data-nosnippet

Küresel Kapitalizmin Sürekli Savaş Rejimi

Küreselleşen kapitalizm 1. Körfez Savaşından beri 3. Dünya Savaşı içindedir. 3. Dünya Savaşının uzaması küresel kapitalizmin ve sistem içi mücadelenin karakteriyle ilgilidir. Ortadoğu merkezli bu savaşın doğrudan ve dolaylı olarak yoğunlaştırılması artık tüketim toplumuna dayalı küresel kapitalist sistemin bir dengeye kavuşturulması ihtiyacı ile ilgilidir. Kuşkusuz küresel kapitalist sistem, kendi içinde göreceli bir dengeye kavuşturulsa da sistem içi mücadele çeşitli yol ve yöntemlerle devam edecektir. Küresel kapitalizmin önemli bir karakteri de sistem içi mücadelenin sürekli olmasıdır. Bu kamplar ya da bloklar arası bir mücadele değildir. Kamp ya da blok oluşturma küresel kapitalizm öncesi ve soğuk savaş dönemi kavramlarıdır. Artık bu kavramlarla küresel kapitalizm içindeki ittifakları ve mücadeleyi tanımlayamayız. Küresel kapitalizmin artık ‘çok kutuplu ya da tek kutuplu’ olarak tanımlanamayacağı içinden geçtiğimiz 3. Dünya Savaşı süreciyle ve ortaya çıkan ekonomik-siyasi gerçekliklerle anlaşılmış durumdadır.

ABD, tek kutuplu bir dünyada tek hâkim güç olmak isterken; Çin, Rusya ve Avrupa çok kutuplu bir dünya arzulamaktadırlar. Bu aslında küresel kapitalizm öncesi ya da soğuk savaş dönemi durumlarıyla olay ve olguları değerlendirme olmaktadır. Bu iki yaklaşım da gerçekleri ya da ortaya çıkan durumları tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Kuşkusuz mevcut kapitalist ülkeler ve devletler güç bakımından eşit değillerdir. Birileri diğerlerinden daha güçlüdür ya da zayıftır. Hatta bazı boyutlarda birileri diğerlerinden daha güçlü olabilir ama başka boyutlarda zayıf kalabilir. Kuşkusuz boyutlar birbirinden kopuk değildir. Ama dönemsel olarak aynı düzeyde olmayabilirler. Çünkü ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal durumlar çeşitli etkenler nedeniyle farklı düzeylerde bulunabilirler.

Küresel kapitalizm içinde güç farklılıkları olduğu gibi çıkarlar gereği belli ittifaklar kuran güç kümeleri de bulunmaktadır. Bu güç kümelerine giriş ve çıkış da esnektir. Güç piramidinde yer değişiklikleri olabileceği gibi bir güç kümesinden başka bir güç kümesine geçiş de olmaktadır. Küresel kapitalizm içindeki mücadele hem sürekli hem de böyle dinamiktir. Küresel kapitalizm karakterli ittifak olarak da değerlendirebileceğimiz söz konusu kümelenmeler de güç basamaklarında daha iyi bir yer tutmakla ilgilidir. Bunlar tümüyle küresel kapitalist sistem içi mücadele durumlarıdır; 1. ve 2. Dünya Savaşları, önceki dönemler veya soğuk savaş dönemiyle karşılaştırılıp değerlendirilemez.

Eski İttifakların Çözülüşü

Bu çerçeveden bakıldığında şimdiye kadar ABD, her alanda güç olan ve sistem içi güç sıralamasında önde olan bir devletti. Ancak Çin son on yıllarda bu mesafeyi önemli oranda kapatmış, küresel kapitalist sistemin önemli ve etkili bir gücü haline gelmiştir. Öte yandan küresel kapitalizm çağı, soğuk savaş dönemi ve öncesi kutuplaşma ve ittifakları gerektirmediğinden, ABD Avrupa ile eskiye dayalı ilişki ve ittifak biçimini sürdürmeyen bir tutum içine girdi. Bu durum Trump’ın kişiliği ya da politikalarıyla ilgili değildir. Küresel kapitalizmin bugünkü karakterinin yarattığı sorunlardır. ABD ve Avrupa birbirlerini kolay kolay bırakmazlar, ancak ilişkilerini eski döneme göre sürdürmeleri de beklenmemeli. Artık ilişki ve ittifaklar soğuk savaş dönemi ve öncesine göre değil, küresel kapitalizmin karakterine göre içerik ve biçim kazanmaktadır.

Ortadoğu: Jeopolitik Omurilik

Belki hâlâ küresel kapitalizm öncesi politika ve refleksler bir dönem daha devam eder. Çünkü küresel kapitalizm öncesi döneme göre politik bakış ve refleks yaratan sistemden daha yeni yeni uzaklaşıyoruz. Sistemler ve düzenler bir anda değişikliğe uğramıyorlar. Ancak zamanla refleks ve politikalar günümüz küresel kapitalizmin karakterine göre şekillenecektir. Ortadoğu, tarih boyunca siyasal dengeleri sağlayan stratejik bir işleve sahip olmuştur. İnsan bedenindeki omurilik soğanının hayati fonksiyonunu, jeopolitik düzlemde Ortadoğu yerine getirmektedir. Bölgenin bu kritik önemi günümüzde de eksilmemiştir; nitekim bugün Avrupa, Ortadoğu ve Afrika adeta yekpare bir kıta gibidir. Bu açıdan bakıldığında, Ortadoğu’nun siyasi ağırlığının azalacağını öne süren tezler doğru değildir.

Ortadoğu Merkezli Üçüncü Dünya Savaşı Gerçeği

Şu anda Ortadoğu merkezli bir Dünya Savaşı sürmektedir. Ortadoğu’da ABD-İsrail merkezli bir siyasi düzen yaratma savaşı yürütülmektedir. Kuşkusuz Araplara da bu siyasi denge içinde bir yer verilmektedir. İsrail’in varlığı elbette Ortadoğu’nun bu önem ve etkide olmasında bir yer tutmaktadır. Ancak Ortadoğu’nun önemi İsrail’in konumu ya da petrolün varlığından kaynaklanmıyor. Bunların yanında bölgenin tarihsel, toplumsal ve kültürel gücü ile coğrafyanın Afrika ve Avrupa kıtasıyla bir bütünlük arz etmesinden kaynaklanmaktadır. Zaten Akdeniz havzası tarihte de böyle bir bütünlük ortaya çıkarmıştır. Günümüzde ise bin yıllar öncesinin ilişki ve bütünlüğünü aşacak düzeyde bir bütünlükten söz edebiliriz. 3. Dünya Savaşının Ortadoğu merkezli olarak sürdürülmesinin de böyle bir boyutunun olduğunu görmek gerekir. Böyle görüldüğünde değerlendirmeler de daha isabetli yapılabilir.

ABD, şimdiye kadar Ortadoğu’ya yaptığı müdahalelerde, başta İngiltere olmak üzere NATO içindeki müttefiklerini de ortak ederdi. Ancak, İsrail’le birlikte İran’a yönelttiği saldırılarda Avrupa’yı ortak etmedi ya da Avrupalı müttefikleri böyle bir savaşın ortağı olmayı kabul etmediler. Anlaşılıyor ki, NATO içindeki müttefikleriyle müdahalenin biçimi konusunda anlaşamadılar. ABD ağırlığını koyarak bu güçleri katmak istediyse de istediği sonuçları alamadı. Hatta en yakın müttefiki olan İngiltere bile ABD’nin bu müdahalesini kabul etmedi. İngiltere’nin ABD’nin yanında yer almadığı bir savaşa diğer Avrupa ülkelerinin katılması zaten beklenemezdi. Süreç içinde daha net görüldü ki, İngiltere 1. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da kurduğu düzenin köklü bir şekilde değişmesini istemiyor. ABD-İsrail ittifakı ile İngiltere’nin değişim anlayışları arasında fark var. Öte yandan Avrupa, ABD’nin kendisinden ayrı olarak Ortadoğu’da çok güçlenmesini de kendi çıkarına uygun görmüyor. ABD Ortadoğu’da yine etkili olabilir ama bunun tüm politikalarını Avrupa’ya kabul ettirecek düzeyde olmasını kendileri için riskli görüyorlar. Ortadoğu’daki ABD-Avrupa politikaları arasındaki farkın böyle olduğu görülüyor.

İran’da Değişim Arayışı ve Bölgesel Hesaplar

ABD-İsrail İran’a çok ağır darbeler vurdu. İran rejiminde bir kliğin ABD ve İsrail’e tavizler vererek yönetim gücü haline gelmesi bir olasılık olarak gündemdedir. İran’daki rejimin değişmesini sadece ABD-İsrail cephesi istemiyor. Radikal olmamak kaydıyla Arap ülkeleri de mevcut iktidarın ve izlediği politikaların değişmesini istiyorlar. Hatta İran’ı İbrahim Anlaşmalarının bir tarafı bile yapmak isterler. Böyle bir İran ABD ve İsrail’in de tercihi olur. İran’da değişim istemeyen tek bölge gücü Türkiye’dir. Esas politikası bu yöndedir. Kuşkusuz zayıflamış ama ayakta kalmış mevcut rejim Türkiye’nin tercih ettiği bir durumdur. İran’da bir değişim olduğu takdirde ise bundan kendi çıkarına yararlanabileceği bir politikaya yönelir.

İran’da yaşanacak bir değişiklik doğrudan Türkiye ve Suriye’yi de etkileyecektir. Bu açıdan Türkiye gelişmeleri günlük, hatta saatlik izlemekte; buna göre politik ve taktik ilişkilerine ayar vermektedir. Şu anda birçok güç Ortadoğu’da yaşanacak gelişmelere hazırlık yapmaktadır. İsrail’in Kıbrıs ve Yunanistan’la kurduğu ilişkiler bir yönüyle Türkiye’ye karşı bir hat kurmadır. Hatta bazı Arap ülkeleri de Türkiye’nin Libya başta olmak üzere Afrika ile ilgilenmesinden rahatsızdır. Bu açıdan İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ittifakı içinde doğrudan ya da dolaylı olarak Arap ülkeleri de vardır. Bu ittifakın arkasında bazı Avrupa ülkelerinin de olduğunu düşünürsek Türkiye dış politikada sıkışmış durumdadır. NATO içinde ortaya çıkan çelişkilerden yararlanarak kendine yönelik bu politikaları etkisizleştirmek istese de bu durum Türkiye’ye fazla bir güç katmayacaktır, bu ancak çok fazla kaybetmemesi konusunda bir anlam ifade edebilir.

Türkiye’nin Politik Kaosu

Türkiye kendince, ABD’nin İran’a yönelik savaşta yaşadığı zorlanmadan da yararlanmak istemektedir. ABD’nin zorlanmalarını kendisinin önemini hala pazarlayacak bir durum olarak değerlendirmeye çalışmaktadır. İran çözülüşe uğramazsa Türk devleti bunu kendi pozisyonu için önemli bir durum olarak görecektir. Böylece Kürtler üzerindeki politikalarını sürdürmeyi hesaplamaktadır. Ancak ABD’nin belli zorlanmaları olsa da Türkiye’nin Ortadoğu’da eski konumuna kavuşması mümkün değildir. Bu yönüyle Türkiye geçmiş dönemin hayaliyle yaşamaktadır. Eğer bu durumdan kurtulmazsa bundan sonra birçok zor durumla karşılaşacaktır. Buradan çıkmasının tek yolu Kürtlerle yapacağı bir uzlaşmadır. Ancak bunu yapacak politik bir anlayış içinde değildir. Aslında şu anda Türkiye’nin yaşadığı şey bir yönüyle de politik kaostur. Bu kaostan nasıl çıkacağı önümüzdeki dönem içerde ve bölgede yaşanacak gelişmelerle belli olacaktır.

ABD, İran ile bir anlaşma arayışı içindedir. İran da zorlandığından ötürü ABD’nin isteklerini önemli oranda kabul eden bir anlaşma yapabilir. Ancak böyle bir anlaşma İran rejiminde bir ideolojik kırılmaya yol açacağından direnişte de ısrar edebilirler. Bu da savaşın yeniden başlaması anlamına gelir. Kürtler, savaşın uzadığı bir ortamda ciddi zararlarla karşılaşırlarsa mevcut konumlarını korumakta zorlanabilirler. Nitekim Rojhilatê Kürdistan’da baskıların arttığı söyleniyor. İran rejimi Kürtlerle bir uzlaşmaya gitme yerine baskı ve çatışmada ısrar ederse, var olan dengeyi bozan durumlar yaratabilir. Nitekim Kürtler hem dikkatli hem de tedirgin biçimde süreci izliyorlar. Şimdiye kadar mevcut konumlarını korudular. Bu duruşu sağlayan siyasal durumda değişiklik olursa Kürtler de konumlarını şu ya da bu biçimde değiştirebilirler. Çünkü şimdiye kadar şiddetli savaş altında kendilerini savaşın dışında tutuyorlardı. Ancak şiddetli savaş ortamı içinde kalmak her an yeni durumların ortaya çıkmasını da beraberinde getirebilir. Kürt Özgürlük Hareketi, bugüne dek ne dış müdahalelerin ne de mevcut bölgesel iktidarların politikalarının sorunlara kalıcı bir çözüm üretemeyeceğini vurgulamıştır. Aksine bu güçlerin sorunları daha da ağırlaştırdıklarını belirtti. Bu politik duruşu gösterirken Kürt halkına bir saldırı olduğunda da sessiz kalamayacağını defalarca dile getirdi.

Suriye ve Rojava’da da siyasal sürecin nereye gideceği ve nasıl sonuçlanacağı hâlâ netleşmemiştir. 29 Ocak Anlaşmasıyla bir uzlaşma sağlanmış olsa da bunun pratikleşmesi konusunda Şam rejiminin yaklaşımları olumsuzdur. Kürtlerin varlığını ve özyönetimlerini tanıma yerine özyönetimlerini tümden tasfiye etmeyi hedefleyen bir politika yürütmektedir. Özellikle anadil konusundaki tutumu Şam iktidarının gerçek yüzünü göstermektedir. Demokratik zihniyette olmadıklarından ötürü her yeri merkezi devlet anlayışıyla ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Bu da kuşkusuz gerilim yaratmaktadır.

Negatif Barıştan Pozitif Barışa

Ortadoğu’da mevcut statükonun kilit taşlarından biri de Türkiye’dir. Türkiye, Ortadoğu’daki sarsıntıları görerek bu dönemi büyük tehlikeler yaşamadan atlatmak için Kürtlere karşı yürüttüğü savaşın durmasını kendi bekası için önemli gördü. Önceleri ‘beka sorunumdur’ diyerek Kürt Özgürlük Hareketine karşı kirli bir savaş yürütüyordu. Ne var ki bu defa, bu savaş sürerse gerçek beka sorunuyla karşılaşacağını gördüler. Öte yandan 10 yıldır sürdürdükleri şiddetli savaş içerde de ağır sorunlar ve sarsıntılar yaratmıştı. Bu nedenle Devlet Bahçeli açıkça savaşı durdurma çağrısı yaptı. Rêber Apo da mevcut savaşın durdurularak, savaşı yaratan etmenleri ortadan kaldıracak hukuki ve siyasi adımlar üzerinde durmanın esas alınacağı bir süreç önerdi. AKP-MHP iktidarı Rêber Apo’nun bu yöntem önerisine olumlu yaklaşım gösterince 27 Şubat 2025 çağrısını yaptı. Şayet 2025 çağrısı dikkatli okunursa Rêber Apo’nun çözüm projesi ve önerileri net anlaşılır.

Kürt Özgürlük Hareketi de bu metindeki çözüm projesine güç vermek için Rêber Apo’nun çağrılarını yerine getirdi. Rêber Apo 27 Şubat’ın yıl dönümünde ‘birinci aşama, yani negatif barış aşaması bitti; ikinci aşama, yani pozitif barış aşamasına geçildi’ dedi. Çünkü birinci aşamada yapılması gerekenler tamamlanmıştı. Rêber Apo kendi statüsünün belirlenmesiyle ikinci aşama olan pozitif barışa geçileceğini söyledi. Artık sadece çatışmanın durması değil, çatışmayı yaratan etkenlerin kaldırılması yönünde adımlar atılması gerekiyordu. Bu temelde demokratik entegrasyonun sağlanıp demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü gerçekleştirilecekti.

Bu açıdan Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi, Rêber Apo’nun statüsünü gündemleştirdi. PKK 12. Kongresinin yıl dönümü olan 5 Mayıs’ta, Hareket Yönetimi bir açıklama yaparak bu konunun çözümünün olmazsa olmaz olduğunu ortaya koydu.

Çözüm Değilse Mücadele

AKP-MHP iktidarının Kürt sorununun çözümünde bir zihniyet değişimi yaşamaması bu süreci esas olarak bir mücadele süreci haline getirmektedir. Devlet, süreci bozmayı ve savaşa başlamayı şu anda kendi çıkarına görmemektedir. Rêber Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi de siyasal mücadeleyi daha doğru görmektedir. 1993 yılından bu yana Rêber Apo her fırsatta mücadeleyi siyasi zemin ve hukuki alanda yürütmeyi esas almıştır. Rêber Apo’nun bugünkü politikası ve tavrı 35 yıldır sürdürdüğü bir politika ve mücadele tarzıdır. Eğer hâlâ zihniyet değişimi ve buna dayalı çözüm politikası ortaya konmuyorsa o zaman Türkiye halkının ve Kürt halkının demokratik birikimi ve mücadelesine dayanarak demokratikleşme zeminini güçlendirmek, mücadele vererek demokratikleşme adımlarını attırmak ve Kürt sorununun çözüm yolunu açmak bir görev olmaktadır. Zaten Rêber Apo bu tür süreçleri aynı zamanda mücadele süreçleri olarak ele almaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde demokratik gelişme ve önemli sorunların çözümü mücadelesiz sağlanmamıştır. Bu açıdan ‘devlet neden adım atmıyor’ diye söylenmek ve böyle bir beklenti içinde olmak çok yanlıştır. Bu mücadelesizliktir, çözümünü istediği şeyleri gerçek anlamda istememektir. İstemler ancak mücadele ile gerçekleşir ve sadece lafla da olmaz. Söz örgütlenme ve eylemle tamamlanmazsa, boş sözlerdir. Hatta yozlaştırıcı ve çürütücü bir etki yapar. Rêber Apo her zaman ‘demokrasinin dili eylemdir’ demiştir. Mücadele örgütlenme ile olur, toplumu her bakımdan örgütlemek ve sorunlarını çözmekle olur. Sokaklara, meydanlara çıkmakla olur. Söylenen sözler o zaman değerli olur ve anlamlı hale gelir.

Demokrasinin Dili Eylemdir

Şu anda Türkiye’de mücadele imkânları var. Devletin açık savaş içine girmemesi mücadele imkânlarının ortaya çıkması demektir. Mücadele yükselirse iç ve dış siyasi koşullar nedeniyle devlete bazı adımlar attırmak mümkün hale gelir. Böyle bir mücadele perspektifi ve bilinci içinde olmak gerekiyor.

Mücadelenin gelişmesi ve süreklileşmesi de örgütlü toplumla olur. Örgütlü toplumun geliştirilmediği yerde mücadeleler kesintili olur. Örneğin kimi haksız durumlarda halk tepki gösterir ama örgütlü topluma dayanmadığı için eylemler süreklileşmez. Dolayısıyla mücadelenin sürekliliği ancak ve ancak örgütlü demokratik toplumla sağlanır. Örgütlü toplum derken de komün örgütlenmelerini anlamak gerekir. Ancak komüne dayalı örgütlenmeler demokratik toplumu sağlar. Demokratik toplum ancak komünle sağlanır. Toplum, komünlere dayandığı ve komünlerden oluştuğu sürece gerçek anlamda toplumdur. Komünlere dayanmayan toplum gerçek anlamda toplum olamaz. Toplum özünde komünse, o zaman komünün özüne uygun bir örgütlenme içinde olmak önemlidir.

Demokratik Toplumun Temeli: Komün

Örgütlenme komün biçiminde olursa o örgütlenme baskı ve zorla kolay kolay dağıtılamaz. Çünkü komün işlevsel örgütlenmedir. Bizzat yaşamı var etmenin kendisidir. Dolayısıyla toplum sahiplenir. Komün olmayan yaşamlar gerçek anlamda toplumcu değildir. Bu açıdan komünün tarihsel anlamını kavramak, bu özün bilincine varmak ve tüm yaşamı komün örgütlenmeleriyle anlamlandırmak çok önemlidir. Komüne sıradan bir kavram gibi yaklaşmak insan olarak kendi gerçekliğimizi ve var olma biçimimizi anlamamaktır. Zaten insanların kendisine yabancılaşması komüne dayalı toplumsallığın olmamasının sonucudur. Komün bilinci ve bu yönlü örgütlü demokratik toplum yaratılmazsa insan yabancılaşmaktan kurtulamaz.

Bu açıdan Barış ve Demokratik Toplum çalışması ve mücadelesi ile komün çalışmasının iç içe ele alınması çok önemlidir. Barış ve Demokratik Toplum bir örgütlenme seferberliği anlamına gelmektedir. Fakat komün örgütleme seferberliği sağlamadan da Barış ve Demokratik Toplumdan söz etmek çok anlamlı değildir. Çünkü komünlere dayalı örgütlü toplumu geliştirmeden demokratik toplumu gerçekleştiremeyiz. Bunu sağlamadan da pozitif barışı geliştiremeyiz.

Yeni Mücadele Stratejisi ve Doğru Taktik

Barış ve Demokratik Toplum projesi ve bu projeyi gerçekleştirme mücadelesi sadece Kürtlere dayalı mücadeleyle olmaz. Ulus-devlet anlayışıyla verilen mücadelede Türkiye’deki demokrasi güçlerini bu mücadelenin destekçisi olarak ele almak esastı. Demokratik siyasi mücadeleyle çözüm stratejisi anlayışında ise bunu Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte gerçekleştirme esas haline gelmiştir. Hala Kürt demokrasi güçleri içinde ulus-devlet mücadelesi dönemindeki gibi Türkiye’deki demokrasi güçlerine destekçi düzeyde yaklaşım gösterilmektedir. Bu yanlıştır ve yeni mücadele stratejisini anlamamaktır. Bu da doğru politika ve taktik üretememe, dolayısıyla mücadelede etkisiz kalma anlamına gelmektedir.

Türkiye’de Kürdü inkâr etme, kültürel soykırımla Türkleştirme politikası çok derindir. Neredeyse kendi varlığını Kürtlüğün yokluğu üzerine kuran bir zihniyet yaratılmış ve her boyutta bu yaygınlaştırılmıştır. Türk devlet gerçeği ve bunun tüm kurumlara yansıtılması, her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan örgütlenme ve mücadele perspektifi daima temel gündemimiz ve doğrultumuz olmalıdır. Varlık mücadelesi veren bir halk olarak her zaman bu duyarlılıkta olmak gerekir.