Ortadoğu toplumunda bütün teolojik dayatmalara rağmen, bilgelik damarları hep var olagelmiştir. Bilgeliği felsefe ve sosyolojinin bütünselliği ve yaşamla iç içe hali olarak değerlendirmek gerekir. Sokrates’e kadar bilgelik temel form iken, daha sonraları geliştirilen ekoller bu geleneği yozlaştırdı. O öğreti ile yaşam arasında kopukluk oluştu. Bu ise, ahlaki ve politik toplum için darbe oldu. Bilgelik felsefe olarak devletin hizmetine koşturuldu. Peygamber geleneğinde egemen yan hep bilgelik olmakla birlikte, teolojiye de gittikçe açılım göstermesi yozlaşmayı beraberinde getirdi. Elçiler, vaizler ve rahipler ne denli teolojiye saparlarsa, o denli bilgelikten kopar ve ahlaki-politik toplumdan uzaklaşırlar. Ortadoğu kültüründe bu ikilemin unsurları arasında yoğun bir mücadele vardır. Bu mücadele özünde devletli uygarlıkla demokratik uygarlık dünyası arasındaki gerilimi yansıtır.
Devlet-Komün İkilemi ve Tarihsel Sosyoloji
Sınıf yerine devlet-komün ikilemini geliştiriyoruz. Gordon Childe bu konuyu araştırmış ama bu tespiti tam olarak yapamamıştır. İlk defa ben geliştiriyorum, bu benim katkımdır. Tarihçiler de aristokratik devrim tespitini ret edemeyeceklerdir. Zerdüşt’ten Sokrates’e, Budha’dan Lao Tse’ye geliştirilen felsefenin komün felsefesi, komün ideolojisi olduğunu söylüyorum. Ama aristokrasi tarafından bunun dinselleştirilmesi ve bu dinselleştirilmeye karşı direniş sonucunda bu felsefe Ortaçağa atlıyor. Ortaçağ hayli önemli bir komünleşme dönemidir.
Bu çağda beş büyük komünal ideoloji çıkış yapıyor. Merkezi konumu Zerdüştlük teşkil ediyor. Onu takiben Çin’de Lao Tse, Hindistan’da Budha, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi gelir. Bu beş çıkış da komün temelli çıkışlardır. Hatta Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik çıkışlardır.
Eksen çağındaki bu müthiş beş kol komünal ve komünistik çıkışlardır. Lao Tse komünaliteyi temsil ediyor, Konfüçyüs devletleştiriyor. Orada bir komün tarihi, komünalite var. Lao Tse ezilenlerin gerçek komünalitesini geliştiriyor. Konfüçyüs aristokratlaştırıp devlet ideolojisi haline getiriyor. Grek Yunanlar’da gerçek komünalist Sokrates’tir. Platon, Sokrates’ten aldıklarını aristokrasiye Devlet yapıtıyla sunuyor. Devlet yapıtı, devlet ideolojisidir. Konfüçyüs büyük bir devlet revizyonistidir. Şu andaki Çin, Konfüçyüsçülüğü oynuyor. Konfüçyüs kasttan devlete geçişi sağlatıyor. Tıpkı Platon’un yaptığı gibi. Zaten aynı çağda yaşıyorlar. Yahudilikte de Süleyman-Davut baştan sona devletçidir ama Samuel müthiş bir komünalisttir. Bu ilk bölünme saraylarda başlıyor. Yusuf sarayda Firavun’un yanındadır. Yakup’un diğer oğulları komünalisttir. Yusuf peygamber firavunun adamıdır. Çok çarpıcıdır; İbrani kabilesini ikiye bölüyor. Bundan sonra Musa-Harun dönemi gelir. O da çok çarpıcıdır. Davut ve Süleyman devlet geleneğini temsil eder. Samuel ile diğer peygamberler ise komünal geleneği temsil ederler. Bu ikilemler tarihsel kırılmayı ifade eder.
İdeolojik Temelli Komünlere Geçiş
M.Ö. 500’lerdeki eksen çağı üzerinde daha derinlikli durmak gerekiyor. Burada bir ideolojik gelişme vardır. Artık klan-kabile varlığından ideolojik temelli komünlere geçiş yapılıyor. Klan bağı yerine ideoloji geçiyor. Yani aşiret-kabile eksenli komünlerden ideolojik temelli komünlere geçiş başlıyor. Mag’lar önderliğindeki bu süreç, yüzlerce yıl sürer. Pers kralı bunları kendine kalkan yaparak bunu bir resmî ideoloji haline getirirken, bununla savaşan Mag komünlerinin direnişleri de devam eder. Böyle birçok ocak vardır. Bunlar hep incelenmeye değer hususlardır. Bu durum Grekler’e de olduğu gibi yansıyor. Heredot Tarihi’nde bunların izlerine yoğunca rastlanır. Mezopotamya’daki kavram ve inançlardan oldukça etkilendikleri anlaşılıyor. Elbette belirli bir değişikliğe de uğratıyorlar. Bu değişiklikleri yapanlar da Yedi Bilgeler ve Sokrates’tir. Bilgeler daha çok doğa ile ilgilenirken Sokrates toplumla yani ikinci doğa ile ilgileniyor. Her iki tarafın da kavram ve kategorileri ağırlıklı olarak Medya alanlarında üretilenlerin uyarlanmasıdır.
Komünalitenin ciddi bir geçmişi var. Zagros-Toros dağ sisteminde yaygın bir aşiret federasyonlaşması gerçekleşmiştir. Med-Nairi konfederasyonları da komünlerin komünü biçiminde gelişim halindedirler. Bu da aristokrasiyle birlikte gelişen bir durumdur. Daha önceki primitif komünler, kabileler büyük gelişim sağlarlar. Bu dönemi de aristokrasinin doğuşuyla beraber evrilen bir dönem olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki aristokrasi mitolojiyi bir tarafa bırakıp ideoloji olarak dini esas alıyorsa; komünali de gelişim döneminde kendisini esas olarak Zerdüşt çizgisinde ifade ediyor. Zerdüştlük bir din değil, yarı yarıya felsefedir. M.Ö. 1.000’lerde somut halini alarak yaşam bulan bir inançtır. M.Ö. 1.500’lerde aristokrasinin zirve yaptığı yıllarda gelişme ihtimali de vardır. Zerdüştlük esas gelişmesini Med Konfederasyonu’nda sağlıyor. Bu bir kabileler federasyonudur.
Med-Pers Çatışması ve Harpagos İhaneti
Medler ile Pers aristokrasisi arasında yaşanan çatışmaların özü, “demokrasi mi olalım, krallık mı?” ikilemine dayanıyor. Devletleşme ile komünleşme arasındaki bu tartışmanın en belirgin ifadesi Astiyages ile Harpagos arasındaki savaş ve burada yaşanan tarihi kırılma anıdır. Tarihimiz açısından bu çok önemli. Devletleşmek isteyen eğilim ile krallık rejimi olmak isteyenlerin çatışmasıdır bu. Kyros geleneği Elam geleneğidir, Sümer bölgesinden gelmedir. Kyros devletleşme eğiliminin başını çekiyor. Harpagos’un ihaneti ile bu çatışma Kyros lehine sonuçlanıyor. Astiyages Konfederasyon reisi olduğu için, devletleşmeyi reddedince Harpagos tarafından iç ihanete uğruyor. Astiyages’in meşhur sözü Heredot tarihinde de geçer. Harpagos’a diyor ki “Bre alçak mâdem konfederasyonu yıktın, bari benim yerime sen geçseydin. Kölemiz olan Kyros’a teslim edeceğine bir Medli’yi getirseydin. Bu ihaneti neden yaptın?” O günden bugüne Kürt ihaneti böyle işler. O gün bugündür, Kürt aşiretleri içinde Harpagos olma geleneği devam etmektedir. Bugün de birkaç tane Harpagos ismini verebilirim. Enteresandır, Kürtlerin en azgın düşmanları da bu Harpagoslar arasından çıkıyor. Onlara judernat komitesi dedik. Hepsi aynı tayfadır. Bu durum, tarihte bunların ihanetine uğrayan toplumumuzda büyük kırılmalar yaratmıştır.
Kastik katil topluluğu ya da tanrı-krallar topluluğu Mezopotamya, Çin, Hindistan ve Avrupa’da ortaya çıkan ve yine buralarda vücut bulan sistemi ifade eder. Bu topluluğun çözülüşü de yine bu topraklarda gerçekleşmiştir. Kastik devrim, Neolitik devrimin geliştiği yerde bu defa bir karşı-devrim olarak gelişir. Bu topraklar aynı zamanda kentlerin ve komünlerin de geliştiği topraklardır. Kastik uygarlık büyük bir gelişme olarak tarih sahnesine çıkarken, onun karşıtları da gelişip ona karşı direnirler. Peki, nedir ve kimdir bu karşıtlar?
Zerdüştlük komünal bir gelenektir
Zerdüşt geleneği kastik sisteme karşı böyle bir direniştir. Zerdüşt’ü de dar veya tutucu bir tarzda yorumlamamak gerekir. Tarihsel sosyolojide oynadığı ilerici rolü nedeniyle Zerdüşt direniş geleneğinden bahsediyoruz. Bu demokratik, komünal bir gelenektir. Zerdüştlük, Zagros sistematiğine dayalı, izleri hala çok güçlü yaşanan bir gelenektir. Zerdüşt geleneğinin kastik toplum karşısında nasıl direndiği de araştırılmaya değerdir.
Zerdüşt gelenekten de birkaç versiyon doğar. Bu çok önemli bir gelişmedir. Peygamber olarak Zerdüşt’ün M.Ö. 500’lü yıllarda yaşadığı öngörülmektedir. M.Ö. 300’lerde Çin’de Konfüçyüs devlet sisteminde büyük reformlar yapar. M.Ö.500’lerde Hindistan’da Budha yepyeni bir ahlaki öğreti olarak gelişmeye başlar. Budha ideolojisi kastik sisteme karşı ahlaki direnişte büyük bir devrim yapar. M.Ö. 500’lerde Sokrates, kastik sistemin yarattığı ideolojik argümanlara karşı felsefi temellerde bir direnişin adıdır. Sokratik felsefi gelenekte birçok büyük akım ortaya çıkar. Bunların kaynağı da Ortadoğu’daki Zerdüşti gelenektir. Zerdüşti ideolojiden ilk olarak Tevrat doğuyor. Tevrat’ı Zerdüşti gelenekte yaşanan büyük bir değişim ve reform olarak ele almak en doğru yaklaşım olacaktır.
Komünalitenin değişim ve dönüşümü, Medler’deki demokrasi tartışmaları M.Ö. 500’lerde ciddi tartışmaların, çatışmaların somut konusudur. Bu gelişmelerin odağında Zerdüşt kişiliği var. Onun etkisi Hindistan’dan Çin’e, Mısır’dan Yunan’a ciddi etkiler yaratır. İdeoloji ve felsefeyi zorlar. Bu felsefe ile demokratik tartışma arasında bir ilişki var. Hepsini toparlarsak, komünalite de büyük bir ideolojik devrim var. Aynı tarihlerde ortaya çıkan Budha’yı daha çarpıcı buluyorum. Budha Hint dininde büyük bir devrim yaratır. Kesinlikle bir komün hareketidir. Hindistan’da ve Çin’de ortaya çıkan inançları ve toplumun tarihini belirlemiştir. Budizm bir kabilenin ideolojisi olmaması bakımından bir ilktir. Bu nedenle farklı kabilelerden herkesin benimsediği bir ideoloji haline gelir. Felsefeye yakın bir ideoloji olduğundan, etki gücü fazladır.
Busürecin başlangıcı olan M.Ö. 500’ler Medya’da Zerdüştlüğün geliştiği çağdır. Persler de Zerdüştlüğü aristokrasinin hizmetine sunarlar. Ama güçlü bir molla geleneği de devam etmektedir. Mâni bunu biraz daha geliştirir. Mâni bir Kürt’tür, savunduğu da komünal ideolojidir. İslam’a kadar da Mâniciliğin etkisi bir klan-kabile ideolojisi olarak devam eder. Ancak Mâni de aristokrasinin etkisine girmekten kurtulamaz. Aristokratlar inancın içine giriyor, onu bölüyor ve posasını tarikat, mezhep diye dağıtıyorlar. Ezidî, Alevi-Kızılbaş inançlarının Zerdüştlük’ten arta kalanlarla kendilerini ifade etmeleri gibi. Tabii bir deformasyona uğrayarak günümüze ulaşıyorlar.
Ortadoğu toplumunda bunalım ve sorunları üç aşamada özetlemek mümkündür. Birinci aşama, M.Ö. 3500’lerde kendini iyice belli eden hanedan, hiyerarşi, kent, iktidar, devlet ve sınıf olguları etrafında gelişen merkezi uygarlık sisteminin yükselişidir. Bu sistem toplumsal sorunların kaynağıdır. Bu sürece dıştan kabile sistemiyle, içten İbrahimi ve Zerdüştik dinsel sistemlerle yanıt verilmeye çalışılmıştır. İkinci aşama, İslami Uygarlıkla son çıkışını yapan merkezi uygarlık sisteminin biriken sorunlarına karşı 1200’lere doğru geliştirdiği Rönesans girişimlerini tam başarmaması, öncülüğü İtalyan Yarımadasında çıkış yapan kent uygarlığına kaptıran felsefesini Greko-Romen uygarlığına dayandırması ve fazlasıyla metafizik ağırlıklı olması ağır eleştirilere yol açmıştır.
Yahudilikte Zerdüşt’ten pek çok unsur alınır
Nietzsche’nin Hegel’e yönelik eleştirisi öğreticidir. Soyut idealarına (Geist) karşı olanca gücü ve açıklığıyla somut yaşamı dayatmaktadır. “Gerçek somuttur” demek ister. Bunu yaparken evrensel tarihi, soyutu tümüyle göz ardı etmez. Greko-Romen Uygarlığını esas alma yaklaşımını aşar. Zerdüşt’e kadar uzanır. Orada tek Tanrılı dinci metafiziğe karşı ahlak felsefesini araştırmaya koyulur. Acının ve coşkunun felsefesini yapmak ister. Kökenli olanlardır. Gerçi aşiretlerin de her zaman ideolojileri vardır. Bahsedilen ise, aşiret temelinde olmayan, aşiret üstü harekettir. Özellikle Mitracılık, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Mânicilik etkili olmak isteyen akımlardır. Zerdüştlüğün devamı niteliğindeki Zerdüştilik-Ezidilik ayrı bir kol niteliğindedir. Bu hareketler de direniş kapsamındadır. Daha çok yoksulların saflarında etkilidir. İbrani kelimesi muhtemelen bu dönemin ürünüdür. Tanrıya ilişkin eski adlar yerine, yeni ad olarak ‘Rab’ (Efendi) ikame edilir. Bu ad belli bir sınıflaşmayı yansıtmaktadır. Puta tapıcılığa çok daha sert karşı çıkılır. On Emir’in saklandığı sanduka (Kutsal Kitap geleneği) etrafında yeni bir kült oluşturulur. Tevrat’ta bu konuda bir dönemleştirme yapılır. Çıkış-Kâhinler, Önderler, Krallar, Peygamberler ve Yazarlar dönemi biçiminde bir terminoloji kullanılır.
Unutmamak gerekir ki, M.Ö. 1600’lerde İbrahim’in yaşadığı dönemden M.Ö. 600’lere kadar ortada Yahudi dininden söz eden bir yazılı belge yoktur. Sözlü aktarılan bazı gelenekler vardır. Sanırım yazılı gelenek İşaya Peygamberle bu tarihlerde başlatılarak geliştirilir. Babil esareti döneminde (M.Ö. 596-540) Zerdüşt’ten pek çok unsur alınır. Grek düşüncesinden de giderek etkilenme olur. Ahdi Atik denilen Kutsal Kitap sürekli geliştirilerek ortaya çıkarılmış, kalın ciltleri ve yorumları oluşturulmuştur. Muhafaza edilen bir gelenekler toplamı olması açısından önemlidir. Daha sonra doğan dini, felsefi ve edebi etkileri, sanat esinlenmeleri büyük olmuştur. Ayrıca çok sayıda yorumları geliştirilmiştir. Uygarlık sistemine karşıt ideolojiler arasında Zerdüştlüğün özel bir yeri ve anlamı vardır. Zerdüşt, Zagros dağ sisteminin aydınlık ve berrak çehresi, heybetli sesidir. Uygarlık sisteminin sinsi ideolojik hegemonyasına ahlaki toplumun direnişiyle yanıt vermek istedi. Yalana karşı doğruluk idi. İranî kimliğin temel kültürü olduğu halde, Hıristiyanlık ve İslamiyet karşısında kendini yenileyemedi. Çıkışı M.Ö. 1000’li yıllara dayandırılan Zerdüşti hareket, bir orijinal hareket olmaktan çok, bir reform niteliğindeydi. Daha eski olan Ahura Mazda geleneğinde reform yaptığı söylenebilir.
Ahura Mazda en eski Aryen inancıdır. Aryen kabilelerin ortak tanrılarından biri olarak değerlendirilebilir. M.Ö. 1000’lerden itibaren gelişen Asur saldırılarına karşı reform ihtiyacı ortaya çıkmış olabilir. Asur’un ideolojik hegemonyasına karşı bir ideolojik çıkış gerekliydi. Ahlaki karakterde gelişmesi doğrulukla ilgilidir. Doğru yaşam Zerdüştlük’te bir ilkeydi. Durum böyle olunca, ideolojik yanıtlar etik olma zorunluluğunu duyar. Farklı bir ideolojik örgüsü vardır. Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük, doğru-yanlış gibi köklü ikilemlere dayanır. Bu yönüyle erken diyalektikçi bir doğuş yaptığı söylenebilir. Tarihe de diyalektik yaklaşır. Kutsal kitapların her üçü üzerinde büyük etkisi vardır. Babil’de sürgünde yaşayan Yahudilerin (M.Ö. 596-540) Kyros tarafından affedilerek memleketlerine gönderilmesi bu etkiyi güçlendirmiş olabilir. Budizm’i de etkilediği önemle belirtilir. Her ne kadar M.Ö. 6. yüzyılda yaşadığı söyleniyorsa da, daha çok Magilerin (Zagros rahipleri) ortak bir imgesi gibi durmaktadır. Etkili Magilerden biri olabilir. Zerdüşt’ün etnik kimliği önemli bir sorun olmamakla birlikte, bütün ihtimaller Med kökenli olduğuna işaret etmektedir. Mag kelimesi, Kürtçe, ateş ocağında birikmiş kor halindeki ateş topağını ifade eder. Med kabilelerinin soğuk Zagros kışlarında yaşamlarının büyük kısmını bu maglar etrafında geçirdiklerini biliyoruz. Sohbetler ve vaazların en koyuları da bu maglar etrafında yaşanır. Vaazcılara Magi denilmesi bu nedenledir. Zerdüştlükte ateşin kutsal sayıldığı bilinmektedir. Çünkü bu kabileler ateşsiz yaşamın mümkün olmadığını günlük yaşam deneyimlerinden ötürü biliyorlar.
Zerdüştlük üç İbrahimi din içinde yaşıyor
Zerdüştlüğün halen kalıntıları yaşıyor. Persler Zerdüştlüğü imparatorluk için kullanırlarken, bir tabakanın ezilmesinde de onu kullanırlar. İmparatorlukta yaşanan yedi yıllık bir ara dönem vardır. Darius’un yerle bir ettiği tabaka, o ara dönemi dolduran kesimi kapsar. Kambises’in Mısır’a gitmesinden sonra bir boşluk oluşunca, Mag rahipleri kaybettikleri iktidarı tekrar ele geçirirler. Dairus seferden döndükten sonra Yediler grubunu imha eder. Sonuçta imparatorluk ikiye bölünür, resmi Zerdüşt dini Perslerin ideolojisi olurken gayri-resmi Zerdüştlük komünalitenin ideolojisi olarak kalır. İşte bu Kürtlerin geleneksel ideolojik temeli oluyor. Halen Dersim’de, Bingöl’de, Xorasan’da kalıntıları yaşanan inanışların ideolojik temeli budur. Halka düşen Zerdüştlük kalıntıları oluyor.
Neden Zerdüşt’ten pek iz kalmadı derken, bu hususu göz önüne getirmek gerekir. Zerdüştlük yok olmadı, her üç İbrahimi din içinde özümsendi, böylece yaşıyor demek daha doğru olacaktır. Kaldı ki, Kutsal kitap düzenleyicileri, Musa ve Muhammed de dahil olmak üzere, Adem’den Nuh’a ve İdris’e kadar İbrahim öncesi tüm peygamberleri İbrahimi dinin kapsamına aldılar. Hatta İskender’i bile İskender-i Zülkarneyn adıyla listeye dahil ettiler. Böylesi örnekler çoktur. Kutsal Kitapların düzenlenme geleneği böyle kavrandığında, Zerdüşt’ün bir İbrahimi peygamber olarak varlığını sürdürdüğünü rahatlıkla belirtmek mümkündür. Kürt varlığının gerçekleşmesinde Zerdüşt geleneği önemli bir rol oynar. Bu gelenek, tek tanrılı İbrahimi dinlerle puta tapar (totemik) dinler arasında tarihsel geçiş halkasını oluşturmaktadır. Kabile kültürlerinde egemen din anlayışı olan totemik yapıları ilk defa tabusal olmaktan çıkarıp ahlaki-kavramsal bir temele dönüştüren Zerdüştlük, ilk büyük dinsel-ahlaki devrimdir. Arap kabilelerine dayalı İslami çıkışa benzeyip onu önceler. Proto Kürt Med kabilelerinden inanç ve ahlâk temelli daha üst bir birlik ortaya çıkarmayı hedefler. Kabile toplum krizine demokratik yanı ağır basan bir çözüm geliştirir. M.Ö. 1000’lerde varlığını görünür kılan bu inanç sistemi, Zerdüşt (M.Ö. 7. yüzyıl) ile etkili bir toplum sistemi geliştirir. Zerdüşt devriminde önemli olan, ilk defa dar kabile ve hanedan birliklerini aşıp, tüm Med kabileleri arasında ortak bir üst kimlik inşa etmesidir. Magi denilen rahipler (bilge insanlar) yeni toplumun çok etkin güçleridir. Zerdüştlük muazzam bir toplumsal enerjiye yol açar. Bir araya gelmeleri çok zor olan kabileleri ortak dinî-ahlaki inanç temelinde bir araya getirmeyi başarması, tarihçilerin üzerinde yeterince durmadığı büyük bir devrimdir. İslamiyet ve Hıristiyanlıktan daha az etkili değildir. Hatta İbrani kabile geleneğinin oluşumunda da temel kaynak rolündedir. Med Konfederasyonu’nu mümkün kılan temel harçtır. Pers Akhamenit Hanedanlığı’nın özünde daha demokratik muhtevalı Med Konfederasyonu’nu entrikalarla ele geçirmesi ve tarihin en büyük imparatorluğunu kurması da Zerdüşti toplumsal gelenekle yakından bağlantılıdır. Geleneğin saptırılıp demokratik özünden boşaltılması, İran merkezli uygarlık geleneğiyle sonuçlanmıştır. Zerdüşt geleneğinde kulluk durumuna isyan edilmekte, tanrı kavramı sorgulanarak katı özne-nesne ayrımına son verilmeye çalışılmaktadır. Sınırlı da olsa özgür İnsan kavramına yaklaşılmaktadır. Burada insan, tanrıya ihtiyaç duymadan, özgürlük ahlâkıyla hareket edebilmektedir. Zerdüşti geleneğin İon kültüründe daha da geliştirilmesiyle felsefi kültürün bağımsızlığı sağlanmaktadır. İnsanın kendisi özne kılınırken, nesnellik doğaya yansıtılmaktadır. Tanrı-kul, özne-nesneliği yerine, özne insan-nesne doğa ikilemi ikame edilmektedir. Ortaçağ’da tekrar tanrı-kul, özne-nesne ikilemine dönülmekte, bunun felsefesi geliştirilmektedir. Hıristiyanlık ve İslamiyet’te tanrı-kul ikilemi bir nevi felsefi din halinde sunulmaktadır.
Toplumu güncel gerçekliği içinde ele alan analizler karşısında çok dikkatli olmak gerekir. Kapitalist modernite sosyolojisi, toplumsal gerçekliği ‘şimdiki an’aboğar. Toplumun tarihle, geçmişle bağını çok acımasızca, aynı zamanda bilimsellik adı altında büyük bir yalan, saptırma ve maskelemeyle keser. Modernize edilen din de aynı sosyolojinin izinde yürür, bu sosyolojinin din maskeli biçimidir. Bu yönüyle hakikat (din geleneği dahil) karşısında sosyolojiden (pozitivist model) daha köreltici ve yalancıdır. Şunu demeye getiriyorum: 1980 sonrasında başlayan Cebel Şeyh eteklerindeki yirmi yıllık savaş halimiz, tarihsel-toplumsal temele dayalı ve anlamı çok büyük olan bir mücadeledir. İbrahim’in El Halil, Musa’nın Sina, İsa’nın Kudüs ve Muhammed’in Medine’deki mücadelelerinden derin izler taşır. Bununla yetinmez; Bruno’nun, Erasmus’un, Babeuf’ün, Bakunin’in, Marks’ın, Lenin ve Mao’nun izlerinden de etkilenir. Zerdüşt, Buda, Konfüçyüs ve Sokrates’ın izlerinden yoksun kalmaz. Tanrıça Star’dan İnanna, Kibele, Meryem, Fatma ve Rosa’ya kadar gelen izlerden nasiplenmeyi de ihmal etmez. Kapabildiği kadar toplumsal hakikatin tüm gerçeklerinden şerbetlenir.
Babil Sürgünü ve İbrani-Hurri Etkileşimi
Önce Asur İmparatorluğu’nun (M.Ö. 720), ardından Med-Pers İmparatorluğu’nun (M.Ö. 546) denetimine geçen bölgede Yahudi sorunu daha da ağırlaşır. Direnmeler ve isyanlar gelişir. İlk defa Babil Kralı Nabokadnazar döneminde (M.Ö. 596) toptan Babil’e sürülürler. Kırk yıllık sürgün dönemi denilen dönem başlar. Pers Kralı Kyros tarafından kurtarılarak yeniden Yahuda-İsrail ülkesine gönderilirler. Bu dönemde Zerdüşt öğretisinden yoğunca etkilenirler. Süleyman’ın yıkılan mabedini tekrar inşa ederler. İbrani kabilesinin maceralarını ilk defa Ahdi Atik adı altında yazılı hale getirirler. Bunda en önemli rolü İşaya Peygamber oynar. Kendi kabile öykülerini Sümer ve Mısır mitolojileriyle Zerdüşt öğretisinden esinlenerek, Ahdi Atik (Kitab-ı Mukaddes) adı altında yazılı olarak sunmuş oluyorlar. Pers İmparatorluğu’nda saray işlerinde önemli rol oynarlar.
Muhtemelen bu dönemde Proto-Kürtlerle ilişkileri ve çelişkileri olmuştur. Kutsal Kitap’ta bunun izlerine rastlanabilir. Daha çok Pers krallarıyla işbirliği yapmışlardır. Zaten İbrahim’in Urfa’dan çıkışında da izlerine rastladığımız gibi, Hurri (Proto Kürtler) kabile kültürleriyle ilişkilerine tanıklık edilmektedir. İbrani kabilesinin de bir yarı Hurri olabileceği tartışılmaktadır. Semitik ve Aryenik kültür arasında bir geçiş kültürünü temsil etmesi kuvvetle muhtemeldir. Yahudiler, Helen ve Roma kral ve imparatorları döneminde (M.Ö. 300 – M.S. 70) sürekli direnme halinde olmuşlardır. Roma tarafından M.S. 70’te SüleymanMabedi ikinci defa yıkılarak, bu sefer çok daha uzun sürecek bir sürgüne tabi tutulmuşlardır. Sürgün yönleri tüm uygarlık alanlarına doğru olmuştur. Asya, Afrika ve Avrupa içlerine kadar gerçekleşen sürgünler ve göçleri söz konusudur. Gittikleri her yerde en çok parasal, ticari ve entelektüel işlerle uğraşmışlardır. Sermayeyi en iyi biriktiren kimseler bu Yahudiler arasından çıkacaktır. Ayrıca en iyi yazarlar da Yahudiler arasından çıkmaya başlar. Yazarlar bir nevi peygamberlerin geleneğini devam ettiren ardıllarıdır.
İsa’nın yoksullar ve ezilen kavimlerce daha çok tutulan mezhebinin Hıristiyanlık dini haline gelmesiyle birlikte, Yahudi üst tabakanın Kâhinleri ile Hıristiyanlar arasında anlaşmazlıklar gelişir. Resmi Musevilik ile Hıristiyanlık arasındaki ilişki ve çelişkilerle bunlardan kaynaklı çatışmalar aslında klasik Antikçağın (M.S. 30-300) en önemli sınıf mücadelesidir. İlkçağın son dönemini yaşayan Grek-Roma uygarlığı her üç geleneği de birlikte yaşamıştır. Her iki yarımadada geleneksel tanrı krallar dönemi ilk aşamayı teşkil etmiştir. Grek-Roma mitolojisi Sümer ve Mısır orijinlerinin sonuncu türevidir. Etrüsk ve Isparta Krallıkları döneminde mitolojik gelenek (Olympos’taki Zeus, Roma’daki Jüpiter) son büyük çağını yaşamıştır. Roma Cumhuriyeti (M.Ö. 508-44) ve Atina Demokrasisi (M.Ö. 500-300) döneminde mitolojik anlatım giderek sönerken felsefi gelenek öne çıkmaktadır. Sokrates ve Cicero bu dönemin ünlü filozofları ve hatibidirler.
Eski özgür geleneklerini kolay terk etmek istemeyen Atina ve Roma vatandaşları, halen ahlaki ve politik toplum geleneğine oldukça bağlıdırlar. Krallık ve imparatorluk sistemiyle yoğun mücadele etmişlerdir. Atina’nın Isparta, Romalı Aristokrasinin önde gelenlerinin de Sezar’la giriştikleri mücadele bu gerçeği yansıtır. Sokrates ve Cicero ahlâk ve felsefe filozoflarıdır. Etik ve demokratik siyasetin temellerine ilişkin ilk öğretilerde önemli isimlerdir. Tüm topluma yansıtmasalar da, Atina ve Roma’nın güçlerini halen güçlü damarlara sahip olan ahlaki ve politik toplum geleneğinden aldıkları tartışmasızdır. Sınırlı kölelik kurumu hem kentteki hem de kırsal alandaki güçlü özgür vatandaş kitlesiyle karşılaştırılamaz. Dolayısıyla cumhuriyet ve demokrasiye ilişkin öğretilerin geliştirilmesindeki rolleri önemlidir. Roma Cumhuriyeti ve Atina Demokrasisinin Augustus ve İskender’in imparatorluk deneyimlerine yenik düşmeleri önemli bir gerilemeyi ifade eder. Unutmamak gerekir ki, klasik Roma ve Atina döneminden kalma olumlu değerlerin büyük kısmı cumhuriyet ve demokrasinin ürünüdür. İlk defa yazılı tarihte karşımıza çıkıyor ki, ahlaki ve politik toplumlar, tümüyle olmasa da, cumhuriyet ve demokrasiyle kendilerini daha iyi ifade etmektedirler. Kendilerini tam ifade edebilmeleri için temsili demokrasiyi aşan doğrudan, katılımcı demokrasiyi yaşamaları gerekir. Ortadoğu’dan Hindistan ve Avrupa’ya kadar Zerdüşt-Mâni ahlâk geleneğinin halen süregelen izleri (Mecusî, Êzidi) mevcuttur. Zendik kelimesi Zerdüştî kökenli olup, bugün bilim anlamında kullanılan ‘science’ kelimesinin de kökenidir. Gerek Babil’e sürgün (M.Ö. 600–546) döneminde Yahudi peygamberlerin, gerekse Med-Pers İmparatorluk döneminde Grek-İon filozoflarının ve bu iki kesimle birlikte Avrupalı oryantalistlerin direkt Zerdüşti gelenekten oldukça beslendiklerini belirtmek gerekir.
Asur şiddeti ve temelindeki kâr hırsı (sanırım hem kâr hem şiddet kavramları Asurca-Aramice kökenlidir) insanlık vicdanında büyük yaralar açmıştır. Sadece bunalıma yol açmakla kalmamış, hem siyasi-askeri güç hem de halk-toplum olarak Asurluların belini bir daha doğrultamaz hale gelmelerine neden olmuştur. Ortadoğu halklarının büyük bedduaları ve lanetleriyle (iktidar ve ticaret tekellerinin) anılmasına neden olmuş, bu halkların özgürlük için şahlanmalarına yol açmıştır. Demirci Kawa Efsanesi, Medler ve Urartuların ünlü ‘üç yüzyıllık direnişleri’ bu dönemin ürünüdür. Çok daha önemlisi, tarihte Hikmetler çağı (M.Ö. 600-300) denilen bir döneme de yol açmıştır. Bilgelik çağı da diyebileceğimiz bu dönemde, başa gelen büyük Asur felaketini çözümlemek için büyük düşünme gereği de doğmuştur. Hem düşünce hem de vicdan ayaklanması bu çağın doğurucu gücüdür. Merkezinde Zerdüşt’ün rol oynadığı bu çağın temsilini Doğu’da Hindistan ve Çin’de Buda ve Konfüçyüs (M.Ö. 6. yüzyıl) yaparken, Batı’da Greklerde Sokrates temsil eder. Büyük bunalımlar büyük şiddet ve alçalmaların yanında, büyük düşünce ve vicdan yükselişlerine ortam açabilirler.
Komün İdeolojileri
Budhacılık, halk Zerdüştlüğü ve Yunan felsefesi komün ideolojileridir. Hem de çok şiddetli bir tartışmayla kendilerini ortaya koymuşlardır. Burada başlayan komünalite-devlet ikilemi, günümüze kadar geliyor. Avrupa’da Ortaçağ, komünaliteyle başlar. Avrupa Ortaçağı bunun sonucudur. Avrupa, en çok Ortadoğu’yu kendine temel yapmıştır. Atina ve Roma da ideolojik inançlarının temelini Ortadoğu’dan almışlardır. Roma buna hukuku dâhil eder; aristokrasinin dini ideolojisini hukuka dönüştürür. Babil’deki Hammurabi kanunları gibi; ama Roma’daki aristokrasi hukukudur. Paganlar tipik komünlerdir. Ortaçağ da Avrupa komünleri temelinde canlanır. Ondan sonra bir aristokratik çağ yaşanır.
Üçüncü büyük kırılma M.Ö. 500’lerde yaşanıyor. Çin’den Hindistan’a, Ortadoğu’dan Yunanistan’a geniş bir coğrafi alanda gerçekleşiyor. Zerdüşt, Buda, Lao Tse, Yahudi ideolojisi ve Sokrates felsefesi şahsında, komünalite ideolojisine kavuşuyor. Bu çok önemlidir, tam devrimsel bir gelişmedir. Daha önce komünler, kabileler var, ama ideolojisi yok. Marks’ın ütopik sosyalizmi bilimsel sosyalizme kavuşturmasından elli kat daha önemli bir çıkıştır. Komün, ideolojisine kavuşuyor. Peygamberlik bugün komün ideolojisini temsil ediyor. Muhammed bir komünalisttir. Zaten Kuran çıktığında kendisine, “sen şairsin” diyorlar. Bir geleneğe de dönüş yapıyorlar. Ama komünalitenin şiiridir. Bu çözümlemede tarihsel sosyoloji yapmaktayım ve çok önemlidir. Bu, komünalite ideolojisinin ilk defa ilan edilmesidir. Hıristiyanlık tamamen komünaldir. İlk üç yüz yıl belki de hiçbir dinde yaşanmamış bir komünalite var. Manastır, kilise komündür, meclistir. Halen Orta Anadolu’da kalıntıları var. Hıristiyanlık kadar komünalist din belki de yoktur. Önce aristokrasi sonra burjuvazi yarılma yapar; Katoliklikle yozlaştırılır, Protestan Kalvinizmle de reform adı altında komünalitenin dağıtılması yaşanır. Devlet ideolojisi haline gelir. Roma’nın yıkılışından sonra Papa imparator olur.
“Medea” tragedyası direkt olarak Medler’le ilgilidir. Kökeni burasıdır. Apollo bir Anadolu tanrısıdır. Hatta kavramın kendisi de Hititler’den alınmadır. Zeus, bildiğimiz “dev” kelimesinden geliyor. O da Zerdüştlük zamanındaki Kürtçede kullanılan “daeva”, “div” gibi karanlığa ait varlıkları işaret eden bir kelimenin uyarlanmasıyla oluşmuştur. “D” ile “Z” harflerinin dönüşümü Ari dillerinin bir özelliğidir. Nitekim adın “Deus” şeklinde yazılışı halen de görülmektedir. Zeus bir tanrı panteonunun başıdır. Bu sistem ve tragedyalar, üçüncü versiyon olarak anlaşılmalıdır.
Sokrates’in yaptığı yenilik bu ideolojiyi felsefi olarak derinleştirmektir. Dikkat edilirse baştan sona soru sorma ve cevap arama üzerine kurulu bir yöntemi uygular. Bu, bildiğimiz “Sokratik yöntem”in özüdür. Bu aynı zamanda bir kırılmadır da. Fakat kaynağı komün ideolojisidir. Platon ise bunu aristokratik yönetime uyarlıyor. Sokrates’i öldürenler de Atina aristokrasisidir. Bunlar demokrasiyi savunan ama özünde aristokratik yaşayan bir yapıdır. Öldürme gerekçelerini de “gençlerimizi zehirliyorsun” diye ifade ederler. Sokrates’in kadın danışmanı Aspasia bir bakıma anacıl toplumu temsil ediyor gibidir. Sokrates’in tamamen bağlı olduğu bu kadın, bir nevi bilge kadın durumundadır. Onunla yürüttüğü yoğun tartışmalar, felsefesine de yansıyor. Kâhinler dönemi anacıl toplumun komün halini ifade ediyorken, Aspasia onun bilgesidir. Kâhinler kadın bilgelerdir. Sokrates’in ölümü bu kesime de büyük bir darbe vurur. Sokrates’te komünalitenin din ve felsefe kimlikli niteliksel bir dönüşümünü izlemek mümkündür.
Platon aristokratik devletin formülünü oluşturur
Platon ise komün ideolojisini aristokratik bir devlet modeli geliştirmek için değerlendiriyor. Sokrates devletçi değil, Platon ise kasttan aristokratik devlete dönüşün formülünü oluşturuyor; bunun felsefi ve ideolojik altyapısını oluşturuyor. Platon’un devriminin özü budur. Sokrates, Platon ve Aristo’dan birçok felsefi ekol türer. Marks’ın ilham aldığı Demokritos da o ekollerden birisini temsil eder. Demokritos ezilenlerin felsefesini kurgular. Köken olarak Sokrates ekolüne dayanır.
Yunan düşüncesi Mısır’la Zerdüşt geleneğinin bir sentezidir. Batı düşüncesi bunu biraz daha geliştiriyor. Batı düşüncesi Hermes düşüncesi ile Zerdüşt düşüncesinin sentezidir. Atina Mısır’dan ve Medya’dan alıp kendi sentezini yapar. Rönesans ve Aydınlanma dönemleri bunu daha da geliştirerek Batı biliminin temellerini atıyor. Bilim ve felsefe oradan çıkar.
Bu aristokratik devrimin kast ile ilişkisi nedir? Yunanlar’da aristokratik devrim çok sonraları gerçekleşir. Yunanlar Medya’daki bu sistemi Zagros-Toros kabileleriyle yürüttükleri savaşların sonucunda öğrenirler. Kısmen Mısır’da, büyük oranda da Medya’da yaşanan deneyimlerin sonuçlarını alıp teorileştirirler.
Bu tarihsel süreçte Yunan katkısı önemlidir. Yunanlar aristokratik devrim ve sonrasındaki gelişmeleri Mısır’da, Mezopotamya’da ve İskitlerde izliyor, fakat farklı bir yorum geliştiriyorlar. Yunanlar’da kastik bir şey yok, ama Mikenler’de var. Akalar dönemi kısmen bir uygarlık olarak yorumlanabilir. Girit’teki Minos uygarlığı da kastik bir uygarlık olmakta. Kastik uygarlığın Mikenler’den sonra en son temsilcisi de Akalar olmaktadır. Bu Homeros’da da anlatılır. Homeros, Gılgamış destanının üçüncü versiyonudur. Bunu ilk defa dile getiren benim. İkinci versiyonu da Hititler’dedir. Bu üç versiyonun kökeni de Gılgamış destanıdır.
Medler’i yenen Persler de Atina kapılarına dayanmıştır. Persler büyük bir kültür olarak Ege’ye, kıyılarına yayılmış durumdadırlar. M.Ö. 500’ler Pers kralı Kiros’un dönemidir. Mısır da bir kastik topluluktur. M.Ö. 525 yılında Persler Mısır’ı istila ettiklerinde hala bir kastik egemenlik devam etmektedir. Bu savaşların hepsi Atina’ya da yansır ve Yunanlar’da büyük kırılmaya yol açar. Atinalılar tartışırlar; “acaba biz Med kabilelerinin demokratik sistemini mi esas alacağız, yoksa Mısır, Babil saraylarında sürdürülen kastik tarzı mı?” Yunan uygarlığında kastik Miken kalıntıları da devam ettiğinden, son derece çelişkili bir durum yaşanır.
Önemli bir nokta da şudur; Yunanlar hem yazılı hem de daha sistematik olarak aldıkları Medya modelinin içine devleti yerleştirmişlerdir. Bugün kullandığımız devlet kavramı aşağı yukarı o dönemde somut bir teoriye dönüşür. Platon’un kitabında anlattığı devlet modeli de budur.
Platon Devlet diye bir kitap yazar. Siyaset derslerinde hala okutulan bu kitabın önemi nedir? Sanırım Platon bu kitabında Mısır’ı inceleyerek kastik sisteme ve onun zihniyetine karşı farklı bir zihniyet oluşturmak istiyor. İonya’da doğayı bilimsel temellerde inceleyen doğa filozofları varken, Atina’da Sokrates felsefi düşüncenin Yunan’daki temellerini atıyor. Sokrates Platon’u doğuran kişidir. Sokrates, çok güçlü bir felsefi geleneği başlatan kişidir. Bu güçlü felsefi geleneği başlatırken etkilendiği kaynaklar, Medya ve Mısır ağırlıklıdır. Sokrates felsefi düşünceyi ilk olarak sistematize eden kişi olarak, aynı zamanda kendisinin ölümüne yol açan bir süreci de başlatmış olur. Atina o zaman Med demokrasisinin bir kopyası olarak ortaya çıkar. Platon aristokratik devleti yazarken, Mısır kast sistemini inceleyerek Mısır’ı aşacak bir devlet modeli üzerine yoğunlaşıyor. Atina esas reformunu, Mısır’daki kastik sistem eleştirisi ile yapar.
Atina’da Kölelik ve Sokratik Arayış
Kölelik Atina’da zirveleşirken, köleci devlet de aynı şekilde Atina’da zirve yapar. Atina’da doğan demokrasi ise kastik devlet sistemi karşısında yenilir. Sokrates’in öldürülmesi bu gelişmenin trajik sonuçlarından birisidir. Demokrasinin yenildiği Atina devleti bir köle devleti olarak gelişir, ama asıl köle devleti Roma’dır. Roma aynı zamanda ilkçağın en son köle devletidir.
Atina’da devlet tam teşekküllü olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle Platon’un Devlet kitabı önemlidir ve incelenmeye değer bir kitaptır. Devlet nasıl oluşturulmalı, nasıl yönetilmelidir? Filozof-kral ve kral-filozof ilk olarak bu sürece şekil veren devlet sisteminin yöneticisi olarak öne çıkar. Platon’un bu sistemi, Kastik katil yönetim tarzını aşan bir devlet sistemidir. Bu aşamanın büyük filozofu esas olarak Sokrates’tir. Sokrates kastik katilden aristokratik devrime geçişteki ara dönemde felsefi düşüncenin temellerini atar. Platon ise düşüncelerini Sokrates’ten alsa da tamamen aristokratik devletin teorisini geliştirir. Bana göre Sokrates büyük bir arayış içindedir. Felsefesini “Kimsin sen? Nereden geliyorsun?” gibi soruları üzerine oturtması çok önemlidir. Tamamen toplumu çözümler. Bazıları onu aristokrasiye mal etmek ister, ama hayır; Sokrates kastik kırılma ile devlet arası bir geçiş filozofudur. Başarılı bir filozof olarak tarihte hak ettiği yeri de bulmuştur. Ama sağladığı gelişme Atina toplumu bağlamındadır.
Atina’da komüne dayalı olan sistem yarı yarıya bir demokrasidir. Tipik bir geçiş toplumudur. Bir yanda komüne dayalı bir demokrasi, diğer yanda ise aristokrasiye dayalı bir yönetim vardır. Bundan dolayı tarihe büyük bir iz ve tartışma bırakıyor. Platon sağlam bir aristokratik devlet modelini ortaya çıkartıyor. Filozof-kral ve kral-filozof devlet modeli bunun yansımasıdır. Aristo bunu daha da ayrıntılı anlatıyor. Ve bu tartışmalar son olarak Batı’ya taşırılıyor. Batı’da Atina’nın mirası üzerinden burjuva demokrasisi diye bir kavram üretiliyor. Bugün dünya siyasal sistemine egemen olan da Atina döneminden kalan mirastır. Avrupa, demokrasi diye Atina’yı esas alır ancak Atina’da yaşanan tam bir demokrasi deneyimi değildir. Biz de bu hakikati ancak yıllar sonra anlayabildik.
“Dem”, Atina etrafındaki bir arazinin, coğrafi bölgenin adıdır. Atina etrafında on tane Dem bölgesi var. Dem’lerin temsilcileri Atina’ya gelip yönetimi oluşturuyorlar. Bu, kabile yönetimidir. Her dem bir kabiledir. Aristokrasi var. Spartalılar da var. Dem’in temsilcileri ile aristokrasi boğuşuyorlar, sonuçta aristokrasi kazanıyor, komün, yani halk kaybediyor. H. Arendt’in “çok ilgi çekici, muhteşem” dediği budur. Burada aristokrasi ile komünün bir çatışması var. Medya’da da aynı çatışma var. Pers aristokrasisi ile Med halkı arasındadır bu çatışma. Harpagos’un ihaneti sonucunda maalesef Pers aristokrasisi hâkim oluyor. Atina’da da aynı durum var ve komünler tasfiye ediliyor. Avrupa Ortaçağı hepsi komündür. Avrupa’da burjuvazinin yükselişiyle oradaki komünler de tasfiye ediliyor. Fransa devriminde “baldırı çıplaklar” denilenler çıkıp Paris Komünü’nü kurmuştur. Rusya’da da “Sovyet”ler var. Belediyeler aslında komünlerden kalmadır. Ama onlar da, Paris komünü de, Sovyetler de bastırılmıştır.
Eksen Çağı Kavramıyla Yepyeni Şeyler Söylüyorum
Önemli olan komünaliteyi iyi temellendirmektir. Benim en çok dikkatimi çeken komünleştirme M.Ö. 500’lerdeki Eksen Çağı denilen komünleştirme çıkışıdır. Bunun beş tane büyük kolu vardır: Merkezinde Zagros-Toros sistemindeki kültür vardır. Buradan komünal bir ideolojiye ulaşmak mümkün mü? Evet, bu gelişmiştir. Ne zaman? M.Ö. 500’lerde Zerdüşt bir peygamber olarak anlam kazanıyor. Aslında bir tarihsel kültürdür bu. İslam’da olduğu gibi, Zerdüşt de kendi ideolojisini bir yarı-din, yarı-felsefeye dönüştürüyor. Pers saraylarında bu ideoloji, resmi bir dine dönüştürülüyor. Bu, komün özelliği taşıyan bir dindir. Nitekim Maglar Pers kralına darbe yapıyorlar. Zaten Med tarihi özü itibariyle bir komün tarihidir. “Aşiret konfederasyonu” derler ki, bu doğrudur. Aşiret formu kendi içinde komünü yaşıyor. Denilebilir ki, Med Konfederasyonu bir komünaliteler federasyonudur. Bu durum yüzlerce yıl sürmüştür. En son M.Ö. 580’lerde Persler tarafından yenilgiye uğratılır. Perslerle birlikte bir krallık yani devletleşme dönemi başlar. Medlere karşı mutlak üstünlük sağlamalarını da buna borçlular.
İkinci ayak Hint koludur. Hint kolunun merkezinde Budha vardır. Budizm tipik bir komünal ideolojidir. Aryen aristokrasisinin Hindistan’da yaptıklarını çarpıcı olarak yansıtır. Komünal bir hareket olarak son derece ilkeseldir. Budizm hızla Çin’e ulaşır ve bir süre sonra Çin Hanedanlarının resmi inancı haline getirilir. Buda da aristokrasi tarafından devletçi ideolojinin bir versiyonu olacak şekilde dönüştürülür. Kimi Türk boylarında, Asya’da ve Güney Asya ülkelerinde oldukça yayılır. Muaviye’nin İslam’ı, Platon’un Sokratik felsefeyi aristokrasinin hizmetine sunması gibi, Hindistan’daki Aşuka kralı da Budizmi aristokrasinin hizmetine sunar. Çin’de Tang Hanedanı da benzer bir rol oynamıştır. Neden? Çünkü bu ideolojik yapılanmalar kan bağına dayalı bir sosyaliteyi aşmış durumdadırlar. Mesela Hz. Muhammed kan bağına dayalı bir ideolojiyi aşamazsa, o kabileleri birleştirmesi zor olacaktır. Arapları birleştirmek için kan bağına dayalı ideolojileri aşmak zorundadır. İslam tüm kabileleri bağlayan ideolojik bir bağlamdı. Çin’de, Hindistan’da Budizm de böylesi bir rol oynar.
Peygamberler geleneği de komünalisttir. Muhammed neden bu kadar büyüktür? Çünkü Hz. Muhammed’in kendisi son büyük komünalisttir. Klasik köleliği sona erdirmiştir. Afrika ve Arabistan’da kabileler toplumsal gelişim önünde artık engel haline gelmişlerdir. Muhammed bu engeli büyük umut ve ilhamla kaldırıyor. Muhammed’in Medine toplumu enteresandır. Mekke’de propaganda dönemini yazıyor, Medine’de de komünleştiriyor. Bu, İslam komünüdür. Avrupa’da da belediyelere komün denir. Onun başlangıcı Muhammed Medinesi’dir. Medine baştan sona bir komündür. Medine Sözleşmesi, komün sözleşmesidir, yani anayasasıdır.
Tarihsel sosyoloji böyle yapılır. Ali Şeriati de yapmaya çalışmıştır ama tam başaramamıştır. Daha fazlasını da beklememek gerekiyor. Tarihsel sosyolojiyi geliştirdim. “Biz tarihin başlangıcında gizliyiz, tarih de günümüzde gizlidir” sözüm aslında tarihsel sosyolojidir; bunu otuz yıl önce geliştirmişim. Eksen çağı kavramıyla, tanımıyla yepyeni şeyler söylüyorum.
Medine Sözleşmesi ve İslam Komünalizmi
Muhammed primitif bir komüncüdür. Dikkat edin, Muhammed ortak yaşıyor, yanında müminler grubu var. Bunlara Eshab-ı Kiram deniliyor. Muhammed-i Muhacirin, muazzam bir komünal gruptur; hep birlikte yaşıyorlar, bu bir komündür. Hatta demokrasisi de var. Medine sözleşmesi bir komün belgesidir, bir demokrasi taslağıdır. Bunu Ebu Sufyan ve Muaviye bozuyorlar; buna da saltanatçı yaklaşım diyoruz. Yani karşı-İslam. Bu tespitim de büyük yankı yapacaktır.
Arap kabilelerinden doğan bir din olarak İslam, bu kabileleri bir komün ideolojisiyle tanıştırır. Hz. Muhammed özünde son büyük komüncüdür. Ben ona “primitif sosyalist” dedim. “Primitif” kavramını “gerici” anlamında kullanmıyorum, ilklerden olması itibariyle ifade ediyorum. İlk sosyalist, ilk komüncü ve bunların en güçlü temsilcilerinden birisidir. Ortadoğu’da halen bu kadar güçlü olması, kan bağına dayalı kabile ideolojisine ölümcül darbeyi vurmasındandır. Müthiş bir ideolojik hareket yaratır. Güçlü bir komünal ideoloji olması nedeniyle de mevcut bütün krallıkları yerle bir edebilmiştir.
Kabilelerdeki enerjiyi İslam’la birleştirerek müthiş bir patlama yapar. Her yere ulaşabiliyor. Ortaçağ’ın başlangıcı olan M.S. 600’lerde başlayan İslam, M.S. 1600’lere kadar hegemonik bir ideoloji olmayı başarıyor. Elbette yaşadığı kırılmayı da ifade etmek gerekir. Bunun başlangıcı da Muaviye’dir. Buna karşı-İslam denebilir ve özü de aristokrasinin İslam’ı fethetmesidir. Somut uygulaması da Kerbela olayıdır. Bin yıldan fazla bir süredir halen İslam’da bir Kerbela vakası yaşanmaktadır. İslam’ı doğuran Ehli-Beyt’in tüm fertleri Kerbela’da katledilir. Bundan sonra İsmaililer, Zeydiler, Fatımiler, Karmatiler gibi pek çok mezhep ve tarikat bu olayın üzerinden ayrışırlar. Aristokrasi kendi gücünü korurken, toplum birkaç gruba ayrılır. Bir kısmı çöl kabilelerinden aristokrasiye dönüşürken, bir kısmı da mezheplere, tarikatlara bölünerek muhalif kalırlar. Abbasilerde aristokrasiye hizmet etme devam eder.
Kurmanclaşma Süreci ve Özsavunma Örgütlülüğü
İslam dönemi için bir şeyi daha belirteyim. Kurmanc ve kabile ayrımı önemli. Kurmanclaşmaya kadar aristokrasi var ve kabile kültürü hâkim. Ama Kurmanclaşma tıpkı Türkmenleşme gibi İslam’a dönemin bir katkısı, sosyolojik ürünüdür. Kurmancın özelliği şu; artık aşiret bağları, kabile bağları düşer. Kentleşme sürecidir; İslam dönemi ve yoğun kentleşme var. Kabile katı bir savunma örgütüdür. Kabileye bir öz savunma örgütü olarak bakmak gerekiyor. Neden? Zağros Toros sistemi bir yanı ile kastik katile karşıdır. Bir de yırtıcı hayvanlar var. Avcılık nihayetinde üretim için vazgeçilmez bir şey. Dolayısıyla kabile kesin bir savunma örgütüdür. Bir de kentler kurulmuş ve kent uygarlıkları da Gılgamış’tan beri gelip kabileyi avlamak istiyor. Dolayısıyla kabile müthiş bir savunma örgütüdür. İlk komün de diyebileceğimiz bir örgütlenme. Bir de düşmanları ile yirmi dört saat çatışma halini esas alıyorlar. Çok güçlüler. Beş bin yıllık kabile tarihinden bahsediyoruz. Ama ortada Kurmanc diye bir şey yok henüz. Mirler var. Aristokratlar var. Ama bunlar İran’da kaldı mı Persleşiyorlar. Araplarda kaldı mı tıpkı Selahattin gibi Araplaşıyorlar. Türkler ile birleşince de Türkleşiyorlar. Hepsinde var, askerlikte de aynı durum geçerli. Müthiş askeri komutanlar. Persler’de de Harpagos ile başlar. Osmanlı’da Beyazıt, Abbasiler’de Ebu Müslüm olur. Ama hepsi Kürtlüğü terk ederek, bundan vazgeçerek bunu yaparlar. Bugün de böyle. Başka orduların en seçme askeri Kürt’tür ama kendisi için böyle bir durumu yok. Bu önemlidir. Kurmanc ilk defa kabile dışı kültürel bir varlık olarak gelişiyor. Milliyetin, halklaşmanın temeli bunlar oluyor.
Milliyet ulustan önceki kategoridir ya da aşamadır. Ulus olmak yönetimle ile ilgili bir şeydir. Ulus olmak için mutlak özyönetim olmalı. Kürtler ulus olamamıştır. Ama Kurmanc olmuştur. Kurmanc olarak kalan bir tabaka var. Sürekli büyüyor ve gelişiyor ama kendi içinde bir yönetim çıkaramıyor. Bunun bir taslak örneği yoktur. Nereden bakarsak bakalım, beylikler var. 1920’lere kadar yaşamışlar. Ama Kurmanc ağırlıklı bir şey. Yani milliyeti esas alan sınıfımsı bir şey ya da kabile dışı bir olay. Batı ulusçuluğunun gelişmesinde Hıristiyanlık rol oynar. Almanlar’da bu, reformla sağlanır, bizde bu yok.
İslamiyet ya da din uluslaşmayı geliştirmemiş. Bunun yerine gelişen ulema takımı ise tam bir ihanet içinde. Fars Şah İsmail buna örnektir. Hem Türkmen hem Farslaşır. Fars milliyetçiliğin temeli Şah İsmail’le dayanır. Ama özünde Kürtlük var, unutmuş gitmiş. Osmanlı ulemasına dâhil olan Kürtler de Kürtlükleriyle hiç ilgilenmemişler. Ehmedi Xanê’nin 1700’lere doğru, “bizim de bir kralımız olsaydı, bizi de uluslaştırsaydı” tarzındaki özlemi buradan kaynaklanır.
Bütün tarih biliminden, onun antropolojik, hatta sosyolojik yorumundan yararlanarak bu sonuca ulaştık. Dolayısıyla gerek ütopik sosyalistlerin değerlendirmeleri gerekse daha da ötesinde M.Ö. 800 ile 200 arasında “eksen çağı”nda yaşanan komünalist ideolojilerin yükseliş süreçlerinde bu hakikat net olarak karşımıza çıkıyor. Kapitalizme karşı da ütopik veya reel sosyalizmin yükselişiyle kendini daha da gün yüzüne çıkaran bu mücadele, “komün ve komünalite güçleri” ile “uygarlık ve kapitalist modernite güçlerinin” savaşı olarak karşımıza çıkıyor.
Kapitalist sistemin bile esasta kendini kendinden kurtarmaya çalıştığı bir dönemde, toplumsallık inşalarına ne kadar dikkat etmemiz gerektiği anlaşılır bir husustur. Eğer iki yüz yıllık sosyalizmlerimiz bile kapital tarafından asimile edilmişlerse, bu durumda herhalde varlığını sosyalizm davasına adamış, büyük insanlık ideallerine sahip olan ve anılarına bağlılık gerektiren savaşçıların başına gelen akıbete benzer bir akıbet getirecek lanetliler tayfasından olamayız. Daha da ötesi, Sokrates’i, Buda’yı, Zerdüşt’ü susmuş ve son sözlerini söylemiş sayamayız. Onları sanki dün buradaymışlar gibi yeni ve kendimize yakın görüp yaşamsal kılmadıkça, özgürlük felsefesinden hiçbir şey anlamamış sayılırız. Bir de inleyen insanlık var, bu insanlığın acılarına yanıt olmadan tüketilen bir doğa var, bu tüketmeyi durdurmadan ihanete uğramış aşk var, buna bir cevap geliştirmeden hangi yaşamdan bahsedebiliriz?
Devrimci Ahlak ve Pratik Bütünlük
Devrim sorununa ilişkin bir farklılığı da yaşam ve eylem tarzında belirlemek önemlidir. Düz çizgisel yaklaşımlara düşmek ne kadar hatalıysa, teori ve pratik ayrımlarını fazla açmak da hatalı eylemlere götürür. Çok iyi bilmek gerekir ki, devrim öncesi ve sonrası için farklı yaşam biçimleri yoktur. Özellikle bir devrimci için bu böyledir. Eylem insanı teorik donanımla birlikte yaşar. Ahlaki, politik ve demokratik nitelikleri günlük yaşamında söylem ve eyleme yansıtmayan kimseye devrimci denmez. Bu tür kimselerin militanca bir devrimci yaşamı olamaz. Ayrıca sadece direnişçilikle, toplumun öz savunmasıyla eylemci olunamaz. Ahlaki, politik ve demokratik toplum inşalarıyla bütünleştirilmezse, öz savunma savaşı ve direnişçiliğin hiçbir türünün kalıcı başarı şansı olamaz. Toplumun sorunları nasıl bütünlük arz ediyorsa, devrimin ve devrimcinin de tüm söylem ve eylemlerinde siyasi program, strateji ve taktik planlamayı iç içe yaşaması gerekir. Akışkanlığı içinde yaşam bir bütündür. Kopuk aşamalar halinde yaşayabileceğimizi sanmamalıyız. Eğer bazı tarihsel örneklerden ders alacaksak, Zerdüşt, Musa, İsa ve Muhammed örneklerinin bunun için son derece öğretici olduğunu bilmek zorundayız. Bu örnekler, Ortadoğu toplumlarında devrimler ve devrimcilerin nasıl bütünlüklü, yoğun tempolu, ilkeli ve pratik olmaları gerektiği konusunda binlerce yıl öncesinden bizleri uyarmaktadır. Ortadoğu devrimleri kapitalist modernite kalıplarına göre değil, ancak kendi tarihsel değerlerine uygun olarak ve güncel bilimle bütünleşerek başarılı olabilir.
Sokrates ve Zerdüşt’ten iki yorumla tamamlamak isterim. Bilindiği üzere Sokrates’in sıkça kullandığı deyim kendini bil” idi. Kendini bilmeyenlerin pek bir şey öğrenemeyeceklerini, bilemeyeceklerini vurgulamak istemiş olsa gerek. Ben insanın, bilimce açıklandığı kadarıyla, zaman bakımından en azından on üç milyar yıl önce gerçekleştiği idea edilen büyük patlamadan (big-bang) bu yana tüm evrene yayılmış gerçekliğin toplamı olduğuna inanıyorum. Bunu seziyor ve biliyorum. Bu anlamda kendini bilmek, tüm zamanı ve evreni bilmekle özdeştir. Sokrates ayrıca ünlü savunmasında inkâr ettiği iddia edilen Atina Tanrılarından değil, kendisine zaman zaman gelen ilham perilerinden, ‘daimonlar’dan bahsetmişti. Bu, sezgi ve iç yoğunlaşmayla kendini bilme oluyor. Bir nevi peygamber tarzı öğrenme ve haber vermedir. Bunun putperestlikten daha ileri bir öğrenme tarzı olduğu açıktır. Benim sezgi gücümün veya ‘daimonlar’ımın bana yönelik “ne ararsan kendinde bul” uyarısını aldıktan sonra, bu satırlara böyle yüklenmekten kendimi alıkoyamadım.
Zerdüşt’ün yorumu daha etkileyiciydi. Rivayet edilir ki, Zerdüşt, çok tutkunu olduğu Zagros dağlarında güneş tüm parlaklığı ile doğarken bir ses duyar. O sese şöyle bağırır: “Söyle, sen kimsin?” Tanrıyla böyle karşılaşıp hesaplaştığı biçiminde bir yorumdur bu. Ben ise, onun binlerce yıl Zagros halkının özgürlüğüne yöneltilmiş bir tehdit olan Sümerik tanrı-kralların varlığı ile ilgili bir hesaplaşmaya giriştiği kanısındayım. Bir nevi uygarlığın kendisi olan bu tanrı-kralların kutsallığını sorgulayıp Zerdüşti ahlâk devrimini gerçekleştirir. Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük ikilemi biçimindeki devrimdir bu. Kesinlikle kendimle ilgili abartmalardan nefret ederim. Bütün sadeliğimle anlaşılmak ve dost olmak benim için bir tutkudur. Gün geçtikçe daha iyi anladım ki, yaşamı tüm sadeliği içinde bir dostluk töreni-şöleni olarak tutkuyla karşılayan kişiliğim, üzerime kim geldiyse karşı çıktı. Üzerime geldiklerinde kendilerini sorgulamam biraz Zerdüştvariydi: “Siz kimsiniz?” Demek ki bu satırlar bir yandan kendimi bilmemle öğrendiklerimi, diğer yandan üzerime gelenleri “Siz kimsiniz?” sorgulamaları ile oluşan bilinç birikimimi yansıtıyor. Hem kendimi hem de bin bir kılıklı uygarlık kutsallarını çözümlemek, zor koşulların da çözülmesi anlamına geliyor. Uygarlık kutsalları hiçbir ahlâki ve politik sınır tanımadan üzerimden geçmeye çalışırken bu satırlarla kendilerini sorgulamam, beni tutkulu bir şölen havası içinde kişiliğim, geleneklerim, halkım, bölgem, insanlığım ve evrenimle tanıştırdı. Tanışmak farkında olmaktır. Bu ise yaşamı olanca zenginliği içinde korkusuzca yaşamak ve güçlü savunmaktır!