data-nosnippet

Kürt halkının inkârı ve kültürel soykırımına karşı yürütülen mücadelede gelmiş olduğumuz aşama siyasal çözümü mümkün kılmaktadır. Önder Apo 35 yıldır aradığı siyasal çözüm olanaklarını kendi elleriyle yaratmıştır. “Ölüm çukuru” olarak adlandırdığı İmralı’da uluslararası komploya karşı baştan beri bu olağanüstü arayışını sürdürmüştür. Ve bugün için de bulunduğumuz sürecin işaretlerini henüz 30 Mart 2016 tarihinde yazdığı mektupta vermiş; yeni kanallar, yeni kapılar açmak üzerine yoğunlaştığını belirtmişti:

“Hayat bize çok şey öğretiyor. Hani diyorlar ya ‘Durgun su da çürür.’ Gelişme için yalnızca barış içinde bir arada yaşanan bir ülke istemek yetmiyor. Bunun için gerçekten de samimi, dürüst bir biçimde mücadele etmek gerekiyor. Suyun çürümesini önlemenin yolu yeni akış kanalları yaratmaktan, yeni kapılar açmaktan geçiyor.”

Önder Apo 27 Şubat çağrısıyla yeni kapıların açılması için mücadele tarihimizde yepyeni bir sayfa açtı. Üzerinden geçen zamanı, toplumsal inşa boyutuyla nasıl değerlendirdiğimiz sorgulamaya değerdir.

Kaderimizi Yasalara Bırakmayacağız

Sürecin toplumsal ve siyasal hedefini tanımlayan “demokratik entegrasyon” kavramıyla bakınca, işin bir yönü cumhuriyetin demokratikleştirilmesi diğer yönü ise toplumsal inşa oluyor.

Demokratik entegrasyon demokratik ulusun bedenleşmesi olduğundan bunun sadece bir diyalog-müzakere işi olmadığı, ondan daha çok toplumsal inşâyı ilgilendirdiği anlaşılıyor.

Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi sürekli bir müzakereyi gerektirdiği gibi bunun etkili olmasının yolu da yine toplumsal inşâ düzeyine bağlıdır. Bu anlamda sadece hukuksal-yasal süreçlere bağlanmak doğru değildir ki demokratik entegrasyon bir devlete tabi olmak veya ona yamanmak değil, karşılıklı tanımayı gerektiren bir süreçtir. Demokratikleşmeyi gerektiriyor ve yüz yıllık devlet şekillenmesinin de kolay değişmeyeceği biliniyor. Çok büyük bir siyasal-hukuki mücadele gerektiriyor ama bunu da belirleyecek olan toplumsal mücadele düzeyi olacaktır. Çünkü yasalar devletle ilişki düzeyini belirler ve hiçbir devlet, yasaları tamamen toplum lehine oluşturmaz. Bu nedenle Önder Apo “kaderimizi yasalara bırakmayacağız” diyerek uyarıcı olmuştur.

Nitekim sürecin ilerlemesi adına “çerçeve yasa” teşvik edici bir adım olarak değerlendirilse de yasanın dili ve ruhu Kürt sorununun tarihsel ağırlığı karşısında kadük kalmıştır. Hatta bu haliyle bir tasfiye yasasının ötesinde anlam taşımamaktadır. Ancak önemli olan, bu yasayla kurulacak kurulda Önder Apo’nun rolünü oynamasının önünün açılabilmesidir. Bu yapılırsa süreç ilerleyebilir.

Unutmamak gerekir ki en demokratik yasalar bile toplum için tam bir güvence sağlayamaz. Toplumsal inşâ olmadan halkımızın özgürlük sorunu çözümünü bulamaz. Fakat tam da bu noktada “beklentili kişilik” olarak tarif edilen yanılgılı duruşlar yaşanmıştır.

İnşâ Mücadeleyle Olur

Beklentili ruh halleriyle süreci izlemekle yetinen bir anlayış baştan beri inşâ çalışmalarının önüne engel olarak dikilmiştir. Bunun diğer ucunda ise sadece siyasal alan sınırlarında dolanan, söylemde keskin ama toplumsal inşâda varlık göstermeyen eğilimdir ki bunun aşılması için öncelikle adının konulması gerekiyor. Şöyle denilebilir, eğer ki bir eylem örgütlenmeye dönüşmüyorsa orada popülizm vardır. Halk toplantısı, miting, yürüyüş vb. yapılması toplumda bilinçlenmeye ve dinamizme hizmet ediyor olabilir fakat bununla sınırlı kalınırsa, sonuçları örgütlenmeye dönüştürülmezse bugüne dek eleştirilen elit siyasetin tekrarı ortaya çıkar. Önder Apo bu konularda uyarıcı olmuş, defalarca eleştirmiştir. Bu eleştirilere doğru yanıt vermek toplumsal örgütlenmeden, pratikleşmekten geçiyor. Çünkü pratikleşmeyen, iradeleşmeyen duruş ve kişilik Önder Apo’nun ifadesiyle “hayali kişilik” oluyor.

Hayali değil somut gelişme yaratmak için yeterince olanak bulunuyor. Hiçbir gerekçe engel olarak görülemez. Emek de veriliyor fakat sonuca dönüştürülmüyorsa zihniyet, tarz, tempo, üslup sorgulamasını daha köklü yapmak gerekiyor.

Çok büyük emeklerle yapılan çalışmaların somut örgütlenmeye ve sonuca dönüştürülmemesi Önderliğin geliştirdiği stratejik akla aykırıdır. Stratejik düşünmek, toplumsal çalışmalara stratejik düzeyde yaklaşmayı “ne yaptığını, ne yapacağını bilmeyi” yani inşâ çalışmasını her şeyin başına koymayı, tüm olanakları buna seferber etmeyi gerektiriyor. Bunların neler olduğunu yaşamın kendisi gösteriyor. Çok somut ve can yakıcıdır.

Örgütsüz Toplum Hiçbir Sorununu Çözemez

Toplum, kapitalist modernitenin her türlü saldırısıyla karşı karşıyadır. Bununla birlikte kendi dilinde kendini eğitme, kültürünü geliştirme, ekonomik sorunlarını çözme gibi hayati sorunlar yaşıyor. Kendi kendini yönetecek kadar örgütlü olmayan bir toplum hiçbir sorununu çözemez. Öte yandan çeteciliğin, fuhuşun, uyuşturucunun, ekolojik yıkımların, kadın katliamlarının vardığı düzey hepimizi toplumsal inşâ görevlerine davet ediyor.

Fuhuşla, uyuşturucuyla, hırsızlıkla, yoksullukla mücadele, sadece açıklama yapmakla olmaz, olmadığını herkes görüyor. Bu gibi sorunlar toplumun hangi alanlarda, nasıl örgütlenmesi gerektiğini de gösteriyor.

Sorunları çözmeye aday, ihtiyaç temelli örgütlenme yerine her alanda siyasal eylemle, propagandayı aşmayan söylemle hareket etmek, süreci geriye çekmektir.

Akademileriyle, kooperatifleriyle, komünleriyle yaşamın gerektirdiği her alanda örgütlenmek toplumsal özgürlük pratiğidir ve bunlar aynı zamanda sürece sunulacak en büyük katkıdır. Eğitimden sağlığa, ekonomiden dil ve kültüre, spordan sanata hangi alanda ne kadar gelişme sağladığımıza bakınca belki her alanda beş-on örgütlenme yapılmıştır denilebilir ama bunlar milyonlarca halkın ihtiyaçları karşısında sembolik düzeyi aşmamaktadır. Parçalı kalmaktadır. Demokratik entegrasyon parçalılığı kabul etmez. Bütünlüklü yaklaşım gereklidir.

Sembolik değeri olan çalışmalar örnek oluşturabilir fakat bunu da kendisiyle sınırlı tutan yaklaşımlar nedeniyle gerekli gelişme sağlanamıyor. Sürecin ruhuna girmek, toplumsal inşânın sınırsız geliştirilmesini sağlayabilir. Bunun için muazzam bir potansiyel vardır ve yaşanan tecrübelerden çıkarılan derslerle her geçen gün özgür yaşamın inşâsı için çabalar artmaktadır. Bu anlamıyla umutsuz ve karamsar yaklaşılamaz. Özellikle de halkımızın şehitlerimizi sahiplenmesiyle açığa çıkan büyük maneviyat ve birlik ruhunu inşâya yöneltmek kesinlikle sonuç alıcı olacaktır.

İnşâ yaşam kültürü haline getirilmelidir

Sürecin ruhu, kendini çözüm gücü haline getirmeyi gerektiriyor. Herkes bulunduğu yerde bir grupla neler yapabileceğini tartışıp kararlaştırabilir. Yeter ki bütünsel olan gözden kaçırılmasın, demokratik entegrasyon kapsamında düşünülsün, gerisi gelecektir. Halkımızın tecrübeleri bunu başarmaya yetecek kadar ileridedir. Halkımız örgütlü yaşam kültürünü tanımıştır ve pratiğin dilinden anlıyor. Buna güvenmemiz gerekiyor. Durup başkasından beklemek yerine küçük de olsa somut yapılabilecekleri planlayıp hayata geçirmenin yol yöntemine kafa yormak, bunun için çabalamak büyük laflar edip de pratikleşmemekten çok daha iyidir.

Kendini irade haline getirmek ve çözüm gücü olmak isteyen bir toplumun, siyasal anlaşmalardan, yasalardan veya başkalarından bekleyeceği bir şey olamaz. Ne varsa, ne gerekiyorsa kendi gücüyle, kendi emeğiyle yapacaktır. İşte böyle bir toplum yıkılmazdır, yenilmezdir. Böyle bir toplum demokratik olur. Sosyalist olur. Bunun için tek başına bireysel çıkarlara dayalı işlere yönelmek yerine herkesin bir grupla neler başarabileceğine bakması gerekiyor.

Emeğin örgütlenmesi, yerel ekonomik birimlerin oluşturulması, köye ve küçük gruplara dayalı kooperatiflerin kurulması birçok toplumsal sorunun çözülmesini de beraberinde getirecektir. Bir üniversitede öğrenciler kendi komünlerini kurmuşlarsa yaşam tarzları değişecektir. Sanatçılar kolektif çalışmalarla daha büyük sonuçlar elde edeceklerdir. Biraz çabalanırsa sporun yayılmadığı alan kalmayacaktır. Dil eğitimlerinden teknolojiye kadar her alanda yetkin çalışmalar yapılabilecektir. Her alanın kendine has özellikleri, ihtiyaçları ve sorunları vardır. Önceliklerin neler olduğunu toplumun kendisi belirleyebilir.

Toplumun asgari ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir düzeye kavuşması için kaybedecek zaman yoktur. Ekonomik sorunlarla cebelleşen, ailesel-aşiretsel çelişkilere boğulmuş, sosyal hayatı felce uğramış, hiçbir sağlık güvencesi olmayan, sanat veya spor yapmaya ne fırsatı ne olanağı bulunan, hele ki çetelerin tuzağına düşmüş gençlerle, kadınlarla ilgilenmek, onların bir arada mücadele edebileceği örgütlenmeleri yaratmak müthiş bir özgürlük pratiği olacaktır.

Tüm bunların gerçekleşebilmesi için inşânın bir yaşam kültürü haline getirilmesi gerekiyor. Bütün bunlara bir de demokratik birlik sorunu da eklenince çözüm için önümüzdeki görev ve sorumluluklar somutlaşıyor.

Toplumsal bir şahlanış dönemindeyiz. Şahlanış demek sadece “bir şeyden kurtulmak” değil “bir şey yapmaktır.” Yani artık hangi engellerin ortadan kalktığı değil ne yaptığımız, yapacağımız önemlidir. Negatif devrimden pozitif devrime geçişin böyle bir anlamı vardır. Bunu anlamamak, egemenlerin “ön görülemez olan, bilinmezlik” stratejisine kapılmayı getirir. Oysa amaçta netlik varsa karanlık ne kadar uzun olursa olsun ışığa doğru kararlı adımlarla yürünür. Önder Apo “Işığı göreceğinden emin olmadıkça insanın belirsizliğe, karanlığa katlanması zordur!”diyor. Bu bir iddia, kararlılık, inanç meselesidir. Ancak bunu pratikte göstermek herkesi daha fazla ikna edecektir.

Bu topraklarda komünalite çok eskidir

Yeni strateji temelinde mücadeleyi pratikle görünür kılmak, bu süreçte kafa karışıklığı yaşayanları da aydınlatacağı gibi eleştiri sınırlarını aşıp saldırıya geçenleri de boşa çıkaracaktır. Milliyetçilik veya sol kisveyle “devlet kurmaktan niye vazgeçiyorsunuz?” diyenler tarihsel-toplum ve günümüz koşullarını göz ardı ediyorlar. Bunların bir kısmı da sadece duygusal refleks gösteriyor. Önemli bir kısmı ise gerçekten bir şey bildiklerinden veya sorumluluk duyduklarından değil adeta moda halinde birbirini taklit ederek ezbere konuşuyor. Biz de bunlara cevap yetiştirmekle uğraşıyoruz. Fakat devletçilikten 25 yıl önce vazgeçtiğimiz biliniyor. Bu saldırıları yapanlar 25 yıldır neredeydiler? Burada iyi niyet aramak beyhudedir.

Pozitif devrim pratiğini geliştirmek, inşayı görünür kılmak bu çevrelerin kaygı veya saldırılarını da boşa çıkaracaktır. Bugün geliştirdiğimiz stratejinin teorik çerçevesi olan demokratik modernite savunusunu da her düzeyde yapabiliriz. Çünkü felsefi, paradigmasal temelleri çok güçlüdür. Hepsinden de önemlisi tarihsel-toplumsal temelleridir ki yaşadığımız coğrafyanın bilinci bize yeter.

Bu topraklarda komünalite dünyanın her yerinden daha eskidir ve daha fazla, daha gür yeşermiştir. Bu temelde sınıfsal ve toplumsal mücadelenin iç içe en zengin halleri asırlar boyu yaşanmış ve bir kültüre dönüşmüştür. Üzerine kâbus gibi çöken despotizm ve ulus-devlet statükoculuğu demokratik kültürü baskılamıştır. Bunu demokratik modernite zihniyetiyle güncellemekten ve canlandırmaktan bahsediyoruz.

MA Kültürünün Harlanması Zamanıdır

Ermeni bir ihtiyarın memleket sevdasını anlatan Özlem kitabında özlem, kül altındaki köze benzetilir. Ülkeden her rüzgâr estiğinde harlanır. Toplumsal kültür de böyledir.

Toplumsal kültürün canlanması sosyalist ruhun canlanması anlamına geliyor. Tarihsel-toplumsal varoluşumuzu bu kültüre borçluyuz. Önder Apo “MA kültüründen” bahsediyor. Tıpkı özlem gibi, köz gibi, kül altında harlanmayı bekleyen bir kültürdür.

Kadın öncülüğündeki doğal topluma ait bir adlandırmadır. Bütünlüklüdür, parçalanamaz. Kürtçe, Arapça ve İngilizcede “ana” anlamına geliyor. Hem kadın hem ülkedir. Toprağa da “ma” denilmiştir. Eski Hint dilinde “oluşturmak, inşâ etmek” anlamına geliyor. Luvi’lerde bir tanrıça adıdır. Osmanlıcada su, Farsçada biz demektir. Ma dili toplumsallığın dilidir. Özcesi inşanın dili kadın özgürlüğüne dayalıdır.

Erkek egemen kültürden kaynaklı her türlü iktidarcılık, yanlış güç anlayışı, yetkicilik, benmerkezcilik, bürokratizm, bireycilik, bencillik özgür kadın karşıtlığıdır, toplum karşıtlığıdır. Bu anlayışlarla mücadele edildiği ve komün yoldaşlığının büyük maneviyatı esas alındığı ölçüde toplumsal inşa pratiği geliştirilebilir.

“İktidar” günümüzde baskı ve zordan ziyade keyifle yaşatılan bir olgu halini almıştır. Bu nedenle konforlu alanlarda farkında olunmadan yaşatılan her şey, bir “taklit”, bir “fetiş”, bir “put” durumundadır. Kendini kaybetmedir. Büyüklenmedir, kibirdir. Mütevazıca kendine dönmek, kom ruhuna dönmek, özüne dönmek bu sürecin samimi emektarı olmak için yeterlidir. Bu nedenle bu kısa yazımızı, bin yıl önce Kutsi Meşhedi’nin bıraktığı değerli şiir hatırasıyla bitireceğiz:

MA RA BES!

Güneşin bakışı gibi, evrene bir bakış bize yeter
Sıcacık bir nefes, kıvılcımlı bir yürek bize yeter
Cihan bahçesinde güle tebessüm helal-ı hoş olsun
Çiy gibi, dünyadan ıslanan bir göz bize yeter

Vuslat gününün müyesser olmayacağını bilsem de
Hicran gecesinde seher umudu bize yeter
Kem gözlerin gözünden düşmüş olsak da
Üzüntü yok, ermiş insanın muhabbeti bize yeter

Kimseden ne nam ne nişanın kaldığı bu cihanda
Ey Kutsi, o güzel sesten bir eser bize yeter