İran’ın Zayıflatılması Yeni Bir Durum Ortaya Çıkarmıştır
İran ve Rojhilat’ta ABD ve İsrail’in yarattığı savaş ortamı yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. İran, saldırılar karşısında ağır darbeler almış; askeri, siyasi ve ekonomik açıdan zayıflamıştır. Dünya petrol akışının önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti, dünyadaki kapitalist ekonomileri olumsuz etkilemiştir. Hürmüz’de gemi trafiğini durdurmak İran açısından zor değildir. Çünkü bunu kendi topraklarından gerçekleştireceği füze ve topçu saldırılarıyla yapması mümkündür. Atışlar rastgele yapılsa bile bazı hedeflerin vurulması olasıdır. Bu da boğazın fiilen kapanmasıyla sonuçlanabilir. İran, bu durumu bir koz olarak kullanıp Körfez ülkelerine yönelik sürekli saldırılarla bir anlaşma zemini yaratıp bozgunu önlemeye çalışmıştır. Kısmen başarılı görünse de bu durumu uzun süre sürdürmesi mümkün değildir. Nitekim Hürmüz üzerindeki denetimini göstermek amacıyla bazı saldırılar gerçekleştirdiğinde ABD buna sert karşılık vermiştir. Kapitalist modernist ülkeler Hürmüz’deki kriz nedeniyle çeşitli sıkıntılar yaşasa da İran’ın bu krizi uzun süre devam ettirmesi kendi çöküşünü daha da hızlandırabilir. Zaten ABD ve İsrail, bu denli zayıflamışken, İran’ın yeniden toparlanmasına izin vermeyebilir. Kuşkusuz, sistem içinde işbirlikçi bir kesimin öne çıkmasını sağlayabilirlerse, o zaman İran’a yönelik savaşı ve buna ilişkin planlarını durdurabilirler.
ABD ile İran arasında bir anlaşma sağlansa bile, bu süreç bazen çatışma, bazen ateşkes biçiminde ilerleyecek bir karakter taşımaktadır. İran’ın eski konumunu koruması ve yeniden güçlenmesi kesinlikle kabul edilmeyecektir. Bu yaklaşım, Arap ülkelerinin de ortak tutumu hâline gelmiştir. Mevcut rejimin ayakta kalmasını isteyen tek bölgesel güç ise Türkiye’dir. Ancak Türkiye de ABD, İsrail ve Arap ülkelerinin İran’ı mevcut durumda bırakmayacaklarını gördüğünden orta bir yol izlemektedir. Türkiye, İran rejiminin tümüyle yıkılmaması, ancak zayıflamış bir durumda kalması yönünde bir yaklaşıma sahiptir. Nitekim son NATO toplantısında da görüldüğü üzere, Türkiye ABD’nin İran politikasıyla belli düzeyde uyum içinde olma politikası izleyecektir.
Türkiye’nin Bütün İlişkilerinde Belirleyici Olan Kürt Politikasıdır
Türkiye, ABD’nin bölge politikasından memnundur. ABD’nin Ortadoğu’da monarşik iktidarları en uygun iktidar biçimi olarak görmesi ve demokrasiyi öngörmeyen politikaları izlemesi, tam da Türkiye’nin istediği şeydir. Çünkü Türkiye, en çok da Ortadoğu’nun demokratikleşmesinden korkmaktadır. Bu nedenle Ortadoğu’daki her demokratik gelişmeye karşı çıkmaktadır. Demokratikleşen bir Ortadoğu’da ne Türkiye’nin ne de başka bir ülkenin Kürtler üzerinde egemenlik kuramayacağını görmektedir.
Türkiye, İsrail karşıtlığı yapsa da ABD’nin Türkiye ile İsrail’in karşı karşıya gelmesini istemediğini bildiğinden, bu karşıt söylemleri iç politikada ve Ortadoğu halkları üzerinde etkili olmak amacıyla sürdürmektedir. Türkiye, ABD-İsrail ortak politikaları karşısında durmayı kendisi açısından riskli gördüğünden, esas olarak ABD ile ilişkileri üzerinden ABD-İsrail politikalarına uyum göstermektedir. Bu politikalara uyum sağlayarak Kürtler üzerindeki egemenlik siyasetini sürdürmeyi hedeflemektedir. Şu gerçek bilinmelidir ki, Türkiye’nin bütün ilişkilerinde belirleyici olan, Kürtlere ilişkin politikalarıdır.
Türkiye’nin Suriye’ye ve Suriye üzerinde etkisi bulunan güçlere yönelik politik ilişkileri de esas olarak Suriye’de Kürtlerin herhangi bir kazanım elde etmemesi üzerine kuruludur. Eskiden bunu doğrudan kendisi saldırılarla gerçekleştirirken, bugün esas olarak Şam üzerindeki etkisi üzerinden Kürt politikasını yürütmektedir. Kürtlerin varlığının Suriye Anayasası’nda tanınmasını, yerel demokrasiyi, dil, kimlik ve kültür özgürlüğünü engellemeye çalışmaktadır. Suriye’deki mevcut entegrasyon sürecini de Şam iktidarıyla birlikte yürütmektedir. ABD ise Rojava’da KDP çizgisinin etkinlik kazanması için çalışmaktadır. Özcesi, Rojava Devrimini boğmaya dönük çok yönlü bir çalışma yürütülmektedir.
Türkiye’de Demokratikleşme Stratejisi Tarihsel Bir Zorunluluktur
Türkiye’de ise özgürlük ve demokrasi mücadelesinin sonucu olarak demokratikleşmenin zeminini oluşturacak bir demokratik kültür ortaya çıkmıştır. Aslında Türkiye’nin iç ve dış koşulları ile olanakları, demokratikleşmeye yol açabilecek bir düzeydedir. Ancak Türk devleti, Kürtler bundan yararlanır diye demokratik adımlar atmaktan ısrarla kaçınmıştır. Çünkü demokratikleşme yönünde adımlar attığı takdirde Kürtlerin varlığını tanımak ve Kürtleri soykırıma uğratma politikasından vazgeçmek durumunda kalacaktır. Kürtleri soykırıma uğratma politikası, Türk devletinin temel ulusal stratejisi olarak görüldüğü için demokratikleşme doğrultusunda adımlar atılmamıştır. Demokratikleşme eğilimi gösterenler ise tasfiye edilmiştir. Turgut Özal’ın tasfiye edilmesinin nedeni de, Türk devletinin Kürtleri soykırıma uğratma politikasından sapma gösterdiğinin düşünülmesindendir.
Bu açıdan Türkiye’de demokratikleşme stratejisi izlemek büyük önem taşımaktadır. Elli yıl önce böyle bir stratejiyi izlemek doğru olmazdı. Çünkü o dönemde ne Kürt halkı mücadele içinde kendini var etmiş ne de demokratik devrimini gerçekleştirmişti. PKK’nin öncülük ettiği mücadele, Kürt halkını örgütlü biçimde özgürlüğü için mücadele eden bir halk hâline getirmiştir. Türkiye halkı da demokrasi güçlerinin yürüttüğü mücadele sonucunda, yetersiz de olsa, belirli bir demokratik kültür kazanmıştır. Türkiye’de başta sosyalistler olmak üzere demokrasi güçleri de çok ağır bedeller ödemiştir. Zindanlar her zaman sosyalistlerle doldurulmuştur. Sosyalistler de zindanlarda direnmişlerdir. Devrimci demokratlar da her dönemde katledilmiş, işkence görmüşlerdir. Bütün bunlara rağmen demokrasi mücadelesi terk edilmemiştir. Demokrasi mücadelesinin önemli bileşenlerinden biri olan Aleviler de inanç özgürlüğünün demokratikleşmeyle sağlanacağı bilinciyle büyük bedeller ödeyerek bu mücadelenin içinde yer almışlardır. İslami kesimler ise bedel ödemekten kaçınarak devletle uzlaşmayı tercih etseler de otoriter rejimden duydukları rahatsızlığı çeşitli biçimlerde dışa vurmuşlardır.
Tüm bu gerçeklikler, Türkiye’de bir demokrasi mücadelesinin var olduğunu ortaya koymaktadır. Önder Apo, bu gerçekliği gördüğünden, Kürtlerin demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük mücadelesini buluşturmayı ve ortak bir demokrasi mücadelesinin yürütülmesini sağlamayı çok önemli görmüştür. Zaten Türk devletinin hiç istemediği durum da budur. Kürt halkının özgürlük ve demokrasi güçleri ile Türkiye’nin demokrasi güçlerinin buluşup ortak bir mücadele yürütmesi hâlinde, mevcut politikalarını sürdürmesinin zorlaşacağını çok iyi bilmektedir. Çünkü demokratikleşme doğrultusunda yaşanacak her gelişme, Kürtler üzerinde uygulanan politikanın sonu anlamına gelmektedir. Bu açıdan halkların ortak mücadelesi temelinde geliştirilen demokratikleşme stratejisi, aynı zamanda Kürt halkının özgürlük ve demokrasi stratejisi olmaktadır.
Irak’ın Yeniden Dizaynı ve Özgürlük Hareketine Yönelim
ABD, Irak’ta İran’ı yalnızlaştırmaya yönelik bir çalışma yürütmektedir. Haşdi Şabi’nin Irak ordusuna dâhil edilmesi, diğer siyasi ve silahlı güçlerin de Haşdi Şabi gibi sistem içine alınması, İran’ın Irak’ı kendi politikaları doğrultusunda kullanmasının önüne geçmeyi amaçlamaktadır. İran ile Irak arasında mezhepsel bağlar bulunsa da bunların İran’a güç kazandıran bir siyasi ilişki biçimine dönüşmesi engellenmeye çalışılmaktadır. ABD’nin bu konuda belli bir mesafe katettiği görülmektedir. Zaten Tom Barrack’ın Türkiye, Suriye ve Irak’tan sorumlu elçi hâline getirilmesi de bu üç ülkenin politikalarını ABD politikalarıyla uyumlu hâle getirme amacını taşımaktadır. Kuşkusuz Tom Barrack’ın bir diğer misyonu da Özgürlük Hareketimizin etkisizleştirilmesi üzerinedir. Özellikle Irak ve Suriye’de bunu gerçekleştirmek için çalışmaktadır. Bunu, bir yönüyle de Türkiye’yi memnun etmek amacıyla yapmaktadır.
NATO Her Dönem Yeni Bir Düşman Yaratmaktadır
Yakın süreçte Türkiye’de NATO toplantısı yapıldı. NATO, bir yönüyle birbirini yok etmek isteyen iki sistemin var olduğu bir dönemde kurulmuştu. Meşruiyetini de kendisini ortadan kaldıracağını düşündüğü Sovyetler Birliği’nin varlığına dayandırıyordu. Varşova Paktı ise kendisini ortadan kaldırmak isteyen NATO’ya karşı kurulmuştu. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra NATO’nun da işlevini yitirmesi gerekirdi. Ancak varlığını sürdürdü. “Terörizm” yeni düşman olarak ilan edildi. Bununla halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesine karşı konumlandıklarını açıkça ortaya koydular. Şimdi ise Ukrayna-Rusya Savaşı’ndan sonra Rusya hedef gösterilmektedir. Çin’in, kapitalist modernist güçlerin ana gövdesini oluşturan ABD ve Avrupa açısından en büyük rakip olmasına rağmen doğrudan hedef gösterilmemesi, NATO’nun düşmanlarının dönemsel olarak değişebileceğini göstermektedir. Kapitalist modernist güçler ve onların savaş aygıtı olan NATO için her zaman bir düşmana ihtiyaç vardır. Nitekim bu düşman da sürekli yeniden yaratılmaktadır.
NATO, sözde kendilerini demokrasinin en büyük temsilcileri olarak sunan ülkelerin savaş aygıtıdır. Bu durum, demokrasilerinin ne kadar sahte olduğunu ve yalnızca egemen kapitalist güçlerin çıkarlarını koruyan bir sistem niteliği taşıdığını göstermektedir. Zaten NATO’nun en önemli görevlerinden biri de göçmenlere yönelik sert politikaların uygulanmasını sağlamaktır. Bir yandan uyguladıkları sömürgeci politikalarla ülkeleri yoksullaştırıp kaynaklarını talan ediyor, dünyanın zenginliklerini kendi ülkelerine aktarıyorlar; diğer yandan insanlar yoksulluk nedeniyle Avrupa ve ABD’ye yöneldiğinde onları birer düşman olarak görüyorlar. Kapitalist modernist güçler, bir yandan tüketim toplumunu inşa edip her gün yeni tüketim nesnelerinin reklamını yaparken, diğer yandan başta Afrika’dan olmak üzere insanlar bu tüketim olanaklarına ulaşabilmek için ABD ve Avrupa’ya yöneldiğinde binlercesinin yollarda yaşamını yitirmesini seyretmektedir. Bu ölümlerden de doğrudan Avrupa ve ABD sorumludur.
NATO, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, insanlık düşmanı bir savaş aygıtıdır. Kendisini bir savunma örgütü olarak tanımlayan NATO, trilyonlarca doları bu savaş aygıtına yatırmaktadır. Bu kaynaklar dünyada barışı sağlamaya ve refahı arttırmaya harcansaydı, yeryüzünde yoksulluk büyük ölçüde kalmazdı. Barış politikaları izlemek bir yana, her gün yeni gerilim alanları yaratıyor, çatışmaları kışkırtıyor ve savaşları tırmandırıyorlar. Savaş, NATO’nun adeta yaşam suyu hâline gelmiştir. Varlığını sürdürebilmek için savaşı her yerde kışkırtmaktadır. Silahlanma yarışı körüklenerek savaş baronları zenginleştirilmektedir. Bugün en yoğun çalışan fabrikalar, savaş araçları üreten fabrikalardır. Kapitalist modernist güçler ve onların savaş aygıtları, halklar, toplumlar ve ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmak amacıyla insansız savaş araçlarının üretimine hız vermektedir. Artık insansız tanklar, insansız uçaklar, insansız gemiler ve robotlar savaşın başlıca araçları hâline gelmektedir. Böylece halklar ve toplumlar bu insansız araçlarla savaştırılacaktır. Kapitalist modernist güçler bu araçları zaman zaman birbirlerine karşı da kullanabilirler; ancak esas olarak bunların halklara ve toplumlara karşı kullanılacağı açıktır.
Birleşik Barış Hareketi Acil Bir Görevdir
İşte bu savaş zihniyetine ve onun savaş aygıtlarına karşı dünyanın her yerinde güçlü bir barış hareketi geliştirmek acil bir görev hâline gelmiştir. Ortadoğu’da savaş, çatışma ve katliamlar gerçeğinin yanında bir de toplumların yükselen özgürlük ve demokrasi özlemleri vardır. Halklar bunlara karşı benzer savaş araçlarıyla mücadele edemezler, etmemelidirler. Halkların örgütlü gücü her türlü savaş aracından daha etkilidir. Toplumlar örgütlenip mücadele ettiğinde, bu savaş araçları birer demir yığınına dönüşür. Bu açıdan bütün dünyada, savaş zihniyetini, onun politikalarını ve savaş aygıtlarını teşhir etmek günümüzün en acil görevlerinden biri hâline gelmiştir. Kapitalist modernist güçlerin savaş politikaları öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, bunlara karşı yürütülecek mücadele gerçek bir demokratik devrim mücadelesi niteliği taşımaktadır. Kapitalist modernist ülkeler de ancak bu barış mücadelesiyle dönüştürülebilir. Bunun için bütün özgürlük ve demokrasi güçlerinin, kadın özgürlük hareketlerinin, ekolojik hareketlerin, kültürel hareketlerin ve göçmen hareketlerinin birleşik bir barış hareketi geliştirmesi gerekmektedir. Çünkü artık gerçek ve sahici bir barış hareketi, yalnızca savaşlara karşı verilen bir mücadele değil, aynı zamanda kapitalist ülkelerin dönüşümünü sağlayacak demokratik devrimci bir mücadele olacaktır.
Barış ve Demokratik Toplum İnsanlık İçin Bir Projedir
Önder Apo’nun Demokratik Toplum Manifestosu’nda ortaya koyduğu paradigma ve strateji, bir yönüyle de bu savaş güçlerine karşı bir duruşu, tutumu ve mücadeleyi içermektedir. Önder Apo’nun barış ve demokratik toplum projesi, Türkiye üzerinden bütün Ortadoğu’nun demokratikleşmesini hedeflemektedir. Çünkü Türkiye, Ortadoğu’da demokrasinin gelişmesi önündeki en büyük engeldir. Bu durum, Ortadoğu’daki tüm otoriter rejimlerin ayakta kalmasını sağlamaktadır. Ortadoğu’nun demokratikleşmesi, özünde dünyada barışın sağlanması açısından muazzam bir adım anlamına gelmektedir. Ortadoğu, dünya dengelerinin şekillendiği bir coğrafyadır. Ortadoğu’da barışın sağlanması durumunda, bunun dünya siyasetine etkisi çok fazla olacaktır. Bu açıdan Barış ve Demokratik Toplum projesi, yalnızca Ortadoğu için değil, insanlık açısından da büyük önem taşıyan bir projedir. Önder Apo, “Kürdistani olan her şey evrenseldir.” diyerek bu önemli gerçekliği ortaya koymuştur. Bu açıdan Kürt sorununun çözümüne dar bir perspektifle yaklaşmak büyük bir gaflet olacaktır.
Önder Apo, dünya ve Ortadoğu çözümlemelerini her zaman çok önemli görmüştür. Çünkü bunlar doğru ele alındığında, Kürt politikası da her ülke açısından doğru tespit edilebilir. Önder Apo, Barış ve Demokratik Toplum projesini, dünya ve Ortadoğu gerçekliğini çözümleyerek ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, Kürt sorununun en doğru çözümünü ifade etmektedir. Kuşkusuz asıl önemli olan, bu çözümü hayata geçirecek aktörlerin bu projeyi doğru anlaması ve buna uygun strateji, politika ve taktiklerle projeyi başarıya ulaştırmasıdır.