yerinde kendince oluşturduğu argümanlarla karşıt mücadelesi olagelmiştir. Ancak Türkiye’de sisteme yerleşmek isteyen, çıkar hesaplarıyla hareket eden tüm güçler birbirlerine karşı mücadele verirlerken de solu tehdit göstermiş ve birbirini solun teşhiri üzerinden teşhir ederek alan kapmaya çalışmışlardır.

Türkiye’de birinin kötü bir davranışını ve tutumunu anlatırken yer yer “komünist misin sen?” tabiri kullanıldığı unutulmamalıdır. Örneğin Osmanlı bakiyesi İslami kültür ve zihniyet ile hareket eden ve yaşamlarında bu iktidar İslam geleneğini sürdürenlerin önemli bir kesimi, Kemalizm gibi milliyetçi ve zaman zaman diktatörlük uygulamış bir siyasal sistemi bile solcu olarak eleştirmektedir. Uygulanmış kaba laikliği bile solun politikası olarak tanıtmışlardır. Hatta Türkiye’de kimi İslami çevrelerde Beled süresinin 19. Ayetinde geçen “Ayetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir” sözü bile solu teşhir etmek için sıkça kullanılmaktadır. Katı ulusalcılar ise sosyalistleri bölücü ve düşman, önü alınması gereken dış bağlantılı emperyalist iş birlikçiler şeklinde teşhir etmeye çalışmıştır. Öbür yandan da bazı sol gurupları Kürt inkâr ve imhasını kabul etmeleri ve politikalarına ortak olmaları için, kaba solcu bir söylemle Kürtleri dinci, aşiretçi, gerici, feodal gibi kavramlarla yaftalayarak, bu sol gurupların Kürtleri böyle tanımasını ve algılamasını istemiştir. Bu nedenle Türkiye’de halklara ve emekçilere sol düşünce ve sol siyasetin demokratik toplum ve Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında halkça ve halk dili ile anlatılmasına ihtiyaç vardır. Bunun için solun bizzat Türkiye halklarının tarihsel mücadelelerini hatırlatması, iktidar karşıtı mücadele kapsamına giren direnişleri inceleyerek gündeme taşıması gereklidir. 

Ortak Mücadele Kültüründen Çıkarılacak Dersler

Bilindiği gibi demokratik Kürt siyaseti ve Türkiye demokrasi güçleri geçmişten beri ortak mücadele cepheleri kurmuş, birlikte çalışmış ve önemli sonuçlar da elde etmiştir. Bu mücadele kültürü, legal demokratik siyaset alanında 2011 yılında HDK olarak yeniden formüle edilmiş, yeni bir mücadele stratejisi ve hedefiyle çalışmaya başlamıştır. Bu oluşum toplumsal olarak yeni bir Türkiye, siyaseten de yeni bir vizyon demektir. Yani demokratik Türkiye’ye yol almak için inşa edilmiş demokratik bir yapı olarak değerlendirilebilir. Bu kongreyle hedeflenen, özü itibari ile Türkiye toplumunu oluşturan tüm zenginliklerin kendi Türkiyelerini, halkların ve inançların kardeşliği temelinde, kadın sorununa özgürlükçü çizgide, çevre sorununa da ekoloji temelinde duyarlı, demokratik bir sisteme kavuşturmaktı. Ancak halk örgütlülüğüne ve demokratik siyasetin öznesi yapılacak nicel ve nitelikte oluşumlara gidilmediği için bu çalışma kendisinden beklenen sonuçları yaratmadı. Bu sonuç, kongrenin siyasi alanı olan HDP ve ardından gelen DEM partinin tabanını genişletemedi ve en az %25 olan oy potansiyelinin ancak yarısını muhafaza edebildi. 

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, 2011’den bu yana yaşanan eksik ve yetmezlikleri, sürecin hassasiyetlerini ve temel görevlerini de göz önünde bulundurarak değerlendirme imkânı da vermektedir. Bu değerlendirmeler ve sorunların çözümüne dönük yapılacak eleştiri ve öz eleştiriler, birbirini yargılamak ya da suçlamak kesinlikle değildir ve olmamalıdır. Hepimiz, neden başaramadığımız, başarısızlığımızın tek tek kişilerden kurumlara kadar nedenlerini anlayabilirsek gelişme yaratacağımız ve gelişme yaratanların da devrimci ve demokrat olanlar olduğu bilinciyle hareket edebilmeliyiz. 

Çözüm Dili, Demokratik Siyasetin Dilidir

Çünkü siyaset, yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmeler için, yaşandıkları zamana ve mekâna göre en doğru çözüm üretme kabiliyetini gösterebilmektir de. Güncelde yaşananların tarihsel nedenlerini ve günün ihtiyaçlarını doğru görenlerin, başarılı oldukları bir mücadele alanıdır. Bu ilkeyi dikkate almamak duygusal, tepkisel ve niyete göre siyaset yapmak olur ki bu, tarz olarak bireyciliğe hizmet eder ve dolayısıyla kolektiviteyi dışlayacağı için demokratik siyaset olmaz. Zamanı ve mekânı hesaplamayanlar, gerçekçi olamayacakları gibi sonuç alıcı siyasetçiler de olamazlar. 

İnsan ne kadar toplumcu ve halkçı olursa o kadar gerçeğe ve doğruya yakın olur. Bu kuralı yaşamlarına uygulayanların dili çözüm dili olur. Burada çözümden kasıt Kürt sorununun çözümü değildir. Pratikte yaşanan tarz ve yöntem sorunlarını görüp çözmektir. Devletle demokratik uzlaşıyı esas alan siyasetçilerin, birlikte çalıştığı siyasi yapılarla anlaşamaması, ittifaklarıyla sorun çözememesi ve asgari müştereklerde bile yan yana gelememesi asla ve asla doğru olmaz. Bu noktalara dikkat eden ve uygulamak için çaba harcayanlar, aynı zamanda pozitif dil kullanan yaratıcı insanlar olurlar. Özellikle de demokratik siyaset alanında bu çerçevede köklü tartışmalar yapıp çözüm modelleri geliştirmeye ihtiyaç vardır. Ve artık bu zorunluluk haline gelmiştir. Böyle yaklaşılmazsa ne niteliksel ne de niceliksel olarak büyümek mümkün olacaktır. 

Demokratik Toplum İnşasının Öncelikli Görevi

Yeni dönem demokratik toplum inşa dönemi olduğu için yapılacak her iş değerlidir. Ancak kimi çalışmaların birden çok sonuca yol açması, o alanları öncelikli ele almayı gerektirir.  Bu bağlamda Cumhuriyeti demokratikleştirecek örgütlü halk iradesini yaratmak, ortak hareket eder ve kararlar alıp uygulayacak bir işleyişe kavuşturmak öncelikli çalışmalardan biridir. Bu öncelikli çalışmaya öncülük edecek konumda yer alanların, geçmiş eksiklikleri ve hataları ele alırken birbirini suçlama, önyargılarla hareket etme, birbirini dinlememe ve anlamaya çalışmama yaklaşımlarına düşmemesi elzemdir. İkincisi, ülkenin demokratikleşmesinde kendini sorumlu görenlerden beklenen zengin yol ve yöntemlerle demokratik siyaset konusuna yoğunlaşmak ve demokratik Türkiye’yi yaratacak güç bileşenlerini ortak bir cephede mücadeleye sevk etmektir. Çünkü demokratik toplumun örgütlülüğünü ve iradesini ortaya çıkarmak, kendilerinin varlık gerekçesidir. Ne kadar çok demokratik olunursa o kadar çok büyümenin sağlanacağı bilinmek durumundadır.

Tekleşme ve tekleştirmek, azalmak ve azaltmaktır. Çoğalmak için çokluğu ifade eden kültür ve kimlikleri demokratik bir anlayışla yan yana getirebilmek en güzel ve en hayırlı iştir. Öyle görünüyor ki demokratik siyaset alanında da Türkiye’deki egemen siyasetin hastalıklarından olan konformizm, ezberlerle hareket etme, birbirine tahammül edememe ve sadece kendini doğru olarak görme yaşanmaktadır. Demek ki gelişme yaratamamanın asıl nedeni, devletin ve hükümetin engelleyici politikalarından çok, rahatlıkla çözülebilecek iç sorunlardan kaynaklanmaktadır. Devletin ve hükümetin antidemokratik siyaseti, demokratik siyaset yapanların mücadelesinin varlık gerekçesidir zaten. Dolayısıyla devletin ve hükümetin çıkardığı ve çıkarabileceği zorluklara karşı sistemin siyasi kültürüyle ve sadece yasalar içerisinde kalıp tavır alarak değil, halk irade haline getirilerek cevap verilirse demokratik siyaset yapılmış olur. Unutmayalım ki hem Türkiye’nin hem de Bakur Kürdistan’ın demokrasi mücadelesi uzun bir geçmişe ve zengin mirasa dayanan tecrübeye sahiptir. Demokratik siyaset alanının, bu geçmişi tarihsel olarak ele alıp gerekli dersleri çıkaracak, değiştirici ve yapıcı adımlar atacak olgunluğa, bilgi ve birikime sahip olduğu da diğer bir gerçekliktir. 

Demokratik Birliği Anlatan Yeni Siyasi Dil

Demokratik siyaset alanının, kendi pratiğinden çıkaracağı dersler yanında antidemokratik Cumhuriyet sisteminin kodlarıyla siyaset yapanların propagandalarını boşa çıkaracak noktalara da önem vermesi gerekmektedir. Bunun için en başta Kürt ve Kürdistan meselesinde Türkiye’nin hatırı sayılır bir kesiminde patolojik düzeye varmış bir inkâr ve Kürt’ü görmezden gelme zihniyeti olduğu bilinerek, demokratik ulus paradigması çerçevesinde Türkiye’nin demokratik birliğini ve zenginliğini her açıdan anlatan bir dil geliştirilmek durumundadır. Bu hastalıklı düşüncenin savaş ve şiddetin zeminini döşediği gibi, sürdürülmesine de yol açan bir unsur olduğu etraflıca anlatılabilir. Böyle bir siyasi söylemin, savaş ve çatışmanın Türkiye’ye kaybettirdiklerinin bir dökümünün çıkarılıp haklarla paylaşılması gibi yöntemlerle de desteklenmesi gerekmektedir. Türkiye’nin silahlanmayla değil, Anadolu topraklarını var eden bin bir rengin demokrasi bahçesinde birlikte açmasıyla güç olacağı da tarihsel, toplumsal, siyasal ve ekonomik verilerle halklara ve emekçilere anlatılmasına fazlasıyla ihtiyaç vardır. 

Emek Mücadelesi ile Demokratik Siyaseti Buluşturmak

Yeni mücadele döneminde emekçi sınıfların mücadelesini, dar sendikal çerçeveden ve salt ekonomik talepli olmaktan çıkarmak gerekmektedir. Türkiye’nin yer altı ve yer üstü kaynaklarının ulusal ve uluslararası şirketler arasında paylaşıldığı biliniyor. Bunun için emekçilerin yurtsever bilinçle emeklerine sahip çıkması, ülkenin yer altı ve yerüstü zenginliklerini koruyan bir söylemi de geliştirerek mücadele vermesi yurtseverlik ilkesi gereğidir. Bu yaklaşımla yurtseverlik ile milliyetçilik arasındaki farkın da başta emekçilere olmak üzere geniş halk kesimlerine kavratılmasına önem vermek demokratik siyasetin gereğidir.