data-nosnippet

İnsanlığın Önündeki Tarihsel Yol Ayrımı

21. yüzyıl, kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa bu gidişle insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak gibi. Ya toplumsal güçler onu durdurup demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü yeni toplumsal sistemler inşa etme gücünü gösterecek ya da kapitalizm kendisiyle birlikte doğayı ve dünya üzerindeki insanları bir çöküşe sürükleyecek. Bu anlamda da ikisi dışındaki seçeneklerin ortadan kalktığı, giderek anlamını yitirdiği bir süreci yaşıyoruz. Bunun için de gerek doğanın içine düşürüldüğü durum, gerek ikinci doğa olarak adlandırdığımız toplumun karşı karşıya kaldığı çelişkiler, gerekse de kadının çekilmek istendiği zemine baktığımızda bu gidişe ‘dur’ demek için fazla bir zamanın kalmadığını görüyoruz.

Kapitalist modernite giderek dozu artan bir biçimde saldırganlaşıyor. Toplum, doğa ve kadın düşmanlığı her geçen gün çoğalarak aleni hale geliyor. Diğer yandan çağımız, güçler dengesindeki değişimlerle birlikte seyreden özellikleriyle ya genel olarak ya da bölgesel düzeylerde her türden patlamalarla çalkalanıyor. Nitekim günümüz dünyasında çeşitli bölgelerde ve ülkelerde birbiri ardı sıra patlak veren karışıklıklar, halk ayaklanmaları vb. bu tespiti doğruluyor. Kapitalist devletler, artan saldırganlıklarının tetiklediği isyan dalgalarını, kıyıcı yöntemlerle ve siyasi gericiliği tırmandırarak bastırmaya çalışıyor. Hangi güncel sorunu ele alırsak alalım, kapitalizmin insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Kapitalist sistemin tahribatı karşısında, insanın ve onun toplumsal gerçekliğinin yanıtı bekleniyor. Bu bekleyiş sürecinde ise her şeyden önce özü kölecilik olan merkezi uygarlığın doğru tanımlanması, onun en yıkıcı ve örgütlü aşaması olarak kapitalist uygarlık sürecinin iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Bu konuda çabaları değerli olmakla birlikte Marksist geleneğin içerdiği yanlışlara düşmekten kurtulmak, seksen küsur yıla yayılan ve çöküşle sonuçlanan pratik deneyiminden anlamlı sonuçlar çıkarmak önem taşıyor. Tabi bütün bunlar ancak doğru bir tarih okuması gerçekleştirilebildiğinde ve alternatif bir sistem ortaya konulabildiğinde bir anlam taşıyabilir.

Kapitalizmi Yeniden Tanımlamak

“Ortadoğu, hatta Çin ve Amerika uygarlıkları göz önüne alınmadan, 16. yüzyılda çıkış yapan kapitalizm anlaşılamaz. Avrupa’nın iç potansiyeli, kapitalizm için kesinlikle yeterli değildir. Keza ulus devlet inşası olmadan, kapitalist sistemin kuruluşu mümkün olmazdı. İktidarsız ve devletsiz hiçbir sömürü sistemi mümkün değildir. Kapitalizm için sadece iktidar ve devlet değil, iktidarın azamîsi ve devletin ulus devleti oluşmadan kâr ve sermaye birikimi gerçekleştirilemez. Sistemin hegemonik zaferi için ayrıca endüstri devriminin tekeline geçirilmesi ve endüstriyalizm olarak ideolojikleştirilmesiyle (milliyetçilik) iç içe olması gerekir. Bu olguların, aralarında sıkı bütünlük içinde ve uzun süre kapsamında moderniteyi egemen kıldıkları açıktır. Eleştirel geçinen tüm düşünce ekollerine baktığımızda, modernitenin uzun süre ve bütünsellik içinde ele alınmadığını, bölük pörçük ve çoğunlukla süre kavramından habersiz kalındığını, birkaç özelliğe (örneğin emek, ücret, kâr, sermaye, devlet, sömürgecilik, emperyalizm, kişiler, olaylar) yüklenerek sonuçlar alınmaya çalışıldığını görürüz. Yöntem bu olunca ortaya çıkacak sonuç da fili kıllarıyla tarif etmeye benzeyecektir.” (Abdullah Öcalan)

Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm üzerinde yükselen merkezi uygarlığın son evresi olarak, başlı başına bir araştırma konusudur. Ancak temel çizgiler halinde tanımlarsak, kendini diğer uygarlık aşamalarından çok farklıymış, çok ayrıymış gibi sunan kapitalist uygarlık dönemi için, tarihsel süreç içinde ortaya çıkan en büyük tekelleşme aşamasıdır diyebiliriz. Doğal topluma karşıtlık temelinde ortaya çıkan iktidar ve sermaye tekelinin en gelişkin, en örgütlü, en kurumsal ve kendini topluma en fazla yedirmiş son halidir.

Ekonomik, politik, askeri ve ideolojik alanlarda kendini hâkim kılan, aslında bunların hiçbiriyle doğrudan ilgisi olmayan tekelcilik, kâr ve sermaye düzeni olarak kapitalizm ne ekonomidir, ne de yeni bir toplumsallığı ifade eder. Esası tüm toplumsal alanları, insanlığın ortaya çıkardığı tüm gelişmeleri kendi kontrolüne alan, kendine mal eden, kendi yaratımınıymış gibi gösteren, gerçekte ise bunlara karşıtlık temelinde vücut bulan bir tekelleşmedir.

İngiltere öncülüğünde bir dünya sistemine dönüşen kapitalizm, diğer uygarlık süreçlerinden farklı olarak iki yüz yıl gibi kısa bir sürede yol açtığı toplumsal sorunlarla, yıkım ve kırımlarla insanlığı uçurumun eşiğine getirmiş, krizli ve kaoslu yapısıyla insan toplumsallığının ve doğasının felaketine dönüşmüştür. Uygarlığın başlangıcıyla ortaya çıkan toplum, kadın ve doğa üzerindeki iktidar, egemenlik, sömürü, savaş ve yıkım gerçeği kapitalist uygarlık sürecinde önceki uygarlık süreçlerini kat be kat aşan bir yaygınlığa ve derinliğe ulaşmıştır.

80’lerin sonlarından itibaren reel sosyalizmin çöküşü ve ardından Rusya, Çin gibi ülkelerin kapitalizme entegre olmasıyla birlikte kapitalist sistem kelimenin gerçek anlamında küreselleşti denebilir. Bu gelişmelere bağlı olarak, kapitalizmin artık yeni bir aşamaya ulaştığı tartışmaları da gündeme taşındı. Bunun gerçekle alakası yoktur. Gelinen aşama, kimi çevrelerin iddia ettiği gibi emperyalizm ötesi yeni bir aşama değildir. Küreselleşme kavramıyla anılır hale gelen günümüz kapitalizmi, mali sermayenin (finans kapital) egemenliğinde, sürekli bir istikrarsızlık ve hegemonya krizi içinde debelenen kapitalizmden ötesi değildir. Bundan dolayı da, bu dönem için en fazla, kapitalizmin finans kapital çağıdır denilebilir.

Uygarlıkta farklı bir aşama olması da yine kimi çevrelerin iddia ettiği gibi özüyle değil biçimiyle ilgilidir. Uygarlığın başından beri var olan temel iktidar ve sermaye amaçlı tüm yapı ve kurumlar, kapitalist modernite tarafından sadece devralınmakla kalmamış, daha da geliştirilmiştir. Bu anlamıyla da kapitalizmin ileri bir aşama olduğu, burjuvazinin en azından tarihin bir döneminde devrimci bir rol oynadığı, önceki uygarlık sistemlerinden daha özgürlükçü olduğu belirlemesi gerçek dışıdır.

Kapitalist uygarlıkla toplumsal sorunlar aşılmak şurada kalsın, içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Sermaye ve iktidar tekelciliği olarak kapitalizm, 18. yüzyıl ile birlikte ulus devlet yoluyla merkezi uygarlık temsilini üslenmeye başlamıştır. Bu şekilde iktidar tekelleşmesinde zirve yapan kapitalist modernite liberalizmle bilim, felsefe, din gibi tüm disiplinleri denetimine ve hizmetine almış, maddi-manevi tüm alanlarda bunu kurumsallaştırmış, hâkimiyet kurmadığı tek bir alan bırakmamıştır. Bu biçimde sermaye ve iktidar tekeli yanında; milliyetçilik, bilimcilik, cinsiyetçilik ve dincilik temelinde ideolojik ve zihni alanda da sıkı bir tekel geliştirmiştir.

Toplumsal Sorunlarda Zirve

Bu şekilde her alanda gelişen tekelleşme aynı zamanda toplumsal sorunların hafiflemesi değil ağırlaşması anlamına da gelmektedir. Ana başlıklar halinde sıralayacak olursak; ulus devlet formülasyonunda iktidar ve devlet sorunu azalmamış daha da ağırlaşmıştır. 16. yüzyıla kadar toplumun dışında ve üstünde örgütlenen iktidar ve devlet olgusu kapitalist uygarlıkla birlikte tüm topluma yayılmış, kurumsal ve kültürel bir nitelik kazanmıştır. Eskiden hanedan ailelerin tekelinde olan iktidar olgusu, toplumdaki her kesimden insanın, gereklerini yerine getirdiğinde yani ulus devlet tanrısına iyi bir kul olduğunda ulaşabileceği bir görüntüye büründürülmüştür.

Böylece de “devletçi toplum” olarak tanımladığımız iktidara ve devlete bağlı toplum nicelik olarak inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Bürokrasi olağanüstü bir hacim kazanmış bu nedenle de devletin ve iktidar olgusunun sızmadığı hiçbir ilişki biçimi ve alanı kalmamıştır.

Toplumun Devletleştirilmesi

Doğa, kadın, ekonomi, bilim, teknik, din, ahlak başta olmak üzere her olguya hükmeden iktidar ve erkek egemenlikçi zihniyetin örgütsellik anlamındaki zirvesi ulus devlettir.

Devletçilik ve iktidarın bu biçimde büyütülmesi tüm toplumları adeta iç savaşa sürüklemiştir. Günümüzde kaldırılamaz hale gelen bu iç çatışma durumuna bulunan çare ise, devlet ve toplumu iktidar üzerinde uzlaştırmak olmaktadır. Bu anlamda büyük bir toplum mühendisliği ile yapılmaya çalışılan da, tüm toplumun devletleştirilmesi olmaktadır ki, bu ne mümkündür ne de bir çözümü ifade etmektedir.

Tarihin hiçbir döneminde iktidar bu düzeyde toplumsal yaşamı kontrol altına almamıştır. Adına bio-iktidar denen bu biçim, toplumsal yaşamı tümüyle denetlediği kadar, kendisine göre bir toplumsal yaşam üretme iddiasındadır da. Bu şekilde yaşamın tümden iktidar tarafından üretilmesi, toplumsallığın yaşamı üretme ve sürdürme yeteneğinin yıkımı demektir. Çünkü zaten toplum kendisini üretemeyecek kadar zayıflatılmıştır ve bu zayıflık üzerinden de, çözülmüş ve adeta bir insan yığını haline getirilmiş toplum iktidar tarafından yeniden üretilmektedir. Bu, tarihte yeni bir gelişmedir. Tarih iktidar tekellerinin çeşitli eylemlerine ve uygulamalarına tanıklık etmiştir, fakat iktidar tekellerinin topluma yap-boz tahtası gibi yaklaşması ve toplumu yeniden üretmeye kalkışması kapitalist uygarlığa özgü bir durumdur. Avrupa merkezli kapitalist uygarlığın bulabildiği müthiş çözüm budur.

Toplumsal Çözülmenin Kaynakları

Toplumla bu biçimde oynamak sonuçları atomdan daha tehlikeli gelişmelere kapı aralamaktır. Ki, devletçi- iktidarcı toplumun en gelişkin olduğu Batı toplumunda ortaya çıkan sorunlar bunu doğrulamaktadır. İktidar ve devlet sorununa bağlı olarak diğer toplumsal sorunlar derinleşerek sürmektedir. Toplumu bir arada tutan ahlak örgüsü yırtılmış, yerine konulan hukuk ise toplumsal çatışmayı derinleştiren bir hale gelmiştir. Artan suç oranları, çatışma ve çelişkiler her toplumda bir iç savaş görüntüsü oluşturmaktadır.

Kışkırtılan bireycilik, kendi toplumsallığını kemiren insan gerçeğine yol açarak insanı kendi öz varlık koşuluna, öz hakikatine karşıt hale getirmiştir. Toplumun en büyük savunma gücü ve varlık koşulu olan ahlakın, bu biçimde yırtılması üzerinden gelişen iktidar ve sermaye tekelleri, günümüzde toplumu iktidar ve sermaye karşısında en güçsüz duruma düşürmüşlerdir. İktidar ve sermaye söz konusu olduğunda çiğnenmeyecek kutsallık, ilke, kural, gelenek, töre, yasa yoktur. Ahlakın koruyucu kalkanından mahrum bırakılan toplum en büyük çözülmeyi bu uygarlık sürecinde yaşamaktadır.

Toplumun kendi yaşamsal ihtiyaçlarını ve sorunlarını tartışma, planlama ve pratikleştirme gücü olarak politika da çoktan yerle bir edilmiştir. Yerine idarecilik bürokrasinin devasa boyutlara ulaşmasını getirmiş, toplumun kendi adına düşünme, tartışma, karar verme yeteneği dumura uğratılmıştır. Bu en büyük toplum kırımı demektir. Toplumun ahlaki ve politik organlarının bu biçimde yıkımı, insanlığın en ölümcül sorunlarından biridir. Bu iki olgunun yıkımı üzerinden, toplum her türlü sömürüye ve talana açık hale getirilmekte, büyük tekel vurgunları yaşanabilmektedir.

Dolayısıyla kapitalist uygarlığın bu soruna çözüm bulması yapısı gereği mümkün değildir. Tersine büyük bir zihniyet çalışmasıyla toplumun zihniyeti devletçi ve iktidarcı bir temelde yeniden biçimlendirilmekte, zihniyet sorunları derinleşerek yeni sorunları tetiklemektedir.

Sanat-spor-seks üçlemesi yine eğitim ve bilim kurumları, medya organları ile toplumsal zihniyet kalıpları, kapitalist uygarlığın devamı için yeniden dizayn edilmekte; ruha, duygulara, güdülere hükmeden sistem gerçeği, kendini bu biçimde güvenceye almaya çalışmaktadır. Bu hakikatinden en uzağa düşmüş insan gerçeğine yol açmaktadır. Katiline âşık kurban misali, devletine, egemenine bağlı, onun istediği gibi düşünen, onun istediği gibi hisseden, onun istediği gibi algılayan ve onun istediği gibi yapan insan gerçeği, kapitalist modernitenin arzuladığı ve hedef olarak önüne koyduğu bireydir. Bu nedenle kapitalistler, toplumsal zihniyetle oynamayı en temel görev olarak ifa etmektedirler. Fukuyama boşuna “İdeolojilerin Sonu”ndan ya da Brezinski “Tarihin Sonu”ndan bahsetmemiştir. Aslında bu her iki “son” da toplumsallığın ve onun zihniyetinin bitimi arzusu ya da hedefi olarak yorumlanmalıdır.

Kapitalizm Ekonominin Yıkımıdır

Diğer bir sorun alanı da ekonomidir. Kendini ekonomiymiş gibi sunan, Marksizm’in katkılarıyla bu konuda önemli bir yanılsamayı hâkim kılan kapitalizmin, bir ekonomi biçimi olmadığı, tersine ekonomi üzerinde kurulan bir tekelci hâkimiyet biçimi olduğu, bu nedenle de toplumsal ihtiyaçların teminini sağlamak için gerçekleşen ekonomiyi yıkıma uğrattığı, işsizlik, açlık, yoksulluk oranlarını tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar geliştirdiği, kaynakları kâr ve sermaye adına tükettiği, doğayı ve insan emeğini bu temelde heba ettiği her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır.

Ekonomi için tam bir yıkım işlevi gören kapitalist modernite, pozitivizmden güç alarak endüstriyel alanı kesinlikle tam denetime almıştır. Endüstriyel araçların kâr ve sermayenin hizmetine koşturulması ekolojik sorunları felaket boyutlarına taşımıştır. Bu nedenle bugün, tüm canlı yaşamı tehdit altındadır. Endüstriyel gelişme insanlığa refah, bolluk ya da bir bütün olarak daha iyi yaşam koşulları sağlayacakken, endüstricilik yoluyla sanayi, toplumsal ihtiyaçları ve doğal dengeyi gözetmeyen kâr ve sermaye peşinde koşanların hizmetine girerek insanlığın geleceği önünde en büyük tehditlerden birisi haline gelmiştir.

Uygarlık tarihi, kadının kaybedişi ve kayboluşu tarihidir. Ama kapitalist uygarlık, tarih boyu kadın üzerinde geliştirilen sömürü ve egemenlik operasyonlarında en son ve en bitirici aşamayı ifade eder. Köleci uygarlıkta ev kölesi haline getirilen ve mülk konusu yapılan kadın, hanedanlara çocuk doğurmakla yükümlü kılınmıştır. Feodal uygarlık aşamasında eksik bir canlı olduğunu kabul ederek, erkeğe dayanmadan yaşayamayacağına inanacak kadar düşürülmüştür. Kapitalist uygarlıkta ise en ince ve öldürücü meta haline getirilmiştir. Kadın her şeyiyle artık pazar konusudur. Kadının sunulmadığı hiçbir ilişki, kullanılmadığı hiçbir alan, konu olmadığı hiçbir alım-satım sahası kalmamıştır. İşin en tehlikeli yanı ise, kadının bu durumu özgürlük olarak algılar hale getirilmesi ve sistemin en büyük savunucusu kılınmaya çalışılmasıdır. Kadında içselleştirilen kölelik üzerinden sistem günümüzde kendisini güvenceye almaya çalışmakta, kadın sistem karşıtlığının en büyük düşmanı kılınmak istenmektedir.

Bu temel sorunlar yanında devleşen ve köy-tarım toplumunu yutan kentleşme olgusu, artan nüfus sorunları, eğitim ve sağlık sorunları, toplumun militarize edilmesi, savaşın gündelik yaşamın bir gerçeği haline getirilmesi, savaş araçları ve yöntemlerindeki korkutucu gelişmeler, azdırılmış cinsellik insanlığın bu uygarlık sürecinde karşı karşıya kaldığı diğer belli başlı sorunları oluşturmaktadır. Çözümü ise ancak sistemin yapısal gerçeğinin doğru kavranması ve doğru yöntemlerle ona karşı mücadele edilmesiyle ilgilidir.

Tarihin Kırılma Noktası

M.S. 1200’lere kadar, doğduğu Ortadoğu’da yükseliş yaşayan ve kendi diyalektiği içinde belli bir gelişim de gösteren merkezi uygarlık, özellikle İslam adına hâkim kılınan katı dogmatizm nedeniyle önce zihinsel alanda, giderek siyasal, askeri, ticari, ekonomik alanda yaratıcılığını kaybetmiştir. Aynı dönemde devlet geleneğinin zayıf, doğal toplum anılarının canlı olduğu Avrupa kıtası, Ortadoğu’dan taşınan maddi-manevi değerlerin sentezi temelinde yükselişe geçmiştir.

M.S. 1500’lere gelindiğinde Ortadoğu, merkezi uygarlığın öncülüğünü Avrupa’ya kaptırmış durumdadır. Avrupa’da kara ve deniz yoluyla muazzam bir ticaret ağı oluşmakta; Ortadoğu’nun maddi olduğu kadar manevi birikimi bu kıtaya taşınmakta, dünyanın dört bir yanında keşifler yapılmakta; Venedik, Cenova, Floransa, Paris, Amsterdam, Viyana gibi büyük kentler boy vermekte, en önemlisi de kendi içinde özerk olan bu kentlerde tüm ilkçağ ve ortaçağ zihniyet birikiminin yeni bir senteze kavuşturulması yaşanmaktadır.

Bu kentlerde Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleri çerçevesinde Hıristiyan dogmatizmi aşılmakla karşı karşıyadır. Ortaçağın sıfırladığı insan ruhunu yüceltme, aklı öne çıkarma, dünyaya ve doğaya dönüş biçiminde özetleyebileceğimiz içeriğiyle Rönesans, kilise karşısında toplumun büyük hamlesi olarak gelişmektedir. Bilim ve felsefede yaşanan büyük gelişmeler hızla toplumsallaşmakta, bunun üzerinden Hıristiyan dogmatizmi ve ona dayanan feodal devlet ciddi biçimde sarsılmaktadır. “Zihniyet devriminin bireyi özgürleştirmesi, devlet kulluğunun çözülmesidir. Ayrı mezhep görünümünde de gerçekleşse, yıkılan feodal devletin meşruiyetidir.” (Abdullah Öcalan)

Feodal Düzenin Çözülüşü ve Yeni Arayışlar

15. yüzyıldan itibaren zihniyette yaşanan bu değişimler temelinde sınıf temelli hareketlerde büyük bir yükseliş ortaya çıkmıştır. Reform hareketiyle kilisenin tekeli kırılırken, neredeyse eş zamanlı gelişen köylü isyanlarıyla sistemin krizi derinleşmekte, kilisede temsilini bulan feodal ideoloji ve siyasi tekel çözülmektedir. Devlet içine alınan etnisiteler ulusal taleplerle hareketlenirken tüccar, zanaatkâr kesimin ileri gelenleri (orta sınıf) iktidardan pay kapabilmek için devletin yapısında değişikliği dayatmaktadır. Geniş halk kitleleri ise mezhepsel, ulusal, sınıfsal çeşitli görüntüler altında özgürlük, eşitlik ve adalet için isyan etmektedir.

Ancak iki yüz yıl kadar sürecek bu kaoslu süreçte feodal devletin yerine neyin geçirileceği henüz belirginlik kazanmamıştır. Venedik, Cenova, Amsterdam, Londra gibi özerk kentler, feodal devlet tekelini imparatorluk düzeyine ulaştırmaya çalışan kilise öncülüğündeki feodal uygarlık güçlerine karşı direnmektedir. Artık kilise yerine kiliseler (Katolik, Protestan, Anglikan) imparatorluk yerine de ulusal krallıklar (İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda) vardır.

17. yüzyıl Rönesans ve Aydınlanma fikirlerinin toplumsallaştığı yüzyıl olarak yaşanırken, 18. yüzyıl ise artık bu fikirlerin feodal devletin aşılması talebiyle kitleselleştiği, kitleleri harekete geçirdiği, Avrupa’nın isyanlar ve ayaklanmalarla çalkalandığı yüzyıl olacaktır. 1640’taki İngiliz Devrimi’ni, 1776’da Amerikan, 1789’da Fransız Devrimi izler. Kiliseye başkaldırı temelinde monarşilerin aşılması adım adım gündeme girer. Feodal devlet formu toplumu boğucu özellikleriyle sonuna gelmiştir.

Bu süreç boyunca yaşanan gelişmelere dair yorumlar ve değerlendirmeler muhteliftir. En çok bilineni ve Marksistlerin yaptığı “Burjuva Devrimler Çağı” değerlendirmesidir. Burjuva devrimler çağı olarak anılan bu sürece ilişkin gerçekler burjuvazinin bir sınıf olarak bu sürece ilişkin hiçbir devrim programının olmadığını göstermektedir. Elbette sermaye ve iktidarda gözleri vardır. Pay kapma peşindedirler ve bunun için yapamayacakları şey yoktur. Yine bunun için devlet aygıtının öneminin, onu ele geçirmenin ya da ortağı olmanın getireceği avantajların farkındadırlar. Ancak feodal devletin sonunu getiren sürecin burjuvazi tarafından hazırlandığı, örgütlendirildiği ve sonuçlandırdığının gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur.

Katolik Kilise Devletinin Meşruiyeti Yıkılıyor

İktidarın tekleşme ve merkezileşme eğilimine karşı tarihin her döneminde başta etnisite ve farklı dini-mezhepsel yapılar olmak üzere tüm toplumsal yapılar, merkez kaç eğilimini benimsemişler. Bu temelde de merkezileşmeye karşı sürekli direniş içinde olmuşlardır.

Felsefe ve bilimlerde yaşanan gelişmeler kiliseden kopuş ve onun zihni etkisinden kurtuluş sürecini ortaya çıkarmıştır. Zihinsel hegemonya felsefede yaşanan gelişmeler temelinde aşılırken, politik alanda Protestanlık, Anglikanizm, Calvinizm gibi mezhepleşmeler temelinde Katolik kilisesinden kopma süreçleri yaşanmıştır. 15. ve 16. yüzyıllarda uluslaşma eğiliminin yükselmesinin, etnisitenin Katolik Hıristiyanlığın egemenliğinden kurtulma istemiyle ilgisi büyüktür.

Kilisenin “Büyük Tanrı Devleti”ne doğru gitme istemi temelinde etnisitelerin ve kent devletlerinin iradelerine el koyma ve kendisine bağlama girişimi, etnisitenin ve kent demokrasilerinin kendilerini ulusal temelde örgütleyerek koruma mücadelelerini beraberinde getirmiştir.

Rönesans, Reform, Aydınlanma hareketleriyle zihni temelleri darmadağın olan feodal uygarlık güçlerinin yaşadığı kriz, toplumsal direnişler ve isyanlar temelinde sarsılır ve dağılır. Bu dağılma üzerinden sayısız komün ve bağımsız birim ortaya çıkarken, şehirlerde işçi örgütlenmeleri ve ayaklanmaları feodal iktidar güçlerini saraylara hapseder. Ama tüm bunlara rağmen kapitalistleşen unsurlar, bu yeni durumun varacağı toplumsal sonuçlardan habersizdir, bunu düşünmemektedir. Hatta bunun bilincinde olduklarına dair bir bulgu da yoktur. Bu nedenle de yeni gelişmelerle birlikte durumun toplumsal güçlerde yeni bir gruplaşmaya, yeni bir mevzilenmeye varacağını, değer verdiği krallık iktidarına ve aralarına katılmayı düşlediği soylulara karşı bir devrimle sonuçlanacağını düşünmemektedirler bile. Ticaretle uğraşan erken dönem kapitalist unsurların istediği şey, metaların üretim değerini düşürmemek, Asya pazarlarına ve daha yeni keşfedilmiş olan Amerika pazarlarına büyük miktarlarda meta yığmak ve en büyük kârları gerçekleştirmektir. İşte o günün burjuvasının etkinliği, bu pratik ve günlük çıkarların dar çerçevesiyle sınırlıdır.

Burjuvazinin İktidarla Buluşması

Feodal uygarlık güçlerine karşı toplumun mücadelesinin en keskin düzeye ulaştığı 18. yüzyılda, kapitalistleşen unsurlar çabalarını farklı bir aşamaya sıçratmışlardır. Avrupa genelinde siyasal sistem ve onun temsilcisi olan feodal devletin bizzat ele geçirilmesini ve yeniden örgütlenmesini, askeri ve ideolojik kurumların denetime alınmasını, gelişmek ve ilerlemek için zorunlu görmeye başlamış, rakip olabilecek kesimleri tasfiye etmenin ve kesin bir iktidar gücü olmanın şart olduğunu, 18. yüzyıl ile birlikte düşünmeye başlamışlardır.

Bundan sonra özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren toplumsal güçlerin karşısına yeni bir güç çıkacaktır. Feodal güçlerin zayıf düşürülmesi için toplumsal güçleri destekleyen, gerek bu biçimde gerek feodallerden ayrıcalık ve kimi güvenceler sağlayarak karlarını ve çıkarlarını güvence altına almayı temel amaç belleyen tefeci, tüccar, zanaatkâr kesimleri bu süreçle birlikte siyasal iktidarı ve devlet yapılanmasını ele geçirmeyi hedef haline getireceklerdir.

Bu anlamıyla hiçbir zaman ilerici olmamışlardır. Ortaya çıkan boşluğu kendi lehlerine değerlendirme ve istismar etme dışında toplumsal güçlerle ilişkileri de söz konusu değildir. Feodal uygarlık güçlerinin toplumsal meşruiyetlerini yitirmeleri, toplumsal güçlerin sistemi işlemez kılmaları, ancak yerine ne koyacaklarını bilememeleri, bu kesimleri iktidar konusunda yeni bir yaklaşım içine götürmüştür. İktidar nezdinde ayrıcalıklı, iktidarca korunan olmayı, iktidarın korumasına ve kollamasına mazhar olmayı amaçlayan bu kesimler bizzat iktidarın sahibi olmayı düşünmeye başladıkları andan itibaren tarih sahnesine sinsi ve gerici bir güç olarak giriş yapmışlardır. Bu en çarpıcı göstergelerinden biri ulusal devlet konusunda yaşanan gelişmelerdir.

Ulusal örgütlenmeler, kendini önce farklı mezhepler biçiminde ifade eden, giderek bunu mutlak devlete, tek tanrı devleti olarak dayatılan monarşik imparatorluk fikrine karşı savunan etnisitelerin-kavimlerin ve esas olarak komünler biçiminde örgütlenen toplumun, feodal uygarlığa karşı Avrupa’yı boydan boya sarmış olan direnişi sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Toplumun maddi ve manevi gelişim düzeyi artık verili uygarlık formunu aşmayı dayatmaktadır. Kent orta sınıfını oluşturan tacir, zanaatkâr kesimlerinin bağımsızlaşma ve ayrıcalıklı konumlarını sürdürme temelinde ulusal sınırlar talebi ise daha sonra yükselecektir. 19. yüzyıla kadar süren çelişkili, çatışmalı kaotik sürecin burjuvazinin lehine sonuçlanması iddia edildiği gibi ne burjuvazinin eseridir, ne bir zorunluluktur, ne de bunun ilerici bir yanı vardır.

Ticarette yakaladığı gelişkinlikle zenginleşen Venedik, Cenova, Amsterdam, Londra gibi kent devletleri, prenslikler-krallıklar; Avrupa monarşisi diye tanımlanabilecek güçlerin kurmak istedikleri “Büyük Hıristiyan İmparatorluğu” için bir zenginlik kaynağı olarak görülmekte ve yutulmaları için üzerlerinde büyük baskılar yürütülmektedir. Buna karşı da aşiretlerin-kavimlerin, mezheplerin, orta sınıfların, tarım ve köy toplumunun direnişi söz konusudur. Mevcut örgütlenme tarzıyla bu direnişi sürdüremeyeceğinin farkında olan kent devletleri, prenslikler ve monarşik krallıklar ise yeni bir tarzda örgütlenme arayışındadır. Bu nedenle giderek ulusalcılık öne çıkmakta, Katoliklikle ayrışan mezhepsel yaklaşımın da katkılarıyla ulusal devletler için zemin oluşmaktadır.

Bu gelişmeler karşısında genelde iki yaklaşımın ortaya çıktığı görülmektedir. Devletçi toplum güçlerinin yaklaşımları bu kaotik dönemden zarara uğramadan, mümkünse aristokrasi içinde yer edinerek çıkmaktır. Bunların içinde onlara dayanarak güçlenen burjuvazinin öyle özel bir yeri ya da rolü bulunmamaktadır. Diğer yandan yine kapitalistleşen güçlerin toplumun geniş kesimlerinin talepleriyle ve çıkarlarıyla zerre kadar ilgileri de yoktur. Sadece kurulu ya da kurulacak olan düzenden ayrıcalık ve koruma istemleri söz konusudur.

Bu karakterlerinden dolayı zaman zaman kır ve kent kökenli toplumcu isyanların yanında yer alırken, zaman zaman da feodal aristokrasiyle omuz omuza en gerici pozisyondadırlar. Tutarlı, ideolojik ve siyasi temelli bir yaklaşımları söz konusu değildir. Ne Rönesans filozofları ve sanatçıları ne Aydınlanmanın ileri gelenleri ne Ütopistler arasında bu kesimlerin öncüsü ve hâkimi olacakları bir toplum ya da devlet düşüncesi yoktur. Tarihsel bir dayanakları yoktur. Kâr ve sermaye için yapamayacakları hiçbir şey olmayan bu tüccar-tefeci kesimler için taşınan en iyimser duygu kalleş, güvenilmez, vicdansız ve ahlaksız olduklarıdır.

Feodal uygarlık sürecinde maneviyat, insan yaşamının vazgeçilmezidir ve bu alanı ilerici-gerici dinsel düşünüş doldurmaktadır. Egemenlerin de, ezilenlerin de ütopyaları ve gelecek tasarımları ahlak eksenlidir. Bu anlamıyla toplum kaygıları güçlüdür. Toplumu bir arada tutan temel olgu olarak ahlaka büyük yer verme vardır. Bundan muaf olan, ahlakın ilerici-gerici demeksizin ortadan kalkmasından çıkarı olan tek kesim tüccar, tacir, simsar, tefeci kapitalistlerdir. Tarih boyu egemenler de ezilenler de, kontrol ve denetim altında tutulması gerektiğine inandıkları bu kesimin ipini gevşetmeme yaklaşımını, özellikle korumuşlardır. Dolayısıyla bunların öncülüğünde bir kurtuluş fikri söz konusu bile değildir.

Sümer’den beri var olagelen kapitalist nitelikli öğelerin, tarihin bu kesitinde kendilerini bir sistem olarak kurgulamaları, iktidar güçlerine yakın olmalarıyla, para ve bilgi biriktirmeleriyle ilgilidir. Bin yıllar boyu bu kesimler iktidar sanatını icra edenlerin yanında, yakınında yer alarak egemenlerin iktidar tesis etme, ittifak geliştirme, zor aygıtlarını kullanma, meşruiyet oluşturma yöntemlerini izlemişler, karşıt güçleri tasfiye etme, denetimine alma, birbirine karşı kullanmada önemli dersler edinmişlerdir. Zaten ticari faaliyetin gereği olarak bu yöntemlere yabancı değillerdir.

Örgütlenme ve siyaset yürütmede muazzam bir esneklikleri söz konusudur. Toplumdaki çelişkileri kullanma, ihtiyaçları tespit etme, boşlukları görme, fırsatları en verimli biçimde kullanma yetenekleri gelişkindir. Tarihin her kesitinde ortaya çıkan gelişmeleri kendi lehlerine kullanarak kendilerini güvence altına alma, bağımsızlaşma, kendi iktidar odaklarını yaratma girişimleri hep olagelmiştir. Ancak ne üst toplum ne alt toplum buna fırsat tanımamış, zaman zaman çok sert yöntemlerle tasfiye edilmişlerdir, toplumlarda belirleyici olma pozisyonuna girmelerine izin verilmemiştir. Tarihin her döneminde ve dünya coğrafyasının her yanında bu kesimlere karşı, zaman zaman ciddi yok etme ya da kontrol altına alma saldırılarının olduğu görülmektedir.

İbrani İdeolojisinin Türevi: Ulus Devlet

Köleci devlet uygarlığına karşı direniş temelinde ortaya çıkan Yahudilik, bir kavim adına iktidar ve devlet ideolojisi olarak şekillenmiş, ancak tarihsel süreç içinde buna çok fazla fırsat bulamamıştır. Bilgi ve para biriktirmek temel varlık güvenceleri olmuştur. Bu özellikleriyle uygarlık güçlerinin olduğu kadar uygarlık karşıtı güçlerin de yanında yer bulabilmiş, tarihin tüm çatışmalı dönemlerinde maddi ama daha çok da felsefi-ideolojik özellikleriyle her iki taraf için de önemli roller oynamışlardır. Bu nedenle Hıristiyanlık ve İslamiyet, Museviliğin bir devamı, mezhepleri olarak gelişme kaydederken, uygarlık içinde gelişen sınıf temelli gerici-ilerici ideolojik-felsefi birçok akım Yahudiliğin izlerini taşımıştır.

İktidarlaşan İslamiyet’in sıkıştırmasıyla Yahudiliğin Ortadoğu’dan kaçırtılması Ortadoğu için bir zayıflama nedeni olurken, Hıristiyan Avrupa’nın Ortadoğu karşısında üstünlüğü yakalamasına büyük katkı sunmuştur. Bin yılların birikimi Yahudilikle birlikte Avrupa’ya taşınmıştır. Avrupa en nihayetinde Doğu karşısında yaşadığı sıkışmayı, Yahudiliğin temel özelliği olan kapitalistliği bir sistem haline getirerek aşmayı esas almıştır. Yahudi kapitalistler, mutlak monarşinin aşılması, krallıkların, kent devletlerinin gelişmesi için sürekli bir çaba içinde olmuş ve yine bunların ulus devlete dönüşmelerine hem maddi hem manevi anlamda büyük güç vermişlerdir.

İslamiyet’in sıkıştırması karşısında Avrupa’ya göçen Yahudilik, Avrupa içinde de mutlak monarşi arayışlarının yoğunlaştığı devletlerden bağımsızlıklarını korumak isteyen kent devletlerine ve krallıklara doğru bir kayma yaşamıştır. Kapitalistik gelişmelerde olduğu kadar, onu bir sistem haline getiren ulus devletlerin gelişmesinde ve bu devletlerin milliyetçilik ideolojisi ile varlığını sürdürmek istemesinde, tarih boyu İbrani kavmi adına iktidar ve devlet arayışında olan Yahudiliğin rolünü görmemiz gerekir.

Bu anlamda Yahudi geleneği sadece Hıristiyanlık ya da İslamiyet’e değil, onların güya karşıtı gibi görünen seküler ulus devlet anlayışına adeta fikir babalığı, öncülüğü yapmış, kilise ve imparatorluklar karşısında kent devletlerinin, krallıkların ve prensliklerin ulus devletlere evrilmesinde, orta sınıfla birlikte etkin bir rol oynamıştır. Bu nedenle de sermaye sahibi Yahudi bankerler her ulus devlet içinde önemli bir yatırım ve etkinlik imkânına kavuşmuşlardır. Daha sonraki süreçlerde görüleceği gibi ulus devletler çağı Yahudi sermayesinin de Yahudi adıyla devleştiği bir çağ olmuştur.

Ulus Devlet Kapitalizmin Siyasal Biçimidir

İtalyan kent devletlerinden Venedik’te yaşanan kapitalist nitelikli gelişme, kapitalist uygarlığa geçişte önemli bir yere sahiptir. 14. ve 15. yüzyıllarda geliştirdiği büyük ticaret ağıyla üretim teknikleri, para işleri, iktidar sanatı, bilim ve teknik gibi insanlığın ve uygarlığın tüm birikimlerini, Ortadoğu’dan Avrupa’ya taşıyan Venedik, mali araçlar, para, senet ve bankacılığın yeni merkezi haline gelerek aslında kapitalizmi kent düzeyinde sistem haline getiren ilk yer olmuştur. Kapitalist unsurların öncülüğünde Venedik hızlı bir gelişmeyi ve etki gücünü yakalamış, kapitalizmin doğuşuna beşiklik etmiştir. Ancak bunu önce İngiltere’ye sonra tüm Avrupa’ya, giderek dünyaya yayarak bir sistem haline getirme gücünü gösteren Londra olmuştur.

Dışta Roma Katolik Kilisesi’nin baskıları, içte diğer İtalyan kent devletlerini bir çatı altında birleştirememesi nedeniyle Venedik, kapitalizme kent düzeyinde öncülük etmeyi aşamamış, kapitalizmi bir sistem olarak geliştirme gücünü gösterememiştir. Bu gücü Amsterdam ve Londra göstermiştir. Katolik kilisesinin ateşli savunucusu olduğu ve İspanya ile Fransa’nın hayalini kurduğu büyük Hıristiyan imparatorluğuna karşı İngiltere ve Hollanda’nın direnişleri, kapitalist unsurlar için uygun zemin yaratmıştır.

16. ve 17. yüzyıllarda kilisenin desteklediği Fransa ve İspanya ile mücadele halinde olan İngiltere ve Hollanda için ticaret, en önemli gelir kaynağıdır. Denizaşırı ülkelerle ticaret yapmanın riskinin yüksek olması, tekel olmayı gerekli kılarken, riski azaltmak için sömürgeleştirme önemli bir yöntem olarak geliştirilmektedir. Büyük hacimlerde gelişen ticaret, tüccarların çıkarlarını çatışır hale getirmektedir. Bu nedenle ticaret sermayesi kendisini rakiplerine karşı koruyacak bir merkezi güce ihtiyaç duymaktadır. Bundan dolayıdır ki “merkantilist dönem” de denilen bu süreçte kapitalistleşen unsurlar, tüccarın kârının ulusal çıkarla özdeş olduğunu, bunun için ticaretin ülkenin gücünü temsil ettiğini öne sürerek devletin buna uygun politikalara ve örgütlenmeye yönelmesini dayatmışlardır. Siyasal yapının kapitalistleşen gelişmeye endekslenmesinin ilk adımları bu biçimde atılmıştır.

16. yüzyıldan itibaren Hollanda ve İngiltere’de kapitalist unsurların klasik imparatorluk sistemlerine karşı üstünlük sağlama ve kendilerini resmi bir uygarlık gücü haline getirme çabaları oldukça yoğunlaşmıştır. 18. yüzyıla gelindiğinde kendilerini buralarda başat güç haline getirebilmişlerdir. Amsterdam kenti 16. yüzyılda Avrupa feodalitesine karşıt felsefecilerin, sanatçıların, düşünce ve bilim insanlarının, yeni fikir akımlarının toplanma yeridir. Orange prensliği, büyük Hıristiyan imparatorluğu peşinde koşan İspanya ve Fransa hanedanlıklarına karşı bağımsızlığını koruma çabası içindeki yenilikçi tüm kesimlere olduğu kadar, İspanya’dan kovulan Yahudilere de kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bu anlamda da önemli bir sermaye ve entelektüel birikim merkezi olmuştur. İşte bu zeminde kapitalist unsurlar kendilerini hâkim güç haline getirmenin arayışı içindedir.

Aynı durum İngiltere ve Alman prenslikleri için de geçerli olacaktır. Her iki merkezde de İspanya ve Portekiz sürgünü Yahudiler, önemli bir entelektüel ve sermaye birikimine neden olmuştur. Aynı zamanda bu her üç merkezin dışında, imparatorluklar ve Vatikan karşısında varlık-yokluk mücadelesi yürüten kentler, prenslikler ve devletler, kapitalist unsurların yeni bir uygarlık gücü olarak çıkışlarına, yeni bir iktidar ve sermaye tekeli olarak şekillenmelerine gereken zemini fazlasıyla sunacaktır. İşte bu zeminde de kapitalist unsurların çıkarlarının teminatı olarak ulus devletler yükselecektir.

Her şeyin tek tipleştirildiği bu ulus devlet çatısı altında sermaye, tüm rakiplerini ya da toplumsallığa ait ne varsa ortadan kaldırmanın arayışı içine girecektir. Bu nedenle de ulus devlet için toplumsal alanda çölleşmenin zirvesidir demek yerindedir.

Ulus devlet, tarihin temel devindirici gücü olan etnisiteye karşı da sürekli bir savaş halidir. Bu nedenle de ulus devletler çağı, insanlığın mezbahaya sürüldüğü dönemi ifade etmektedir. Bu mezbahada tarihsel olarak bir arada olan ne varsa hepsi savaş arenasında birbirini tüketmeye yönlendirilmektedir. Sadece bu nedenle bile, ulus devletler ve ona öncülük eden egemen güçler, mahşerin atlıları olarak ne varsa tarih sahnesine sürmüştür denilebilir. Ulus devlet bu anlamda kadavralaşan bir toplum istemi anlamına gelmektedir.

Kapitalist Hegemonyacılığın Çıkmazı, Endüstriyalizm

Merkezi uygarlığın kapitalizm aşamasını karakterize eden üçüncü olgu endüstriyalizmdir. Bilindiği gibi endüstri insan toplumsallığının her aşamasında vardır. İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden araçların yapımı olarak endüstri toplumsal emeğin bir ürünüdür. Bin yıllar boyu egemen olan devletçi toplumun, endüstrinin gelişimindeki rolü sınırlıdır. Devletçi güçler daha çok savaş ve zor araçlarının geliştirilmesi için endüstriyle ilişkili olmuşlardır. Zaman zaman toplumsal üretimin artırılması için endüstriyel çabalara destek verenler olmuşsa da endüstri asıl olarak toplumun işi olmuştur.

Üretim araçları olarak da adlandırılan araçlar, endüstrinin konusudur ve insanın doğayla ilişkilerini verimli kılmayı amaçlar. Doğayı, toplum yararına dönüştürmek, işlemek; bilimin ve tekniğin gelişimi öz itibariyle bu eksen üzerindedir. Bu nedenle de endüstri esas olarak toplumsal amaçlar için vardır.

Yüz binlerce hatta milyonlarca yılın birikimine dayanan sanayi alanının, kâr ve sermaye amacıyla kapitalistlerce ele geçirilerek tekelleştirilmesi; endüstrinin dışta rakipler, içte toplum üzerinde egemen olmanın aracı haline getirilerek ölümcül bir iktidar gücü haline dönüştürülmesi endüstriyalizmin özünü oluşturur. 17. yüzyıldan itibaren bilim ve teknikteki gelişmelerin, endüstriyel alanı her zamankinden daha fazla kârlı bir alan haline getirmesi kısa sürede kapitalistlerin dikkatini çekmiş ve bu alan üzerinde yoğunlaşmalarına yol açmıştır. Ulus devlet yoluyla siyasi iktidarda güç ve etkinlik kuran kapitalistler bu alanı da kendi kâr, sermaye ve iktidar amaçları için ele geçirmekte gecikmemişlerdir. Bu alanı esas olarak iktidar ve sermayelerini büyütmek için ideolojik ve maddi bir silah gibi kullanmışlardır.

Sanayi devrimi ile ifade edilen endüstriyel gelişme dalgalar halinde günümüze kadar sürmektedir. Sermaye ve iktidar tekellerinin kontrolünde, onların amaçları doğrultusunda gelişme gösteren endüstri, tarım ve köy toplumunu tüketmiş, doğayı iflasın eşiğine getirmiş, toplumda işsizlik ve açlık sorununu devasa boyutlara vardırmış, kentlerin adeta tüm bir ülkenin kaybolduğu kara delikler haline gelmesine yol açmıştır. İnsanın doğayla en verimli ilişkiyi kurma amaçlı yaratımı olarak endüstri, kapitalist uygarlık sürecinde insanlığı doğasıyla birlikte yok oluşa götürebilecek bir hal almıştır.

Sonuç

400 yıllık bir geçmişi olan kapitalist modernite bugün çok ciddi kriz içindedir. Bu kriz sadece maddi alanda değil zihniyet alanında da yaşanmaktadır. Diğer yandan kapitalist modernite yaşadığı bu krizi kendi başına aşacak düzeyde de değildir. Bu konuda umut da vermemektedir. Onun için de kapitalist modernitenin her alanda topluma yaşatmış olduğu kriz ancak demokratik modernitenin müdahalesiyle aşılabilir. Bu anlamda demokratik uygarlık güçleri sürece müdahale etmek zorundadır. Çünkü toplumsal kriz, politik-ahlaki toplumu tükettiği gibi, insanlığı sonu nereye varacağı belli olmayan bir çıkmaza da sürüklemektedir. Eğer demokratik uygarlık güçleri, örgütlü ve bilinçli bir şekilde bu duruma müdahale etmezse, dünyamız ve insanlık geri dönüşü mümkün olmayan bir sona gidecektir. Burada şu sorun karşımıza çıkıyor: Demokratik uygarlık güçleri bu duruma müdahale için yeterince birikim ve olanağa sahip midir? Evet! Hem de bütün örgütsüzlüğüne rağmen buna yetecek bir birikimi ve gücü vardır.

Ütopik sosyalistlerden bilimsel sosyalistlere, anarşistlerden feministlere, Frankfurt okulundan, Anvers okuluna, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Fransız filozoflarına, 68 Gençlik Hareketi’nden yerel-kültürel hareketlere kadar gelişen tüm devrimci-demokratik hareketlerin yaratmış olduğu bir birikim vardır. Bu birikime doğru yaklaşılırsa ve örgütlenilirse ciddi bir entelektüel zemin olduğu görülecektir. Bu zemin sadece bununla da sınırlı değildir. İnsanlığın yaratmış olduğu değerler bu zeminin tarihsel arka planı ve bizim varlık nedenimiz olmaktadır. Bu nedenle de yeni paradigmamızın temelini toplumun ve uygarlığın doğru tanımlanması oluşturmaktadır.

Kürt Halk Önderi tarihi ve toplum gerçeğini yeniden tanımladığı savunmalarında toplumsallık, insanın en büyük hakikati, doğal toplum ise gerçek toplum olarak ortaya konulmaktadır. Buradan hareketle doğal toplumdan bir sapma olarak ortaya çıkan uygarlık, temel özelliklerini koruyarak günümüze kadar gelmiştir. İnsanlıktan en büyük uzaklaşma ve kopuşu ifade eden kapitalist uygarlık aşamasında uygarlık tarihinin bu bakışla ele alınması hayati önemdedir. Uygarlığın kendisi köleciliktir. Devlet merkezli uygarlık sistemleri, köleliğin değişik biçimlerini geliştirmenin ötesinde bir anlam ifade etmezler. Devlet merkezli uygarlık sisteminin özü köleliktir. Bu anlamda özgürleşmek öncelikle kapitalist uygarlık sistemiyle doğru temellerde hesaplaşmak ve ondan kopmakla mümkündür.