Ortadoğu hem ulaşım yolları hem enerji kaynakları bakımından bulunduğu konum itibariyle stratejik bir bölge olduğu için uzun süredir durulmadı. Dünyadaki güç dengelerinde hep ele geçirilmesi, denetime alınması gereken bir bölge olarak görüldü. Ortadoğu kendi iç dinamikleriyle sorunlarını çözemeyince emperyalist güçlerin üzerinde denetim sağlama ve bölgeye biçim verme politikaları etkili oldu. Ortadoğu’da çizilen haritalar, sınırlar, Ortadoğu toplumlarının tarihsel gelişimine ve doğal oluşumuna uygun değildi. Arap dünyasını 22 devlete bölen sınırları İngiltere ve Fransa çizdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra buna bir de İsrail eklendi.
İsrail’i sadece İsrail olarak düşünmemek gerekiyor. İsrail demek özünde kapitalist sistemin yürütücüsü Amerika demek oluyor. İsrail emperyalizmin Ortadoğu’daki ayağıdır. Sovyetler ayaktayken Türkiye’nin de böyle bir rolü vardı, NATO’nun Güney Doğu kanadının kalesiydi. Bölgedeki ayakları, koçbaşı durumundaydılar. Ortadoğu’yu İsrail ve Türkiye üzerinden emperyalist ülkeler denetimlerine alıp kontrol etmek istiyorlardı.
Türkiye ve İsrail’in ilişkileri iyiydi. Özellikle PKK’ye karşı Türkiye, İsrail’den büyük destek aldı. Hatırlanırsa uluslararası komplo sürecinde Önderliğin tüm dünyada aranması, izlenmesi ve Türkiye’ye teslim edilmesinde ABD’nin yanında İsrail de aktif bir rol oynadı. Çünkü İslam ve Arap dünyası Filistin-İsrail sorunu nedeniyle İsrail ile mesafeliydi. İsrail, Arap dünyası içinde kuşatılmış bir ada gibiydi. İsrail’in, Türkiye’ye ihtiyacı vardı.
İran, Savaşı Sınırlarının Dışında Kazanmak İstedi
İsrail’in İran’la da ilişkileri iyiydi. Ancak Şah rejiminin yıkılmasıyla beraber İran farklı bir güç odağı olarak Ortadoğu’da yükseldi ve devrim ihraç etme politikasını benimsedi. Zamanla Hizbullah, Hamas gibi örgütlerin güçlendirilmesinde, örgütlenmesinde, desteklenmesinde İran aktif rol oynadı. Suriye ile güçlü bir ittifak kurdu. Körfez ülkelerini, Arap ülkelerini baskıladı. Ortadoğu’da etkinlik kurma konusunda Türkiye ile bir rekabet içine girdi.
Türkiye ise özellikle Erdoğan iktidarıyla beraber Sünni İslam’ın öncülüğüne soyundu. İsrail ise kendini güvenceye alma eksenli bir siyaset izledi. İran, Sovyetlerin yıkılmasından sonra Yemen’de Husileri destekledi. İran güvenlik stratejisini sınırların dışından belirledi. Savaşı İran’ın sınırları içine girmeden dışarıda kazanmayı, kendini güvenceye almayı esas aldı. Bunun için silahlı milisler, silahlı örgütler üzerinden bölge baskılandı. İran epey de etkili ve aktif bir duruma geldi.
Savaş İran’ın Kapısına Dayandı
Amerika, Arap ülkelerini, Körfez ile Türkiye ve İsrail’i güçlü biçimde elinde tuttu. Zaten 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle, NATO ve Amerika’nın verdiği destekle Türkiye’nin içeride militarist, anti-sol-sosyalist karakteri daha da derinleştirildi, geliştirildi.
Batılılar, Ortadoğu’da daha çok gerici, despotik, işbirlikçi rejimleri destekledi. Bunun için Saddam, Hafız Esad, Kaddafi gibi milliyetçi, biraz daha bağımsızlıkçı bir politika gütmeye çalışan rejimleri hedef aldı. Sonunda bu rejimler tasfiye oldu. Ama İran ayakta kaldı. İran da aşırı İsrail karşıtlığıyla hareket ederek İsrail devletini tanımadı. İsrail’in ortadan kaldırılması üzerine propagandasını kurdu, savundu. Bu da İsrail’in İran’a karşı giderek daha çok bilenmesini, mevzilenmesini getirdi. 7 Ekim’de Hamas İsrail’e karşı kendi gücünü aşan bir eylemlilik içine girdi. İsrail de bunu fırsat bilerek ağır bir saldırıya yöneldi. Gazze adeta yerle bir edildi. On binlerce Filistinli dünyanın gözleri önünde katliamdan geçirildi. Arap ülkeleri ise bu saldırıları seyretmekle yetindiler.
Suriye’de Baas rejiminin devrilmesiyle İran güçlü bir dayanağını, ittifakını kaybetti. Bir kolu koparıldı. Hamas’ın darbelenmesi, Hizbullah’ın sıkıştırılması, sınırlandırılması, İran’ı iyice zorladı. Artık savaş İran’ın kapısına dayandı. Dışarıdan yürüttüğü savaşta kollarının zayıflaması ve etkisiz hale getirilmesiyle İsrail inisiyatif alıp üstünlük sağladı. İsrail bunu fırsat bilerek Trump yönetimiyle de geliştirdiği ilişkilerle, adeta Amerika’yı ve Trump’ı yönlendirerek, İran’a karşı aktif bir saldırının içine çekti. İran toprakları savaş alanına döndü. Bilinen klasik bir savaş yaşanmadı. Ordular karşı karşıya gelmedi. Daha çok hava saldırılarıyla, gelişkin teknolojiyle İran güçlü bir biçimde vuruldu. Büyük tahribata uğradı. Yönetim kademeleri imha edildi. Amaç, yönetimi etkisizleştirerek rejim değişikliğini sağlayıp İran’ı uzlaşmaya, kendi çizgilerine çekmekti. Fakat İran direndi. Çünkü İran’da mevcut rejim, güç kaybederse ya da iktidarı tehlikeye girerse her şeyini kaybedecektir. Rejim için bu kadar hayati bir varlık-yokluk sorunu söz konusuydu. Onun için her şeye rağmen bütün kayıpları göze alarak direndi. Mevcut durumda savaş, çatışma ve hesaplaşma devam ediyor.
Dünya Daha Güvensiz Bir Süreçten Geçiyor
Yılları bulan Ukrayna-Rusya savaşı devam ediyor. Batı dünyasının Ukrayna’nın arkasında dizilmesi Rusya’nın önünü kesme, Rusya’yı sınırlandırma, hırpalama, çoklu bir hedef, çoklu bir çatışma ortamı, silahlanmayı da teşvik etti. Dünyada teknoloji, iletişim gelişirken; savaşların geriletilmesi, azaltılması beklenirken tersine daha çok militarizme, silah sanayisine, silah alımına hız verildi.
Dünya şimdi her zamankinden daha güvensiz bir süreçten geçiyor. Ortadoğu ekseninde sorunlara bakıldığında, İsrail’in bu kadar etkili olması, öne çıkması, Trump öncülüğünde Arap ülkelerinin İsrail’le İbrahimi anlaşmaya çekilmeleri, İsrail etrafındaki kuşatmanın kırılması, Türkiye’ye olan ihtiyacı azalttı. Sosyalizm tehlikesi de olmadığı için eskisi gibi Ortadoğu’da Türkiye’ye ihtiyaç kalmadı.
Türkiye Kürt sorununu çözmediği için uzun yıllardır Kürtlerle bir savaş halinde. PKK öncülüğünde gelişen savaş 50 yılı buldu. Türkiye büyük kaynaklar harcadı. Dış, iç siyasetini adeta bu soruna kilitledi. Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük zaafı, yumuşak karnı oldu. Türkiye bu inkâr ve imha politikasından çıkamayınca doğal olarak komşularıyla, dışarıyla, bütün ilişkilerini Kürt sorununa göre belirledi, düzenledi. Doğal olarak hareket alanı daraldı. Arap ülkeleri Türkiye’nin Suriye işgalini eleştirirken Erdoğan, “Bütün Arap ülkeleri bir Türkiye etmez.” diye iddialı laflar ediyordu. Arapları küçümsüyor, aşağılıyordu. Ama şimdi gelinen noktada Türkiye Araplarla arayı bulmaya, ayaklarına gitmeye, ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor.
Amerika’nın Güvenilmezliği Deşifre Oldu
Gazze savaşı ve Baas rejiminin yıkılmasıyla dengeler değişti, İsrail inisiyatif aldı ve öne geçti. Özellikle Suriye üzerinde Türkiye’nin de hesabı var. Türkiye’nin Suriye’de ne kadar etkili olacağı bölge dengelerine göre, İran ve ABD-İsrail kapışması sonucuna göre biraz daha belirginlik kazanacak. Şimdi savaş dünya ticaretinin ve enerji kaynaklarının geçiş güzergâhı olan Hürmüz Boğazında tıkanmış gibi. Amerika istediği hızla, istediği tarzda bir sonuç alamadı. İran özellikle depoladığı dronları, füzeleri kullanarak bir denge sağladı. Eğer Amerika ve Avrupalı bazı güçler İsrail’e fiilen destek vermeseydi, savaşa girip hava savunmasını sağlamasaydı İsrail büyük tahribata uğrayacaktı ve kendi gücüyle bu savaşı yürütemezdi. İran’ın füze saldırılarının etkili olduğu ve güçlü bir hazırlık yaptığı ortaya çıktı. Ortadoğu’daki bütün Amerikan üslerini vurabiliyor. Her şeye rağmen İsrail’e füze isabet ettirebiliyor. Savaş bu haliyle biterse ve İran rejimi ayakta kalırsa tabi ki İran bölgede yine en etkili güçlerden biri olacaktır.
Mevcut durumda Amerika en sadık müttefiki, işbirlikçisi olan Suudi Arabistan’a bile gerektiği kadar güven vermedi. Suudi Arabistan farklı arayışlara girdi. Hindistan’dan tutalım birçok çevreyle askeri iş birliklerine, anlaşmalara angaje olmaya çalıştı. Son olarak da Türkiye ve Pakistan ile askeri savunma anlaşması imzaladı. Amerika’nın dostlarını ya da müttefiklerini dahi koruyamadığı, ilişkilerinin istikrarlı ve güvenilir olmadığı Trump’ın politikalarıyla deşifre oldu.
Suriye Colani’ye Teslim Edildi
Sorunun önemli bir boyutu da Suriye’dir. Suriye Colani’ye teslim edildi. İngiltere’nin yaptığı hazırlıklar, İdlib’de Türkiye’nin HTŞ’yi savunmaya alması, sonra saldırıya geçirtmeleri ve Şam’ın direnmeden, bir savaşa bile gerek kalmadan HTŞ’ye, Colani’ye teslim edilmesi gerçekleşti. Güçlü bir senaryo hazırlandı. Aslında Suriye’de HTŞ’nin iktidar olmasını sağlayacak ve onu iktidarda tutacak bir toplumsal tabanı yoktu. Zaten Kuzey ve Doğu Suriye özerk yönetimi, bölgesini yönetiyordu. Arap-Kürt ittifakı sağlanmıştı. Buradaki bütün diğer azınlıklar ortaklaşmıştı. Demokratik bir sistemin temelleri atılmıştı. Colani’nin ilk icraatı Alevileri, Dürzileri katliamdan geçirmek oldu. En son Halep’ten başlayarak Kürtler üzerine katliam saldırıları icra edildi.
Özellikle Türkiye’nin uzun süredir yaptığı hazırlık ve girişimler sonuç verdi. Türkiye’nin Trump’ı ikna etme, QSD’yi ve Kürtleri denklem dışı bırakma, Kürtleri, Rojava’yı tamamen tasfiye etme şeklindeki planı uygulandı. Kürt halkının direnişi, ayağa kalkışı, birleşmesi ve Önder Apo’nun girişimleriyle bu soykırım; Rojava’nın Kürtlerden temizlenmesi, boşaltılması planı başarıya ulaşmadı. Fakat Rojava üzerindeki tehditler hâlâ sürüyor ve sürecin nereye varacağı pek kestirilemiyor.
Toplumsal Beklenti Yüksek Ama Güven Az
Türkiye Kürtlerle diyaloga geçip, “Kürt-Türk kardeşliğini yaratalım. Bu savaşa trilyonlar harcadık. Türkiye’nin iç birliğini muhkemleştirelim.” diye bir çıkış yaptı. Önder Apo da buna karşı beklemedikleri kadar hızlı adımlar attı. PKK’nin varlığını sonlandırdı ve silahlı mücadele stratejisine son verdi. Demokrasi ve Türkiye’nin değişim dönüşümü, Kürt inkarının aşılması ve Türkiye’de yaşayan herkesin eşit vatandaşlar olarak kabul edilmesi için bir proje sundu. İki yıldır savaş durmuş, çatışmalar yok ve cenazeler gelmiyor. Türkiye’nin güven vermeyen yaklaşımına rağmen ağır da olsa attığı adımlar var. Ama Erdoğan yönetimi bütün kontrolü elinde tutmak istiyor. Erdoğan’ın bütün süreçleri kendi iktidarı için araçsallaştırması nedeniyle barış süreci istendiği gibi sağlıklı, kamuoyunu da hazırlayarak demokratik bir çerçevede yürümüyor. Bu nedenle toplumsal beklenti yüksek ama güven az.
Türkiye Suriye’de etkili olmak istiyor. Colani rejimini adeta kafese almış durumdadır. Türkiye Colani rejimine “Kürtlerin tasfiye edilmesi için çalıştık, sizi koruduk ve destekledik, desteklemeye de devam edeceğiz. O zaman Suriye bizim etkinliğimizde olmalı. Bu temelde ordunuzu da eğitip güçlendireceğiz, Türkiye’yle uyum içinde merkezi bir Suriye olsun.” diyor. İsrail de bundan rahatsız. Çünkü İsrail, Şam hükümetine Amerika gibi bakmıyor. Sünni, Selefist, dinci bağnaz bir örgütün uzun vadede kendisi için tehdit olacağını varsayıyor. Suriye’ye saldırarak güvenlik alanını Suriye içinde genişletiyor. Türkiye’nin Suriye rejimini güçlendirmesine, Suriye’de etkili olmasına karşı çıkıyor. Kendisi için bunu sakıncalı, tehdit unsuru olarak görüyor. Türkiye ile çelişkileri esasında bundan kaynaklanıyor. Yoksa Türkiye’nin normalde İsrail’le bir karşıtlığı, bir çelişkisi yoktur. Sonunda da uzlaşacaktır. Türkiye, Suriye’de kendisinin daha çok etkili olmasını istiyor. Kürt sorunu nedeniyle de bütün parçalarda Kürtleri denetime almaya çalışıyor. Zaten Türk ordusu şu anda fiili olarak Kuzey’de, Rojava’da ve Başur’da bulunuyor. Ordu üzerinden Kürtler aleyhine bir denge kurmak istiyor. Kürtler üzerinde hakimiyet kurma ve denetime alma arayışındadır.
İsrail-Türkiye İlişkileri Savaşa Evrilir mi?
Böyle bir ihtimal fazla görünmüyor. Amerika böyle bir savaşı istemediği için izin vermeyebilir de. Bir uzlaşma zemini oluşturacaklardır. Dikkat edilirse 4 Ocak’ta Şam rejimi Kürtlerle anlaşmış ve QSD’nin orduya katılmasına ilişkin anlaşma imzalanacağı anda Dışişleri Bakanı Şeybani imza atılmasını durdurmuştur. 6 Ocak’ta Paris’te yaptıkları görüşmede İsrail-Şam arasındaki anlaşma üzerine Amerika’nın da desteği ve onayıyla ertesi gün Kürtlere Halep’te saldırı başlatılmıştır. Bu da Amerika’nın onayı olmadan, yeşil ışık yakmadan gerçekleşecek bir olay değildir. Ya da Colani Amerika’yı ikna ederek başarmamıştır. Bu durum daha çok Türkiye’nin girişimleri ile olmuştur. Amerika temsilcisi Tom Barrack tam bu gergin ortamda QSD ile ilişkilerini bitirdiğini, DAİŞ tutuklularını alıp Bağdat’a götüreceğini söyleyip QSD’yi ve Kürtleri yalnızlaştırıp saldırıya açık hale getirmiştir. İsrail de bu gelişmeleri seyretmekle yetinmiştir. Tüm bunlar gösteriyor ki, İsrail ile Türkiye savaştan ziyade anlaşmaya çekilmek isteneceklerdir.
Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan İttifakı
Türkiye son yıllarda daha çok silah sanayisine yöneldi. Erdoğan, Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunu, çelik kubbe yarattığını söylese de bunlar çok abartılıdır. Türkiye güçlü biçimde militarize ediliyor. Silah sanayine ağırlık veriliyor. Fakat İran’dan gelen bazı füzeler ancak NATO’nun savunma sistemiyle düşürüldü ve engellendi. Türkiye’nin öyle şişirildiği gibi bir gelişmişlik düzeyi yok. Kendisini nasıl savunacak? Savunma endişesi de var. Diğer yanda da Ortadoğu’da dışlanmaması için Araplara adeta yalvarıyor. Onun için Suudi Arabistan’la ilişkilerini geliştirmek istiyor. İsrail’le onlar anlaştığında ya da kriz aşıldığında Türkiye biraz bölgede yalnızlaşır. Bundan yola çıkarak uzun süre gizli görüşmelerle bir ittifak gerçekleştirdi. Pakistan ile de ilişkileri eskiden iyiydi. Pakistan’ın nükleer silahı var. Bir yanda güçlü sermayesi olan Arabistan, diğer yanda nükleer silahı olan Pakistan’la böyle bir savunma anlaşması yapıp NATO dışında kendine ikinci bir savunma ayağı oluşturmak istedi. Bu aslında NATO’ya alternatif ya da NATO’yu zayıflatacak bir girişim değil. Çünkü ne NATO ne de Amerika bu anlaşmaya karşı değil. Karşı açıklama yapmadılar. Tersine Amerika bu anlaşmayı destekledi. Bu üç ülke de zaten Amerika’nın işbirlikçisi ülkeler. Bu anlaşma sayesinde diğer Arap ülkelerini de biraz denetime alırlar. İran’ı da yalnızlaştırırlar. İran’ı daha çok köşeye sıkıştırırlar.
Mısır’ın bu anlaşmaya katılmaması da anlaşılır. Çünkü Mısır bölgede etkili olmak istiyor. İsrail, Kıbrıs, Yunanistan’la yaptıkları anlaşmalar var, ticaret yolları var. Bütün bunlardan vazgeçip Arabistan’ın öne çıkarıldığı, kendisine fazla getirisi olmayan bir pakta girmek istemedi. Gelişmeleri izliyor. Onun için bu ittifak güçlüdür, geleceği var ve bütün Arap ülkeleri bu anlaşmaya katılır demek doğru olmaz. Şu anda öyle bir beklenti yok. Bir Arap NATO’suna dönüşme ihtimalinin de fazla olmadığı görülüyor. Eğer Batılılar bunu organize eder, destek verirse olabilir ama onun dışında fazla abartmamak lazım.
İran’la yürütülen Hürmüz Boğazı’ndaki çatışmalar sonuçlanmadı. Nereye gider belli değil. İran kimliğini, çizgisini korumaya çalışıyor, direniyor. Çin ve Rusya’dan çok açık destek göremiyor. Güvenlik paktı ya da askeri bir ittifak düzeyinde ilişki geliştirmiyorlar. Herkes kendini sağlama almaya, kendi pozisyonu korumaya çalışıyor.
Bu Gelişmeler Kürtleri Nasıl Etkiler?
Kürtler Türkiye’de bir çözüm süreci içinde ve onu sürdürmeye çalışıyorlar. Türkiye Başur, Rojava, Rojhilat’taki PKK ile ilişkili ya da PKK’ye yakın bütün örgütlerin, silahlı güçlerin dağıtılmasını, tasfiyesini istiyor. İran Kürtleri idam ediyor, baskılıyor. Kürtlere gücü yetiyor ya da onları, savaşı iç savaşa dönüştürdüğünde en iyi hedef olabilecek güç olarak görüyor. Doğal olarak bu gelişmelerin Kürtler üzerinde olumsuz etkisi oluyor. İran’ın iç sorunları da var. İçeride nasıl bir gelişme olur belli değil. Yeniden halk isyanları, ayaklanmalar, gösteriler, protestolar gelişebilir, bu ihtimaller de var. Bunlar Başur’u doğrudan etkiliyor. Zaten İran sürekli Başur’daki Kürt örgütlerinin kamplarını bombalıyor. Başur baskılanıyor. Yakında Amerika, Irak’taki bütün askeri güçlerini çekecek. Bu açıdan bölgede bir yandan ayrışma, kamplaşma, yeni ittifaklar, bir yandan da belirsizlikler var. Özellikle Kürt sorununda belirsizlik var. Çünkü ne Amerika ne Avrupa Kürt sorunun çözülmesi için aktif olarak devrede değiller. Türkiye’deki barış sürecini desteklediğini söylediler ama bunu güçlendirmek, hızlandırmak için bir girişimleri de yok. Daha çok izliyorlar. Amerika ve İsrail askerlerini getirip orada vurdurtmak istemedikleri için Kürtleri savaşa, ayaklanmaya çekmek istediler. Kürtler bu tehlikeyi fark etti. Çünkü savaş Kürtlerin boynuna kalacaktı. Dolayısıyla bilinen güçler ne Rojhilat’ta ne de Başur’da Kürtlerle ciddi bir ittifak yapmadılar.
Başur’un da pozisyonu tartışmalıdır. Şimdi peşmerge güçleri birleştirildi ama Başur’da seçimlerin yapılması üzerinden yıllar geçti, bir hükümet bile kurulamadı, parçalı bir yönetim var. Başur’da demokrasi, özgürlükler, halkın sürece dahil olması, iç dinamiklerinin harekete geçirilmesi, diğer parçalarla birleşme gibi bir gündem yok. Diğer parçalardaki hareketlilik, canlanma orayı da etkiliyor. Ama Başur’un diğer parçalara öncülük edecek, içeride de demokrasisini pekiştirecek bir pozisyonu yok. Mevcut iktidardaki partiler böyle bir hedefe sahip değiller. Daha çok dengelere bakıp çıkarlarını koruyorlar.
Bu açıdan Kürdistan’ın tümünü etkileyecek olan Önder Apo’nun geliştirdiği devrimci demokratik yapılanma ve topluma dayanma, toplumu irade kılma, öz gücüyle sonuç alma perspektifiyle yürüttüğü çalışmalardır. Şu anda Kuzeyde Kürt sorunu olumlu biçimde ilerler ve çözülürse bu bütün parçaları daha olumlu etkiler. Parçaların demokratik kazanımlarını koruması için bütün hareketlerin, bütün Kürt bileşenlerinin ortaklaşması gerekiyor. İç çelişkilerini arttırma yerine azaltma ve birleşme eğiliminin güçlendirilmesi gerekiyor. Kürt halkı birlikten yanadır. İradesini ortaya koydu. Halk bu konuda partilerden, örgütlerden daha ileri düzeydedir. Bu açıdan Kürdistan devrimi ve toplumu açısından iyimser, olumlu bakmak gerekir.
Riskler Kadar Fırsatların da Olduğu Bir Ortam
Kürtler açısından önümüzdeki dönemde riskler de var. Önder Apo’nun “Gazzeleşme” olarak ifade ettiği, birkaç Gazze’nin ortaya çıkma potansiyeli ve tehlikesi var. Büyük güçler devrede olduğundan büyük riskler var. Kimse Kürtlerle ciddi bir ittifaka yanaşmıyor. Kürtler kendi iç birliğini de istendiği düzeyde yaratamadı, sağlayamadı. Riskler kadar fırsatların da olduğu bir ortam var. Bu fırsatları da doğru kullanmak, değerlendirmek gerekir.
Suriye ne kadar ayakta kalır, etkili olur, çok belli değil. Batılıların, Türkiye’nin desteği olmazsa, Suriye’deki rejim fazla ayakta kalamaz. Irak’ta iç istikrar çok kolay sağlanamaz. Siyaset çok parçalı. İran, rejiminin ayakta kalıp kalmayacağı belli değil. Geniş muhalif kesimler var. İran saldırı altındayken, muhalif çevreler ayaklanmadı, harekete geçmedi. Ama rejimle anlaştı, rejimi destekledi, rejimle birleşti de denemez. Öyle bir pozisyon da yok. Rejim ile aralarında aslında büyük uçurumlar var. Rejim her talebi, her isteği, her itirazı şiddetle, katliamla bastırdı. Bu açıdan İran rejiminin de bir geleceği yok demek yanlış olmaz.
Bölgedeki gelişmeler, biraz da Rusya-Avrupa-Amerika ilişkileriyle de ilgilidir. Diğeri de İsrail ekseninde Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi planını Amerika’nın nereye kadar destekleyeceği muğlaktır. Çünkü İsrail’in tek başına yapacağı işler değil. Amerika’nın desteği gerekiyor. Örneğin Amerika’nın Körfez’de İran’a karşı yürüttüğü savaş ve İsrail politikaları, Avrupa tarafından istendiği gibi desteklenmedi. Gazze’ye, Hamas’a karşı olan savaş, Batılı resmi çevreler tarafından tolere edildi, desteklendi denilebilir. Ama Körfez, Hürmüz Boğaz’ı ve diğer İran saldırıları istendiği gibi destek görmedi. Trump da NATO ülkelerini sıkıştırdı, “Biz NATO’dan çekiliriz. Avrupa’dan güçlerimizi çekeriz. Bunun masrafını üstlenin, silahlanın, silahlara daha fazla bütçe ayırın.” diye Avrupa’yı baskıladı. Avrupa şimdi kendi savunmasını yaratma arayışı içindedir. Ama Amerika olmadan bunun kolay yapılamayacağını biliyorlar. Onun için özellikle Türkiye’de son yapılan NATO toplantısında, NATO ülkelerinin Amerika çizgisine geldiği söylenebilir. Hepsi de NATO için bütçe payını artıracağını kabul etti.
Suriye’nin Demokratik Seçeneği Hedef Alındı
Birçok nedenden dolayı Ortadoğu’da sular kolay durulmaz. Bunların en önemlilerinden biri de iç dinamiklerin gelişmeyişi, felsefi, ideolojik, siyasi bir aydınlanmanın olmayışı ve toplumsal dinamizm mevcut hükümetleri zorlayacak düzeyde olmayışıdır. Arap Baharı yaşandı ama örgütsüz, öncüsüz olduğu için çok hızlı tasfiye oldu. Kurulan rejimler eskiye göre çok daha fazla zayıf ve işbirlikçi durumdalar. İçeride kendi toplumunu baskılayan bir yapılanma söz konusu. Suudi Arabistan, toplumsal dinamikleri baskılıyor, İran idamlara devam ediyor. Diğer ülkelerde muhalifler nefes alamıyor. Basın-yayın dahil her şey mevcut iktidarların, hükümetlerin elinde. Ülkenin kaynaklarını istediği gibi kullanıyorlar. Mezhep ayrılıkları, dini bağnazlık, radikal dinci örgütlerin adeta ortalığı kasıp kavurmaları Ortadoğu’nun geleceğini belirsiz kılan unsurlardır. Ama dediğimiz gibi, eğer halklar dinamiğini keşfeder harekete geçirirse, Ortadoğu’nun güçlü tarihsel, kültürel birikimi de var.
PKK öncülüğünde yürütülen mücadelenin yarattığı birikimle Kürtlerin daha aktif rol oynama şansı, kapasitesi açığa çıkarılırsa, bütün Ortadoğu halklarını da etkiler. Zaten Rojava devrimi bunun için hedef oldu. Rojava’da sadece özerk yönetim ya da Kürtlerin kazanımları hedef alınmadı. Suriye’nin en büyük kaybı, demokratik seçeneği oldu. Çünkü özerk yönetim Suriye için bir umuttu. Bir muhalefet merkeziydi, bir demokrasi modeliydi. Bütün Suriye halkları, Dürziler, Aleviler, demokrat çevreler, laikler, hepsinin gözü, Kuzey Doğu Suriye üzerindeydi. Kuzey Doğu Suriye zayıflatılınca, Kürt-Arap savaşına çevrilmeye çalışınca, Suriye’de demokratik muhalefet zemini daraldı. Zaten halk örgütsüz, yoksul, perişan, önünü göremez durumda. Devletin güçleri, kaynakları, basın-yayını, bürokrasisi Colani’nin eline terk edilmiş. Rojava saldırılarıyla Suriye demokrasisi büyük kan kaybetti, tasfiye edildi diyebiliriz. Suriye’nin demokratik seçeneği, demokratikleşme olanağının hedeflenmesi, etkisizleştirilmesi, aslında bütün Ortadoğu için bir kayıptır. Çünkü Suriye’de demokratik bir yönetim oluşturulsaydı bütün Arap dünyasını etkilerdi. Eskiden beri de deniyor, Suriye ve Mısır olmadan ne savaş ne barış olur. Biri olmadan savaş, diğeri olmadan barış olmaz. Böyle bir belirleme var. Halklar bu açıdan, demokratik seçenekleri, öz gücü, düşünce gücünü geliştirme ve örgütlenme durumundadırlar.
Yegâne Çözüm Demokratik Entegrasyon Projesidir
Özetlersek hem riskler hem de fırsatlar var. Ama emperyalist ülkeler, Ortadoğu’yu bu haliyle bırakmak istemezler, denetim kurmaya çalışacaklar. Körfez’de süren İran-ABD savaşı uzadı, Amerika’yı zorladı. Amerika ne savaşı genişletip sürdürebiliyor ne de bitirebiliyor. Çünkü bu haliyle İran istedikleri çizgiye gelmedi. Bu açıdan Körfez’deki çatışmalar, Hürmüz Boğazı krizi, Husilerin Bab’ül Mendep Boğazını denetime alma yönündeki ilerlemesini de düşündüğümüzde gerginlikler sürmeye devam edecek. İsrail, Lübnan’a olan saldırılarını sürdürüyor. Suriye içlerine saldırıları ve baskılamaları devam ediyor. Türkiye, Suriye’de kalıcı bir güç olmaya çalışıyor. Kürtler kimliklerini ve varlıklarını korumak için çabalarını sürdürüyorlar. Ortadoğu’nun en büyük sorunlarından birisi olan Kürt sorunu halen çözüm yoluna girmiş değil. Bütün sorun ve çelişkiler bir yerde iç içe geçmiş ve kısa, kestirme bir çözüm görünmüyor. En ileri, demokratik ve halkların çıkarına olan yegâne çözüm Önder Apo’nun geliştirdiği demokratik entegrasyon projesidir. Bu da ancak büyük bir mücadele ve örgütlenmeyle sonuç alabilir.