data-nosnippet

Tarih sahnesinde ilk verilen anlam ve tanım olarak savaşa dair özde farklılık arz eden bir değişiklikten bahsedilmese de strateji, taktik, kapsam, silah kullanımında yaşanan yenilenme gibi birçok husustan bahsetmenin olanağı vardır. Yağma, talan, çapul amacıyla klan, kabile ve aşiretler arasında yaşanan çatışmaların yerini; sömürü, köleleştirme ve egemenlik altına almanın esas olan haline geldiği savaş tarihi içerisinde bunu görmek mümkündür.

Aynı şekilde savaş tarihi içerisinde korunma amaçlı meşru savunma ile sınıflı devletçi uygarlık sistemi tarafından en temel sömürü, köleleştirme, egemenlik ve hegemonya savaşlarının strateji ve taktik olarak karşılıklı bir etkileşim halinde olduklarını da belirtmek gerekmektedir. İktidar, egemenlik, hegemonya için aralarında topladıkları büyük ordularla kıyasıya savaş yürüten devletler, imparatorluklar arasında tarihte yaşanmış ve günümüze kadar süren savaşlarda bunu görmek mümkündür. Pers-Mikadon, Osmanlı-Safevi-Memlükler, Fransa-Almanya-İngiltere, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi, sayısı yüzbinleri bulan askerden oluşan büyük orduların arasında süren savaşlar buna örnektir. Aynı nicelik, oran ve güç gerektirmese de deniz ve hava savaşlarının da hem birbirlerinden hem de kara savaşlarından çıkarılan sonuçlara dayalı benzeri bir etkileşim yaşamaları söz konusudur.

Büyük ordular ve düzenli ordular arasında yaşanan her savaş, planlamaların da yenilenmesine neden olmuştur. Bazen de strateji ve taktik değişikliklere kadar da götürmüştür. Öyle ki, o ana kadar dikkate alınmayan hava, mevsim, iklim, coğrafya gibi birçok öğe dikkate alınmaya başlamıştır. Savaş araçları daha hafif ve taşınır hale getirilmiştir. Savaşta kullanılan uçak filoları oluşmuş, kargo sistemi geliştirilmiş, karadan karaya, karadan havaya, havadan karaya füzeler kullanılmaya başlanmış, hava savunma sistemleri, kalkanları oluşturulmuştur. Ordu hareket tarzı ve düzenlenişlerinde değişikliklere gidilmiştir. Giderek de savaş bilime, sanata, strateji ve taktiğe dayalı olarak yürütülür bir hale gelmiştir. Tabii bunun insanlık için ne kadar büyük bir kırım, yıkım ve felakete, dünyayı yok oluşla karşı karşıya getirdiğini de belirtmek gerekmektedir.

Kuşkusuz karşılıklı olan, tam olarak savaş olarak adlandırılmazsa da eşit imkanlara, orantılı güçlere sahip olmayan güçler arasında yaşanan çatışmalar için de benzer bir değerlendirmelerde bulunulabilir. Bir yönüyle Öz savunmayı anlatan, savaşa dair yapılan anlamlandırmayı birçok boyutuyla karşılamayan, çoğu kez “savaşcık” olarak adlandırılan küçük topluluklar da, hem kendi aralarındaki hem de büyük ordulara karşı koyuş ve hamleleriyle etkileşimlere neden olmuşlardır.

Tarihte Çin uygarlığına karşı Orta Asya kabilelerinin, Roma karşısında Galyalıların, İngilizler karşısında Amerika kıta yerlilerinin direnişleri gibi, birçok karşı koyuşlar için bunu söylemek mümkündür. Öyle ki, küçük grup hareketleri ve taktikleri karşısında çözümsüz kalan niceliksel büyük orduların hareketleriyle, küçük grupları ezme taktiğini terk ederek daha farklı örgütlenmeler ve taktikler geliştirmek zorunda kalmışlardır. Özellikle de 20. yy.da çok sınırlı imkân ve silahla başlayan yerel, ulusal veya bağımsızlıkçı karakterleri halk hareketleri karşısında son derece gelişkin teknik, imkan ve savaş araçlarına sahip olan bir çok devlet, çözümsüzlük ve yenilgiyle karşı karşıya kalmıştır.

Elbette hala yaşanmakta olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın kendi içerisinde yaşadığı aşama, değişiklik, taktik vb. gibi koşullara göre başvurulan yöntem ve içerisine girilen arayışları, yukarda belirtilmiş olanlarla aynılaştırma ve kıyaslamaya gitmeden, bütünlüklü bir gelişim içerisinde ele almanın gereği vardır.

Dikkat edilirse, Üçüncü Dünya Savaşı bir bahane oluşturularak başlatılmıştı. Irak Saddam Hüseyin rejiminin Kuveyt’e saldırtılmasıyla da istenilen elde edilmişti. O aşamadan sonra da yoğun güç kullanarak teslim alma amaçlı bir strateji devreye konulmuştu. Bunun karşısında Saddam Hüseyin rejimi, ABD ve Koalisyon güçlerinin yoğun güç kullanımına dayalı saldırısı karşısında güç getiremeyince, ateşkes koşullarını kabul etmek zorunda kalmıştı. Fakat sağlanan ateşkes Üçüncü Dünya Savaşı’nın sona ermesi anlamına gelmedi. Konuyla ilgili önceki kısımlarda da belirtildiği nedenlerden Ortadoğu’da ikinci bir hamlenin hazırlıkları yapılana kadar, Üçüncü Dünya Savaşı başladığı cephede askıya alındı. Bir başka cephede devam etti. Bu cephe ise çözülen Reel Sosyalist ülkelerin hem sınırları içerisinde hem de etkisinin olduğu ülkelerde farklı biçimlerde, daha çok da iç çatışmalar, iktidar değişiklikleri ve bölünmeler yoluyla yürütüldü.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın aşamaları

Üçüncü Dünya Savaşı’nın birinci aşaması olarak belirtilebilecek olan bu süreç, Önder Apo’ya karşı 9 Ekim 1998’de uygulamaya konan uluslararası komployla son buldu. Böylece savaşın asıl planlayıcıları, Önder APO’yu rehine alarak verilen araya son nokta koymuş oldular. Bunun bir sonucu olarak da Üçüncü Dünya Savaşı başladığı mekâna tekrardan bir dönüş yaparak ikinci aşamaya girdi. Ardı sıra da 11 Eylül 2001’de New York[1] “saldırısı” sonrasında ABD tarafından çıkarılan, diğer hegemonik güçler ve işbirlikçileri tarafından da kabul edilen “teröre karşı savaş” yasası uygulamaya konuldu. Ardından da zamana yayılmadan Afganistan ve onu takiben de Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine karşı askeri müdahalede bulunularak iş savaşa dönüşen rejim değişikliğine gidildi.

Böylece Üçüncü Dünya Savaşı etkisini başlangıç mekanının dışına taşımış oldu. Büyük Ortadoğu diye anılan Afganistan sınırından Orta Afrika’nın Batı sınırının Okyanus kıyılarına, Kafkasya’dan Balkanlara kadar olan coğrafyaya savaş yayıldı. Daha çok da Ortadoğu ve Afrika’nın ve ortası ve kuzeyini oluşturan coğrafyada bulunun zengin enerji ve maden kaynaklarına ev sahipliği yapan ülkeleri içerisine aldı. 2010 yılında, diktatoryal ve otokratik iktidarlara karşı demokratik talepli halk gösterileriyle başlayan Arap Bahar’ına küresel sermaye güçlerinin yaptığı müdahale ile daha da genişledi. Tunus, Mısır ve Libya’da iktidarlar değişti. Suriye bir iç savaşa sürüklendi.

Kıyasıya bir çatışmanın yaşandığı Üçüncü Dünya Savaşı’nın ikinci aşaması 2020’li yıllara gelindiğinde bir duraksama gösterdi. Daha doğrusu savaşan güçler o zamana kadar yürüttükleri savaşta bir tıkanma içerisine girdiler. O zamana kadar izlenen strateji, taktik ve oluşan güç dengeleri de bu tıkanmanın aşılmasının önünde bir engel teşkil etmeye başladı. Bu engelin de mutlaka aşılması gerekiyordu. Tam da öyle bir süreçte, savaş bir nevi 1990’ların başındakine benzer bir şekilde yeniden hat değiştirdi. Kafkasya ve Karadeniz kıyılarına taşındı. NATO’nun “beyin ölümü”[2] tartışmaları gündeme girdi. Bunu takiben NATO’nun genişlemesi ve farklı coğrafyalarda “küçük NATO”ların kurulması tartışmalarına geçildi. Orta Afrika ülkelerinde (Eski Fransa sömürgeleri olan; zengin yeraltı kaynaklarının olduğu Gana, Burkina Faso, Nijer ve Gabon’da) 2023 yılının başlarından ortalarına kadarki sürede (Rusya destekli olan ya da etkisinin görüldüğü) darbeler yaşandı.

Bir yandan bunlar yaşanırken, Üçüncü Dünya Savaşı tartışmaları ‘Doğu’ ve ‘Batı ülkeleri’ eksenli yürütülmeye başlandı. Bunun peşi sıra da Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS Ülkeleri, G20 vb. adı altında ekonomik kuruluş ve örgütlenmelerin toplantıları gerçekleşti.  9-10 Eylül 2023’de Hindistan’da yapılan G20 toplantısının öne çıkan gündemi olan ve bütçesi 47 Trilyon Dolar olarak belirlenen İMEÇ olmak üzere, birçok isim altında dünya enerji ve ticaret yolları tartışması gündemin merkezine oturtuldu. ABD’de başkanlık seçimlerinde koltuğun Cumhuriyetçilere devriyle Birinci Donald Trump Dönemi (2017-2021) ile gündem de değişikliğe uğradı. Trump’ın İkinci Dönemiyle (20 Ocak 2025) daha da derinleşti. Aslında yaşanan gündem değişimi, Üçüncü Dünya Savaşı’nda yeni bir aşamaya girildiğinin işareti rolünü oynadı. Kasım 2025 tarihli, ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” adlı belgesiyle, ABD Cumhuriyetçi Başkanlar döneminde izlenen, öncelenen “içe açılma politikasına” eklenmiş bir “dış politika” vurgusu öne çıkarıldı. Buna göre de ‘her şey dünya hegemonu ABD için’ denilerek, Üçüncü Dünya Savaşı’na yön verilmeye başlandı. Enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerine kurulmak istenen hakimiyete bağlı olarak yeni enerji ve ticaret yollarının öne çıkması, daha çok doğu ve batı arasında: İMEÇ-Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Yolu; Zengezur Koridoru (yeni adıyla Trump Yolu); Londra-Pekin’i birbirine bağlayacak Orta Koridor, Kızıl Deniz’den başlatılan Yeni Yol tartışmaları böyle bir anlam ifade etti. Yine Gazze’ye yönelik 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı ve İbrahimi Anlaşma[3] benzer bir özellik taşıdı. 22 Şubat 2026 günü İsrail-Hindistan arasında yapılan anlaşmanın ardından Netanyahu, İbrahimi Anlaşma’yı hatırlatan “Altı Gen” adını verdikleri (İsrail, Hindistan, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve daha başka ülkeleri içerisine alan) bir planın varlığını açıkladı.

Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’da şiddetlendi

Gündemde meydana gelen öncelik değişimi ile etkisini Ortadoğu’nun dışına taşıran Üçüncü Dünya Savaşı yeniden başladığı yerde, Ortadoğu’nun ortasında şiddetlendi. Fakat yaşanan şiddet, paylaşım ve sınırların yeniden çizilmesine odaklanmıştı. Hedefinde Gazze, Lübnan, Suriye ve onları takiben de Irak ve İran vardı. Gelinen aşamada Üçüncü Dünya Savaşı buralarda odaklanacaktı. Öyle de oldu. Hamas’ın saldırısı onu ve Lübnan Hizbullah’ını tasfiyenin eşiğine getirdi. Rusya’nın gücünü Suriye’den Ukrayna savaşına kaydırmasıyla yükün neredeyse tamamını üslenen İran, İsrail’in saldırılarıyla Suriye’de bulundurduğu savaş komuta yapısının tamamını kaybeder bir hale geldikten sonra Suriye’yi terk etmeye zorlandı. Daha sonra da ABD ve İsrail saldırıları ile de ciddi darbeler yedi. İran’a karşı uygulanan tam presin ardından da sıra Suriye’nin paylaşım ve düzenlenişine geldi.

Ortaya çıkan bu sonuçtan da anlaşılacağı gibi, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi ile başlayan savaş, Saddam Hüseyin rejiminin Kuveyt’e yönelik saldırılarına[4] benzer bir özellik taşıdı. Bu özelliği nedeniyle de Suriye’de sonradan yaşanacakların da bir ön habercisi oldu. TC ve bağlı çeteleri ve onun güdümünde olan HTŞ’nin önce Halep’e ardından da 4 Aralık 2024 tarihinde Hama ve Hums vilayetlerine yönelik saldırıya geçmeden bir süre önce İran’ın Tel Rıfat’taki askeri güçlerini çekmiş olması da -daha yakın bir tarih bildirimi anlamında- benzeri bir anlam ifade etmişti.

Önce Rusya’nın sonra da İran’ın Suriye’den güçlerini çekmesi birebir aynı olmasa da Libya’da Kaddafi döneminin son günlerini hatırlattı. O zaman da Rusya ve İran bir nevi ABD ile uzlaşarak Kaddafi’yi yalnız bırakmıştı. Fakat Beşar Esad, Kaddafi’nin aksine, çetelere teslim edilmedi. Sonradan da anlaşılacağı üzere ortada oynanan daha farklı bir plan/oyun vardı. Suriye’nin iplerinin HTŞ aracılığıyla tamamen ABD’ye teslim edilmesi bunu gösterdi.

8 Aralık 2024 Suriye’de iktidarın el değiştirmesi önceden İngiltere ve ABD tarafından yapılan bir planın sonucu olarak yaşanmıştı. Colani, bizzat İngiltere tarafından ve ABD’nin de onayıyla yapılan bir planlama ile Suriye’de iktidara hazırlanan proje bir kişilik olma özelliğine sahipti. Eldeki bilgi ve veriler de bunu doğrulamaktaydı.

Fehmi Koru’nun 27 Temmuz 2025 günü Karar Gazetesi’nde, Cengiz Çandar’ın da 28 Temmuz 2025 günü T24’de yayınlanan yazılarına taşınan bilgilere göre; yeni adıyla Ahmed el-Şara, bilinen adıyla da Abu Muhammed el-Colani ile İngiltere ve ABD’nin ilişkisi, daha önce, İdlib döneminde kurulmuş. ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford da Colani ile 2023 Mart’ı ve Eylül’ünde İdlib’de ve 2024 Ocak ayında Şam’da üç kez bir araya geldiklerini açıklamıştı. Asıl olarak da Colani’yi bu role hazırlanmasında İngiltere menşeli bir kurum olan İnter Mediate rol üslenmiş. Bahsi geçen kurum, İngiltere’nin İşçi Partisi Başbakanı Keir Starmamer’in, ulusal güvenlik danışmanlığına getirilmiş olan Jonathan Powel’e aittir.

Önceden hazırlanmış “danışıklı bir dövüşle” Colani’nin 8 Aralık 2024’te Şam’da yaşanan iktidar devriyle birlikte, Suriye’de ABD kontrolünde bir döneme geçiş sağlanmış oldu. Bununla da Üçüncü Dünya Savaşı içerisinde güçler arasında dengeler yeniden kurulmaya başlandı. Gazze’nin yeniden “dizaynının” hızlandırılmasına paralellik arz eden bu adımın ardı sıra da Rojava Kürdistan’ı, Irak ve İran’a dair yapılan planlamaların pratikleştirilmesi sürecine girildi. Böylece Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığı Ortadoğu, dünyanın yeninden “şekillendirilmesinde” atılan ilk adımlara ev sahipliği yapar bir hale geldi.

Üçüncü Dünya Savaşının diğer dünya savaşlarından farkları

Ortadoğu, Birinci Dünya Savaşı’nda da benzer özellikler taşımıştı. Fakat yalnız başına değildi. Osmanlı hanedanlığı gibi, Avusturya-Macaristan imparatorluğu da savaştan mağlup çıkmıştı. Yine Çarlık Rusya’sı Ekim Devrimiyle birlikte yıkılırken, etkisi altında olan Baltık ülkeleri üzerinde olan hakimiyeti dağılmaya başlamıştı. Almanya’nın, Japonya’nın savaştan yenik çıkmasının uluslararası konjonktür üzerindeki etkisi dikkate alındığında Birinci Dünya Savaşı’nda, Ortadoğu dışında olan bölgeler de birer savaş alanıydı. İkinci Dünya Savaş’ında Ortadoğu özellikle de Almanya tarafından Kafkasya üzerinden Hindistan’a ve ötesine ulaşmada karasal temel güzergâh olarak belirlenmişti. 

Üçüncü Dünya Savaşı bu yönleriyle Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı özellikler taşıdı. Ortadoğu’da başladı. Çeperinde etkili oldu ve savaş içinde devletlerin, ülkelerin ilk “dizaynı” da burada başladı. Gazze, Suriye ve Rojava Kürdistan’ı (dolayısıyla da Kürdistan’ın diğer parçalarını da etkisine alarak) ilk “dizayna” tabi tutulmaya başlanan ülkeler arasında yer aldı.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan diğer farkı ise etkin ve belirleyici konumda olan güçlerde yaşandı. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa belirleyiciyken, Üçüncü Dünya Savaşı’nın belirleyici gücü olarak öne çıkan ABD oldu. ABD’yi bu konuma getiren Birinci ve daha çok da İkinci Dünya Savaşı içerisindeki pozisyonuydu. Özellikle de kapitalist-emperyalist sistem için taze kan olmasıydı.

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında rolü de buna göre belirlendi. Jandarmalık rolünü üslendi. Sömürge mirasını devraldı, Avrupa’nın yıpranan, yaşlı, kapitalist-emperyalist devletlerinin kendilerini toparlamasına katkı sundu. Dünya ölçeğinde kapitalist-emperyalist sisteminin hegemonyasını pekiştirebilmek için askeri, siyasal, mali sistemin oluşturulmasına öncülük yaptı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalist-emperyalist sistem karşısında yürütülen, tarihe “Soğuk Savaş” olarak geçen küresel ölçekli savaşta bir tarafın komutanlığını yaptı. 1970’de Dolar üzerindeki denetim mekanizmalarının kalkmasıyla başlayan finans tekel kapitalizm çağının hâkim ve belirleyici gücü haline geldi.  20. yy.ın son on yılına girerken reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte kendini soğuk savaşın galibi, dünyanın hâkimi ve yeni bir “imparatorluğun” kurucusu olarak ilan etti. Asıl olarak Üçüncü Dünya Savaşı’nı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan ayıran temel nokta burası oldu. Bir başka ifadeyle, finans tekel kapitalizmi çağının bir savaşı olma özelliğini taşıdı.

Kapitalist modernite sisteminin dünyayı yeniden dizaynı

Üçüncü Dünya Savaşı önceki iki dünya savaşından farkı olarak; başlangıç itibarıyla emperyalistler arasında pazar ve toprak paylaşımı temelinde başlamadı. ABD’nin müttefik olarak gördüğü güçleri de yanına alarak, reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte açılan yeni hakimiyet alanlarında kontrol sağlayarak, buraları pazarı haline getirerek hegemonya oluşturmayı hedefledi. Üçüncü Dünya Savaşı’nın reel sosyalizmin doğrudan etkisi altında olan, çözülmesiyle birlikte de belirli bir boşluğun oluştuğu bölgelerde başlaması, yine ülkeleri etkisi altına almış olmasının nedenini oluşturan da asıl olarak bu gerçeklikti. Buna dayanarak da herkesi kendi şemsiyesi altında “gelecek vaat ederek” saflarında yer almaya çağırdı.

Üçüncü Dünya Savaşının, diğer dünya savaşları ile buluştuğu temel nokta, kapitalist modernite sisteminin bir parçası olan hegemon güçlerin kendi aralarında pazar ve egemenlik paylaşımına dönüşmüş olmasıydı. Hem batılı kapitalist modernite güçleri hem de onlara sonradan dahil olan Çin ve Rusya; yine yaşanan bu savaş sarmalından kendilerine pay kapma arayışında olan bölgesel devletler açısından böyle bir sonuçla karşılaşıldı. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkez üssü olan Ortadoğu özgülünde göründüğü gibi, daha karmaşık sorunlara neden oldu.

Üçüncü Dünya Savaşı yukarda da belirtildiği üzere dünyanın, kapitalist modernite sistemi tarafından yeniden dizaynını öngörmekteydi. Hedefe ulaşılması önünde engel teşkile edenler ise 20. yy. koşullarına göre oluşmuş ve bölgede etkili olan ulus devletlerdi. Üçüncü Dünya Savaşı bu devletleri hedef alarak başlamıştı. Daha sonra ise devreye Rusya ile Çin girdi ve bunlara ABD ile ortak olan güçlerin kendi aralarındaki çıkar çelişkileri eklendi. Savaşta ilişki, çelişki ve çatışmanın iç içeliği, sürekli başvurulan taktik değişiklikleri böyle bir karşı karşıya geliş içerisinde yaşandı. ABD ve ortakları ile Rusya ve Çin arasındaki ilişki böyle bir özellik arz etti. Kimi zaman da bunlar kendi aralarında uzlaşma halinde olmaktan geri kalmadı. Bu yönüyle var olan çelişki ve çatışmanın çözümünde savaş öne çıkabileceği gibi, uzlaşma için kapı da açık bırakıldı. Açık bırakılan bu kapı aralığında ise, çelişki ve çatışmanın öne çıktığı kimi bölgelerde “kazan-kazan” denilerek savaş ile yeniden düzenleniş, bir arada olabildi.

Üçüncü Dünya Savaşı geniş bir alana ve zamana yayılıyor

Üçüncü Dünya Savaşı şu ana kadar Büyük Ortadoğu olarak adlandırılan geniş coğrafya içerisinde ve çeperinde tüm tazyiki ile yaşanmakla birlikte, dünyanın farklı coğrafyalarına taşınma eğilimini de içerisinde barındırmaktadır. Uzak doğuda Çin, Japonya kıyıları ile Asya-Amerika-Avrupa kıtaları ve uluslararası ilişki ve ticarette önemli bir yeri olan Orta Amerika ve Karayip ülkeleri de zaman zaman böyle bir görünüm verebilmektedir. ABD’nin belirtilen bu bölgelere yaptığı askeri yığınaklar, kurduğu üsler ve içerisine girdiği askeri hareketlilik bu olasılığı güçlendirici bir rol oynamaktadır.

Var olan bu durumda Üçüncü Dünya Savaşı’nın, Ortadoğu’nun dizaynında atılan bazı adımlar, yapılan anlaşmalar ve mutabık olunan projelerle birlikte sona erebileceği zayıf bir ihtimaldir. Hatta savaşın geniş bir alana ve zamana yayılma olasılığını güçlendirmektedir. Gazze, Suriye ve Rojava Kürdistan’a verilmek istenen “biçimi” takiben Irak ve İran’a yönelik saldırı hazırlıklarının yapılmakta olması, tsunami etkisi yaratarak, bu olasılığı katlayarak arttıracaktır.    

Planlama ile izlenen askeri strateji ve taktik itibarıyla da Üçüncü Dünya Savaşı’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan farklı olan yönleri vardır. Bunların başında da Üçüncü Dünya Savaşı’nın yürütülüşünde yapılan değişiklikler gelmektedir.

Yukarı kısımlarda ABD’nin Irak’a başlattığı saldırıda ilk aşamada yoğun güç kullanımında bulunarak sonuca ulaşmak istediğine dair bir belirlemede bulunulmuştu. Bundan da anlaşılacağı gibi, Üçüncü Dünya Savaşı da diğerlerine benzer bir strateji ve taktik izlemiş, kısa sürede sonuca ulaşmak istemişti. Öne çıkan, içerisinde özel harekatlarla desteklenen düzenli ordu savaşıydı. Kara, Deniz ve Hava güçleri de buna göre konumlandırılmıştı. Ancak yapılan ilk hamle “başarılı” olsa da sonrasında daha büyük sorunların nedeni olma özelliğine sahipti. Bunların başında da Saddam Hüseyin rejiminin dağılmasının ardından Irak’ın parçalanma ve üçüncü güçlerin bunu kendilerine bir fırsata dönüştürme olasılığı gelmekteydi. O nedenle de Irak’la ateşkes yapılarak, gerekli hazırlıkların yapılması için ihtiyaç duyulan zamanın kazanılması esas alındı.

Güney Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (GKBY) hazırlanması, Önder APO’ya karşı geliştirilen uluslararası komplo, 11 Eylül 2001 New York saldırısı gibi hazırlıklar bu temelde yapıldı. Bunların hepsi özel harekatlar kapsamından yapılan planlamalara dayandırıldı. Afganistan’a 14 Eylül 2001 tarihinde başlatılan işgal saldırısı ve 19 Mart 2003’te Irak’a yapılan hava bombardımanı ile indirme ve kara birliklerinin işgali, yapılan hazırlıklar sonucunda gerçekleşti.

Irak’a özel harekat planlaması kapsamında yapılan askeri müdahale, sonrasında da devam etti. GKBY’nin desteği alındı. Yerele dayalı özel birlikler örgütlendirilmeye, işbirlikçilik, ajanlık ve muhbirlik yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Irak şehirlerinde “denetim” özel harekat birlikleri tarafından sağlandı.  ABD kontrolünde özel sorgu merkezleri, hapishaneler ve yargılamalar yapıldı. ABD kontrolünde bir yönetim işbaşına getirilerek, Irak devleti yeniden ‘biçimlendirilmeye’ çalışıldı.

Doğu Avrupa ve Kafkasya ülkelerinde daha çok iç karışıklığa, savaşa dayalı ABD ve Avrupa yanlısı iktidarların oluşumu sağlama ve onları NATO’ya üyeliğe götürecek bir sürece çekecek olan politikalar devreye konuldu. Orta Afrika ülkeleri DAİŞ, El Kaide türevi kontra, provokasyon, çete örgütlenmelerin mekânı haline getirilerek Ruanda’da görüldüğü gibi soykırımların (soykırıma varan bu saldırılarda resmi devlet açıklamalarına göre bir milyondan fazla insan yaşamını kaybederken, iki milyondan fazla insan da dış göç yaşadı) yaşandığı sıcak savaş alanına dönüştürüldü. Kuzey Afrika ülkelerinden başlayarak Suriye’ye kadar uzanan coğrafya dıştan yapılan örgütlenme, dayatma ve kışkırtmalarla yaratılan provokasyonlara dayalı askeri müdahaleler geliştirildi. Provokasyonlarla savaş, Kafkasya ve Karadeniz kıyılarına taşırıldı, Gazze’yi bir ateş topuna dönüştürdü ve dünyanın farklı bölgelerini tehdit eder hale geldi.

Üçüncü Dünya Savaşının stratejik ve taktik farklılıkları

Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’da başlamıştı. Ardından Doğu Avrupa ve Kafkas ülkelerine taşındı. Sonra yeniden Ortadoğu’da odaklandı. Afganistan, Irak ve daha sonra “Büyük Ortadoğu” coğrafyası ve kıyılarına kadar ulaştı. Başlangıç ve taşınma dönemlerinde öne çıkan ise, daha çok bu coğrafyalarda iktidar değişiklikleri üzerinden ABD’ye bağımlı işbirlikçi yönetimlerin oluşturulmaktı. İzlenen yöntem de buna göre belirlendi. Daha çok iç karışıklıklar yaratarak bu coğrafyayı; ekonomik, siyasal, askeri müdahalelere açık hale getirerek bağımlılık ilişkileri içerisine almaktı. İkinci Dünya Savaşı ile öne çıkan Yeni Sömürgecilik ilişkileri ve Özel Savaş’ın “istikrar harekâtı” olan “Darbe” olarak adlandırılan gerçekleşme biçimleri oldu.   Üçüncü Dünya Savaşı’nın alan genişlemesine paralel olarak; düzenli orduların gölgesinde, yine özel savaş kapsamına giren, strateji, taktik ne varsa, onlar devreye konuldu. Özel harekatlar geliştirildi. Stratejide her hâlükârda denetim dışına çıkılmadan, taktik yönelimlere başvuruldu. Isıtma-soğutma, istikrarsızlık yaratma taktikleri devreye konularak; sıcak çatışma alanları çoğaltıldı ve bunların içerisinde bir alan diğerlerine oranla öne çıkarıldı. Çoğunlukla da bu ülkelerde, doğrudan NATO ve ona üye ülkelerin doğrudan etkisi altında olan provokasyon örgütleri olarak da değerlendirilebilecek olan silahlandırılmış çete grupları harekete geçirildi.

Üçüncü Dünya Savaşı içerisinde görünen bu özelliklerin yanı sıra, daha çok NATO üyesi devletlerin ordularında niceliğin azaltılması ve nitelik güçlendirilmesini esas alınan tartışmalar yaşanır hale geldi. Buna neden olan da Afganistan ve Birinci Körfez Savaşı oldu. “Modern Savaşlar” olarak da adlandırılan doktriner bir yaklaşımın gelişmesine neden olan bu tartışmalar içerisinde de düzenli ordularda daha esnek bir yapılanma içerisine girilmesi ön görüldü ve Tugay örgütlenmesi öne çıkarıldı. Özel Harekata göre eğitilen, küçükten büyüğe doğru bir örgütlenme biçimini esas alan bir yaklaşım benimsenmeye başlandı. Gerektiğinde en küçük örgütlenme birimi olarak hareket edilebileceği gibi, yeri geldiği zaman da ordu düzenine göre bir hareket tarzı benimsendi. Bu yönüyle hem düzenli ordu hem de özel harekata göre örgütlenmiş “özel birlik” olma özelliği bir arada temsil edilir hale gelindi. Klasik savaş taktikleri yerine, düzenli ordu ve gayri nizami harp taktikleri iç içe geçirilerek uygulamaya konuldu. İstihbarata, keşfe, tekniğe, hıza dayalı harekât tarzı ve sonuca ulaşma esas alındı.[5]

Savaş sadece askeri araçlar, hedef ve harekatlarla sınırlı kalmadı. Toplum, ekonomi, doğa gibi, insanı ve yaşımı ilgilendiren ne varsa savaşın aracı ve hedefi haline geldi. Akarsular zehirlendi, kurutuldu. Bağ, bahçe, tarla, orman ne varsa yakıldı. Demografi ile oynandı, insanlar göçertildi. Yüz milyonlara varan insan yerinden yurdundan edildi. Avrupa’nın etrafını saran ve Amerika’ya kadar uzanan denizler insan mezarlığına dönüştü. Açlık, salgın hastalık, spor, sanat, müzik vb. hepsi savaşın etkin öğeleri olarak rol sahibi kılındı. Psikolojik savaşa dayalı geliştirilen kırım politikası ile toplum temel özelliklerinden uzaklaştırılarak yok edilmekle karşı karşıya getirildi.

Dördüncü nesil savaş

Savaş strateji ve taktiği üzerine yürütülen çalışmalar, sadece NATO ve üyesi devletlerle de sınırlı kalmadı. Onlarla rekabet halinde olan Çin, Rusya gibi devletlerin de benzeri çalışmaları oldu. Daha Üçüncü Dünya Savaşı başlamadan da benzeri çalışmalar vardı. “Dördüncü Nesil Savaş”[6] adı verilen analizler de bunlar arasında yer almıştı.  Üçüncü Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen “Modern Savaş” doktrini de bunlardan bağımsız değildi. Herman Kahn Hudson Enstitüsün’de çalışan ABD’li stratejist Donald Brennan tarafından 1962 yılında, iki veya daha çok taraf arasında yaşanacak olan savaşlara dair, “karşılıklı kesin yıkım doktrini -MAD-” geliştirilmişti. Soğuk Savaş’ın revaçta olduğu, olası bir dünya savaşı tamtamlarının çalındığı bir süreçte “Düşmana karşı güçlü silah kullanma tehdidinin, düşmanın aynı silahları kullanması”nı engelleyebileceği, caydırılabileceği tezinden hareketle böyle bir doktrin geliştirilmişti. “Dördüncü Nesil Savaş” doktrini ise amaçta farklıydı. Olası bir savaşı engelleme amaçlı bir tez olma özelliğini taşımıyordu. Aksine Üçüncü Dünya Savaşı’nın tam da arifesinde 1989 tarihinde “modern savaş” doktrinine doğru atılan bir adım olma özelliğine sahipti. Birçok cepheden, kullanılan aracı, yöntemi çok olan bir savaştır. Gayri Nizami Harp ve Psikolojik Savaşla birlikte, topyekûn bir özellik taşımaktadır. Politik, ekonomik, toplumsal, askeri alanlarda bütünlüklü yürütülür. Karmaşık ve uzun sürelidir. Savaş dışı güçleri kullanma gibi daha birçok özelliğe sahiptir. Teorisi ise şöyledir: “Savaş ve barış arasındaki ayırımın bulanıklaşıp, ortadan kalkacağı savaş. Bu savaş, muhtemelen belirlenmiş muharebe alanlarının veya cephelerinin olmadığı, doğrusal olmayan bir hususiyeti olacaktır. Siviller ve askerler arasındaki fark ortadan kakacaktır.” Savaş tarihinin belirli bir döneminden itibaren kendi içinde Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü olarak ayrıştırılan nesil savaşları, gelişim özelliklerine göre de ayrı ayrı tanımlanmaya kavuşturulmuştur. Buna göre:

“Birinci Nesil Savaşlar: Hat ve kol düzenleri taktikleri ve ağızdan barut doldurmalı silahlar çağı.

İkinci Nesil Savaşlar: Görmeyerek atış ile desteklenen doğrusal ateş ve hareket taktikler çağı.

Üçüncü Nesil Savaşlar: Düşman muharip küvetleriyle göğüs göğse muharebe etmek ve onları yok etmek yerine hatlarına sızmayı, etrafını sarmayı ve kendini savunması güç küçük parçalara bölmeyi esas taktik olarak kullanan ve düz bir hat üzerinden cepheler yerine derinlikli savunma taktikleri çağı.

Dördüncü Nesil Savaş: artık ateş ve manevra esas savaş unsuru olmaktan çıkmıştır. Silahlı çatışmalar düşmanı doğrudan hedeflemeyip onun maneviyatını ve kazanma azmini kırmak suretiyle etkili olmayı amaçlamaktadır. Terörist saldırılarla toplumu yıpratmak ve asimetrik savaş unsurları ile hasım tarafın hareket ve tepki kabiliyetlerini kısıtlamak, teknolojik iletişim araçları, sivil toplum örgütleri ve benzeri aktörler vasıtasıyla hasmın düşman karşısında çaresiz olduğu psikolojisine düşmesine ve kararlılığını yitirmesini sağlamak temel taktiklerdendir. Düşmanın belirli bir ülke olmadığı durumları, iyi manüplile etmek ve hasım ülkenin içinde etnik çatışmaları çıkarmak veya din ve mezhep düşmanlıkları vücuda getirmek, onları körüklemek belli başlı taktikler arasındadır.”[7]

Dördüncü Nesil Savaş, Üçüncü Dünya Savaşı ile birlikte, belirlenen strateji ve taktik arayışlarının da odağına oturtulmuştur. Yapılan tanımlamadan da anlaşılacağı gibi, tamamıyla toplum mühendisliğine dayalı olarak yürütülen bir özel savaş olarak kendini yapılandırmıştır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren içerisine girilen stratejik ve taktik arayışlar da hep bu temelde anlam kazanmıştır. Reel Sosyalizmin çözülmesi sonrasında ABD ve diğer NATO üyesi devletlerde olduğu gibi, Çin ve Rusya gibi devletler de aynı yolu takip etmişlerdir. Günümüz koşullarında Ukrayna savaşında, Rusya tarafından çok etkili bir şekilde kullanılan hibrit (melez) savaşlar için bunu söylemek mümkündür.

Hayatın her alanı savaşın kapsamına giriyor

Aslında her ne kadar adı İngilizce olarak konulup, ABD’li stratejistlere mal edilmiş olsa da, daha önce Rusya ve Çin askeri stratejistlerinin bu konuda çalışmalar yürüttükleri bilinmektedir. Rusya 1994 yılında Çeçenistan’da yürüttüğü savaşta etkili bir şekilde bunu kullanmıştır. 1999’da ise Çin’li askeri stratejistler savaşa dair yaptıkları “Silahlı ya da silahsız güçlerin askeri ve sivil, ölümcül ve ölümcül olmayan bütün araçlar kullanarak düşmana istediklerini kabul etmeye zorlaması”[8] tanımıyla bu doğrultuda kat ettikleri mesafeyi ortaya koymuşlardı. ABD ise, ancak İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra resmi olarak, onları izleyebilmiştir. Tanım olarak da ilk defa 8 Eylül 2005 yılında James N. Mattis tarafından Arlington Virginia’daki Deniz Güçleri Formu’nda yapılmıştır. İçerik olarak da Hibrit Savaşı; özel kuvvetler, düzenli ordu, düzensiz savaşçılar, siber saldırılar, bilgi hareketleri, yerel huzursuzlukları desteklemek, diplomasi, ekonomik savaş[9]vb.lerden oluşmaktadır. 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısından sonra kullanılan “Asimetrik Savaş” -gerilla savaşıyla karıştırmadan- gibi sonradan eklenen bazı kavramları da böyle bir bütünlüklü yaklaşım içerisinde ele almak gerekmektedir. Çünkü Üçüncü Dünya Savaşı: özel savaşın güncelleştirilmesi olan 4. Nesil Savaşlarının yaşandığı bir savaş olurken; tamamen o güne kadar savaşın dışında sayılan, savaş dışı unsurları kapsamı içerisine alıyor. Bir bütün olarak sivil toplum, kadın ve çocuk, soykırımın hedefi haline getirilmiş bulunuyor. Kavimlerin göçünü anımsatacak bir düzeyde, yaşatılan göçlerle demografilerle oynanmaktadır. Yerine ise, yerli halkların yaşayamaz kılındığı coğrafyalarda işgal unsurlarına dayalı yeni bir “ahali” oluşturulmak istenmektedir. Bununla da kalınmayarak göç etmek zorunda bırakılan insanların çocukları, çeteler eliyle kaçırılan çocuklar birer katil haline getirilerek kullanılmaktadır. Ekonomik abluka, açlık, kıtlık, susuzluk, soğuk ve sağlık bir silah olarak kullanılmaktadır. Doğa, orman, tarih kırımı yapılmakta ve işlenen suçlarla istedikleri gibi “bilinçle” yoğrulmuş bir nesil, “toplumsallık” oluşturulmaya çalışılmaktadır. 

Ancak burada Üçüncü Dünya Savaşı’nın, önceki dünya savaşlarından farkını ortaya koyarken, strateji ve taktik olarak öncesindeki Özel Savaş belirlemeleriyle de aynılaştırmamak gerekmektedir. Genel savaş strateji ve taktiğinde olduğu gibi; özel savaş strateji ve taktiğinde yaşanan değişiklikler de bunu gerekli kılmaktadır. Gelinen aşamada her iki savaş biçimi sadece klasik anlamda askeri araç ve yöntemlere dayanmıyor. Askeri boyutla birlikte, bilim ve düzensiz (asimetrik) olan yönler bir bütünlük halinde aynı stratejinin ana halklarını oluşturuyor. O nedenle hem genel savaş hem de özel savaş tanımları bu anlamda yeniden bir ele alışı gerektiriyor. Savaşan kim olursa olsun, ister savunma -haklı-, ister işgal ve istila -haksız- savaşlarında bu değişimin dikkate alınması gerekiyor. Silahlı-silahsız, asker-sivil, ölümcül olan-olmayan her şeyin savaşın hizmetine sunulduğu koşullarda, daha başka çözüm arayış ve yöntemleri de üzerinde dikkatlice durulması gereken mücadele arayışları arasına girmiş bulunuyor.  

Bu yönleriyle Üçüncü Dünya Savaşı öncekilerden farklı bir özellik taşıdı. Kurulan dengeler ve güçler arasında yer değişiminin yaşandığı dünya koşullarında ABD’nin kendisinin hâkimi olduğu düzenlenmiş bir dünya hedefine ulaşmayı esas aldı. Büyük petrol ve silah tekellerinin çıkarları doğrultusunda zengin enerji ve maden kaynaklarının olduğu ülkeleri savaş alanı haline getirdi.

Öncesinde saldırı, suikast, provokasyon gibi yöntemlerle bir nevi ön hazırlığı yapılan, Nisan ve Ekim 2024’de aralıklarla İran’ın bunlara verdiği karşılıkla da tarafların birbirini ölçtüğü bir sürecin arından, 13-24 Haziran 2025 tarihleri arasında İsrail ve ABD tarafından İran’a en ağır savaş tekniğinin kullanıldığı saldırılarda bulunuldu. Bir nevi Birinci Körfez savaşında Saddam rejimi ve İsrail arasındaki füze atışlarına benzeyen bu çatışma hali, daha şiddetli bir savaşa hazırlık için, ne kadar süreceği belli olmayan bir ara döneme girdi. 2026 yılının ilk günlerinde de Venezüella’ya ABD tarafından Özel Harekât saldırısı yapıldı.[10] Ardından 26 Şubat’ı 27 Şubat 2026’ya bağlayan gece Pakistan-Afganistan arasındaki çatışmalı hal; açık, doğrudan savaşa dönüştü. Böylece Üçüncü Dünya Savaşı Orta Asya’ya taşınmış oldu. 28 Şubat 2026 gecesi ise ABD ve İsrail füze ve savaş uçakları ile İran’a karşı saldırıya geçti. Bu saldırılarda dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in öldürüldüğü haberi yayınlandı. İran da ABD ve İsrail ile işbirliği halinde olan bölge devletlerindeki askeri üslere, füze ve dronlarla saldırdı. ABD-İsrail tarafında daha çok istihbarat, keşif ve teknik kullanıma dayalı suikast, bombardıman ve psikolojik savaş öne çıkarken, İran tarafında da istihbarat, keşif, füze ve dronların kullanımı ve etkili propaganda başvurulan yöntemler arasında yer aldı. Karşılıklı cephe savaşı yaşanmadı. Savaşta önemli devlet görevlerinde bulunmuş kişiler ve askeri komutanlarla birlikte, çoğunlukta sivil insanlar yaşamını kaybetti ve yaralandı. İran’ın temel yaşam alanları, stratejik ekonomik ve toplumsal alt yapıları, okullar, hastahaneler ABD ve İsrail saldırıların hedefleri haline geldi. Ülke, alt yapısı başta olmak üzere büyük bir yıkım yaşadı. ABD’nin kayıpları ise askeri alanda oldu. Askeri üsleri vuruldu. Düşürülen savaş uçakları ve helikopter oldu. Savaşın kırkıncı gününde, Pakistan’ın arabuluculuğuyla 15 gün süreli çift taraflı ateşkes anlaşması ile savaşa ara verildi.

ABD her ne kadar savaşın başından itibaren “rejim değişikliği yapma amaçlarının” olmadığını söylemiş olsa da yaptığı suikast ve bombardımanlarda tam tersi bir yaklaşımın sahibi oldu. Ancak savaşta, NATO’ya üye devletlerden beklediği desteği alamadı. İngiltere’den umdukları desteğin alınamamış olması ise tam bir hayal kırıklığı yarattı. Bunun üzerine Trump 18 Mart 2026’da “NATO’nun bir yük haline geldiğini”, “NATO’dan’ ayrılabileceklerini”, “NATO’nun fişini çekebileceklerini” açıkladı. Buna neden olarak da NATO üyesi devletlerin “İran’a karşı yürüttükleri savaşa katılmaları ve Hürmüz Boğazı’na deniz donanmalarını göndermeleri” istemine olumsuz yanıt vermelerini gösterdi. Böylece Trump NATO tarafından ret edilmiş oldu.

Şia hattı savaşın en sıcak cephesine dönüştürülmüştür

ABD-İsrail saldırıları, teknik üstünlüğüne rağmen sonuca götürmedi. Müttefiklerinden umdukları desteği alamadı. 2024 ve 2025 yıllarında olduğu gibi, uzaktan uçak ve füzelerle yapılan saldırıların ötesine geçilmedi, içerisine girilen farklı yönelimlerle İran devlet sınırları içerisinde yaşayan halkları karadan bir isyana teşvik edemedi. Böyle olunca da karadan bir harekatla tamamlanamayan hava saldırıları hedeflerine ulaşmalarını sağlayamadı. Buna İran’ın kullandığı savaş tekniğinin ileri seviyesi ve saldırı kabiliyeti eklenince ABD Trump yönetimi, İran’ın sunduğu 10 Maddelik anlaşma şartını “makul görerek” 15 gün süreli bir ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Bunların bir sonucu olarak da İran, 1991-1995 arasında yaşanan iç savaşlarla yedi ulus-devlete bölünün Yugoslavya ile aynı akıbete uğramadı. Bir başka ifadeyle, Ortadoğu’nun Yugoslavya’sı haline getirilemedi.

Ancak İsrail, ABD-İran arasında geçici de olsa yapılan 15 günlük ateşkes sürecini kendisi için bir fırsata dönüştürmekten geri kalmadı. Daha ABD-İran ateşkesinin üzerinden 24 saat geçmeden Lübnan Hizbullah’ının etkili olduğu alanlara, yerleşim merkezlerine savaş uçaklarıyla saldırıya geçti. 31 Temmuz 2024’te Hasan Nasrullah ve öne çıkan birçok öncü kadrosunu kaybeden Hizbullah’a ölümcül bir darbe vurulmak istemiştir. Yapılan açıklamalardan, neden olan can kayıplarından, enkaza çevrilen yerleşim merkezlerinden de anlaşılacağı üzere Lübnan resmen Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaşandığı sıcak alanlardan biri haline getirilmiştir. Böylece Lübnan’dan İran’a varıncaya kadarki Şia hattı doğrudan savaşın en sıcak yaşandığı bir cepheye dönüştürülmüştür. Bu şekilde İsrail, Suriye sınırının ardından, Lübnan sınırını da kendisine göre daha güvenli bir hale getirerek, bölgesel hegemon olma yönünde bir hamlede bulunmuştur. Dünyanın sessizliğini arkasına alarak yaptığı bu hamle ile de 7 Ekim 2023 Gazze saldırısıyla başlayan süreci kendi cephesinden tamamlamak istemiştir. 

Önceki dünya savaşlarından farklılıklarına rağmen nasıl sonuçlanacağına dair oluşan belirsizlik ise üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur. Çünkü önceki dünya savaşlarının toplam sürelerini kat be kat aşması ve ne zaman sonuçlanacağının belirsizliği böyle bir düşünce ve algının gelişmesini tetikledi. Ayrıca savaşta karşıtların, aralarındaki çelişki ve çatışmanın yanı sıra, karşılıklı ilişki halinde olmaları, bir neticeye ulaşılsa da ona rengini verenin kim olacağını tartışmalı kıldı. O nedenle de ucu açık bir denklem oluştu. Önce kapitalist sistemin, sonrasında Üçüncü Dünya Savaşı’nın ağır yükü altında erkenden yaşlanan ABD’nin yaşadığı ağır sorun ve izlediği saldırgan politikalar da böyle bir sonuç ortaya çıkardı. Kasım 2025 tarihli, ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” adıyla yayınlanan belgede öne çıkarılan hususlar ve kullanılan söylem de ortaya çıkan bu sonucu güçlendirdi.

Bahsi geçen belgede, reel sosyalizmin çözülmesi sonrası izlenen politikalar, ulusüstü, küresel bazda geliştirilen ilişkiler, öne çıkarılan söylemler eleştirilmektedir. Buna karşı olarak da ulus devleti temel savunu haline getiren politikalar ve söylemler öne çıkarılmaktadır. Ayrıca, ABD’nin temel önceliklerinin de bu eleştiriler temelinde yeniden belirlenmesi gerektiği savunulmakta ve adı ve ambleminin bile değişeceği yeni bir BM tartışmaları gündeme getirilmektedir. Ulusüstü sermayenin dünya hakimiyeti önünde engel olarak görülen ulusal sınırları, tekrardan koruma amaçlı söylemler öne çıkarılırken, 2003 yılında Irak işgaline başlanıldığında “savunulan” düşünceler terk edilmiş bulunmaktadır. Buna göre; “sivil toplum örgütlenmeleri”, “kadının yaşama aktif katılımı”, “monarşi ve krallıklar yerine parlamenter sistem” söylemleri karşı cepheden ret edilmekte, doğrudan “Amerika’nın bu ülkeleri (özellikle de Körfez monarşilerini), geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusunda yanlış yönlendirilmiş denemesinden vazgeçmesini gerektirecek.” (s.28) belirlemesinde bulunulmaktadır.

Ortadoğu’nun ardından, Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Kuzey Afrika, Karadeniz kıyıları gibi, Üçüncü Dünya Savaşı’nın ateşinin taşındığı diğer bölgelerde yaşananlar da bunu göstermektedir. Gelinen aşamada Üçüncü Dünya Savaşı, Uzakdoğu’ya taşınma sinyallerini vermektedir. Böyle bir tablonun oluşmasında da Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığı koşulların değişmeye başlaması ve savaşın ilk tarafı olanlar dışında daha farklı faktörlerin, güçlerin devreye girmesinin rolü bulunmaktadır.


[1] Dünya Ticaret Merkezi’nin temel ofislerinin bulunduğu 110’ar katlı bu binalara yapılan saldırılarda resmi rakamlara göre 2.996 kişi yaşamını kaybetti.

[2] Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Kasım 2019’da The Economist gazetesiyle yaptığı röportajda “şu an tanık olduğumuz NATO’nun beyin ölümüdür.” belirlemesinde bulunmaktadır.

[3] İsrail egemenliğini tanıyan Arap İslam ülkeleri Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve İsrail arasında ABD Trump yönetiminin ev sahipliğinde 11 Eylül 2020 yapılan anlaşma.

[4] Daha sonra da Hamas, 7 Ekim 2023 Gazze saldırısı ile benzer bir pozisyona düşmüştür.

[5] 13-24 Haziran 2025 arasında 12 günlük süreç, İran’a karşı ABD-İsrail saldırılarında görüldüğü gibi, kara güçleri harekete geçmeden ve kara hakimiyeti sağlanmadan neden olduğu ağır yıkım, tahribat ve can kıyımına rağmen kesin sonuca ulaşmadı. Ancak karasal güçler ve kara hakimiyetiyle birleştiğinde de bu yöntem, Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürütülen saldırılarda olduğu gibi sonuç verdi.

[6] Kavram olarak; William S. Lind, Albay Keith Nightngale-USA-, Yüzbaşı John F.Schmitt-USMC-, Albay Joseph W. Sutton-USA-, Yarbay Gary I. Wilson-USMRC- tarafından 1989 yılında yazılan Savaşın Değişen Yüzü: Dördüncü Nesile Doğru (The Changing Face of War: into the Fourth Generation) başlıklı makalede tanımlanmıştır.  

[7] A.g.e.

[8] Savaşa dair bu tanım Çinli Albaylar Qiao Hiang ve Wabg Xiangusi tarafından 1999’da yapılmıştır (Aktaran Doç. Dr. Salih Bıçakçı, Hibrit Savaşı s.2).

[9] Aktaran Doç. Dr. Salih Bıçakçı, Hibrit Savaşı s.4

[10] ABD önde gelen petrol ihraç eden ülkelerden olan Venezüella topraklarında çıkan dünyanın en büyük petrol rezervlerine el koymak için 2 Ocak 2026’yı 3 Ocağa bağlayan gece yarısı düzenlediği Özel Harekat ile Cumhurbaşkanı Nikolas Maduro ve yaşam arkadaşı Cilla Flores ile birlikte çalışma arkadaşlarını kaçırarak Karayip kıyılarını bir savaş alanına çevirmek istedi.