data-nosnippet

Özgürlük kavramı anlam itibariyle öze dayanan bir niteliğe sahiptir. Öz, doğal olanın içeriği ve onun yaşanılabilir halidir. Tarihsel süreçte yaşanan özgürlük çıkışlarının hepsi esas itibariyle varlığın kendi öz haline dönme çabası ya da kendi özünde ısrar etmesinin tutumudur. Bu yaklaşım her ne kadar farklı koşullar ve çıkış sebepleri içerse de, hepsinin temelinde bu öze dayanma yaklaşımı vardır. Kimi zaman sınıfsal sorunlara dayalı çıkışlar olmuştur, kimi zaman da cins ve ulusal bilince dayalı çıkışlar. Hepsinin ortak paydası yabancılaşma karşısında sergilenen tavır ve kendi olma yolunda yaşanan ısrardır.

İnsan varlığı, sadece kendi varlığı ile ele alınarak tanımlanabilecek bir varlık değildir. Onun doğasını anlamak, hem fiziki doğasını hem de toplumsal doğasını anlamak ile mümkündür. Bütünlüklü yaklaşım, insanın da bir varlık olarak üzerinde şekillendiği mekân ile olan ilişkisini anlamaktan geçer. Mekân aynı zamanda insanın ve toplumun gerçekleşme zeminidir. İnsanın da tıpkı diğer canlılar gibi kendi varlığını yaşanır kılacağı mekânı onun doğasıdır. Doğa tüm canlılar gibi insanın da en vazgeçilmez yaşam alanıdır. Tarihsel süreç göz önüne alındığında insanın gelişim diyalektiğinde doğanın ne denli önemli bir yer tuttuğu rahatlıkla görülmektedir. İnsanlık birikimini doğadan elde ederek geliştirmiştir. Gerek onu taklit ederek, gerekse de onunla uyum içerisinde yaşayıp yaratıcı özelliklerini kullanarak birçok şey açığa çıkarmıştır. Sanat, güvenlik, kültür ve daha birçok insani eylemin ardında doğanın etkisi vardır. Doğanın dilini yakalayan ve onunla sezgisel olarak bütünleşen insan varlığının doğadan kopmayarak birçok yaratımı açığa çıkardığı tarihsel deneyimde fazlasıyla mevcuttur.

Doğaya Özlem Mitolojilerde Haykırılır

Doğanın insan varlığı açısından ne kadar güçlü bir yer kapladığı gerek mitolojilerde, gerekse dinsel ve felsefi düşüncelerde de yerini almıştır. İnsan doğa ilişkisinin güçlü uyumunun olduğu koşullarda yaşanan özgürlük algısı, Âdem ile Havva mitolojisinde insanın doğaya olan özleminin bir ifadesine kavuşmuştur. Bu ifade Sümer mitolojisi olması itibariyle insanın geçmişe olan özlemini haykırmaktadır. Geçmiş olarak ele alınan tarihsel süreç ise insanın doğaya yabancılaşmadığı, doğayla uyum içerisinde yaşadığı ana tanrıça dönemin kendisidir. Bu mitoloji bile sınıflı uygarlık ile komünal yaşam arasındaki çelişkiyi açığa çıkarır niteliktedir.

Toplumsallıktan Düşüş

Yabancılaşma varlığın kendi doğasına ters düşme halidir. Bu ters düşme hali de tarihsel mitolojide bir ifadeye kavuşmuştur. Enkidu’nun hikâyesine bakıldığında devletli uygarlıkla ilk temas, aynı zamanda ilk yabancılaşmanın da ifadesi olmuştur. Bu durum insanın doğadan kopuşunun ve düşüşünün durumudur. Düşüş sadece tekil bir olay değil, toplumsallığından düşüştür, öz varlığından düşüştür, aidiyetinden düşüştür.

Düşüşün yaşandığı bu koşullarda “Amargi” kelimesinin dile gelmesi bile başlı başına bir özgürlük isteğidir. Amargi doğaya ve anaya dönüş demektir. Sınıflı uygarlığın geliştirmiş olduğu tahakküm ve talan sisteminin altında ezilen insanın Amargi deyişi, komünalist değerlere olan bağlılığın ve özgürlük isteği ile kendi özünü arayan insanın bir haykırışıdır.

Kapitalizm Sınıflı Uygarlığın En Vahşi Sistemidir

Devlet ve iktidar sisteminin tarih boyunca doğa üzerinde geliştirmiş olduğu talan düzeninin neredeyse sınırı yoktur. İktidar bir sınır tanımazlık mekanizması olarak en büyük eylemlerini de doğa üzerinde gerçekleştirmiştir. Doğanın bir kâr aracına dönüştürülerek büyütülen iktidar sistemi, kendi varlığı açısından dünyayı yok edebilecek her türlü çılgınlığı yapmaktan çekinmemektedir. Dinsel düşüncelerde bile kıyamet alameti olarak görülen bu uygulamaların hepsi genelde sınıflı uygarlığın tamamında, özelde ise kapitalist modernite sürecinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim kapitalist modernite sisteminin doğa üzerinde gerçekleştirdiği bu yıkım ve talanı, tarihteki hiçbir devletli uygarlık sistemi geliştirmemiştir.

Kapitalizm bu yönüyle sınıflı uygarlığın en vahşi ve en sınır tanımaz sistemidir. Kâr ve sermaye adına doğa üzerinde geliştirdiği egemenliği, özünde toplum ve insan üzerinde gerçekleştirmektedir. Neticede fiziki doğa üzerinde kurulan hâkimiyetin aynı zamanda toplumsal doğa üzerinde etkisi olduğu bilinmektedir. Bu noktada ulus-devlet diğer tüm devlet türlerini kat be kat aşan bir anlayışa ve sisteme sahiptir. Karakteri ile kapitalist ilişkilerin iç içe geçtiği bir devlet formudur. Her ne kadar siyasal bir biçim kazanmış olsa da özü itibariyle işgalci ve talancıdır. Sürekli azami birikim üreteceği ve mevcut olan her şeyi sermaye sistemine eklemleyecek yayılmacılığı esas alan bir devlet sistemidir. Bu yayılmacı karakterden etkilenen ise en fazla doğanın kendisidir. Doğa üzerinde oluşan tasarruf hakkı düşüncesinin yarattığı eko-kırım günümüz gerçekliğinde kendisini çok daha açık bir şekilde görünür kılmaktadır. Daha evvel örtük bir anlayışla yapılan eko-kırım uygulamaları, günümüzde açık bir şekilde yapılmakta ve bu doğrultuda iktidar sistemi açısından hiç çekince yaşanmamaktadır.

Devrim Denilenler Karşı Devrime Dönüştü

Endüstriyalizm sisteminin bir anlayışa dönüşmesinin arka planında egemenlikçi felsefi düşünceler vardır. Descartes ve Bacon’dan günümüz ulus-devlet düşünürlerine, bilim adına yola çıkıp yeni egemenlik teorisi oluşturan sistem teorisyenlerinin çoğunun dayandığı temel nokta, kapitalist sistemin etki alanını büyütecek endüstriyel devrimlerin gelişimini sağlamaktır. İnsanlık açısından birçok üretim devrimi teorisi oluşmuştur. Özellikle 1960’lardan itibaren dile gelen yeşil devrim, beyaz devrim, mavi devrim, yeşil enerji devrimi ve yenilenebilir enerji devrimlerinin vaat ettikleri, insan ve canlı yaşamı lehine ciddi düzeyde olumlu vaatlerde de bulunmaktadır. Fakat bunların hepsi sadece teoride kalmış, uygulamaya konulan kısımlar ise toplum lehine değil, kapitalist sisteme hizmet eder hale getirilmiştir. Devrim denilen hususlar bu noktada tüm doğa ve insanlık adına birer karşı devrime dönüşmüştür. Elbette insanlığın geliştirmiş olduğu teknik ve endüstri gelişimi ile ideale dayanan devrimlerin zemini vardır. Doğayla uyum içerisinde olabildiği ölçüde birçok devrim ile refah ve mutluluk koşulları da sağlanabilir. Ancak söz konusu kapitalist sistemin toplumsal yaşam açısından böylesi bir kaygısı yoktur. Onun karakterinde daha çok artı ürün, daha çok hâkimiyet ve daha çok talan ve yıkım vardır. Hepsinin amacı sermaye birikimini arttıracak uygulamalar ile sistemi daha kalıcı hale getirme çabasıdır.

Bu noktada toprağın, suyun, ormanların ve tümüyle doğanın üzerinde kurulan egemenlik, sistem açısından kendi hegemonyasını kalıcı kılma çabasıdır. Örneğin kalkınma adına kurulan barajlarla birlikte özünde şirket sahiplerinin ve devletlerin suyun üzerinde kurmuş olduğu hâkimiyet vardır. Bu hâkimiyetle beraber suyun akışına ve varlığına karar verecek güce sahip olmaktadırlar. Bu barajlarda üretilecek elektrik enerjisine dayanarak barajların etrafında bulunan tüm doğal yaşam alanları sömürüye açılır. Barajın varlığı aynı zamanda ekonomik sömürü sisteminin varlığını da kolaylaştırır. Özellikle hâkimiyetini sürdürmek isteyen ulus-devlet sistemleri bu noktada kendilerini birer anonim şirkete dönüştürürler. Şirketlerin özellikle bu noktada ön plana çıkması ve devletle eklemlenerek bu sürecin bir parçası haline gelmesi kapitalin de kendini işler kılma süreci olarak görülmektedir. Bunun gerçekleştiği süreçte o bölgede yaşayan insan topluluğunun göç etmesi, kültürel tahribatların yaratılması, suyun bozulup eskisi gibi kullanılmaması iktidar ve kapitalist sistem açısından pek önem arz etmemektedir. Aksine sistem açısından merkezi alanlardan uzak yaşayan bu insanların merkezi alana doluşturularak, sömürü mekanizmasının bir parçası olmaları hedeflenmektedir.

Yıkımın Faturası Halklara Kesilmektedir

Kapitalist modernite sisteminin günümüzde yaşadığı küresel krizin yarattığı tahribatların en acı kaybını da doğa ve toplum yaşamaktadır. Kapitalist modernite sistemi mevcut krizini aşmak için daha kapsamlı ve sistematik savaşlar yaratmakta, tahakküm ve sömürü sistemini daha çok derinleştirmektedir. Özellikle savaş endüstrisinin güçlendirilmesi temelinde ortaya konulan uygulamalar neredeyse dünyanın çoğu yerinde enerji krizinin büyümesine yol açmıştır. Bu enerji açmazını kapatmak adına kapitalizm daha fazla yıkım yaratmakta, kimi yerlerde açıktan işgale dayanan uygulamalar, kimi yerlerde de alenen doğanın bağrını yarmaktadır. Bu noktada hiçbir ahlaki değeri tanımadığı gibi, kendi hukuki prensiplerini bile ayaklar altına almaktadır. Tüm ilkeler ve kurallar kapitalizmi egemen kılmak adına hayata geçirilmekte, tüm toplumsal yaşam hiçe sayılarak iktidarların hâkimiyet alanı büyütülmektedir. Devletler arasında yaşanan bu enerji rekabeti ve savaşlarının faturası halklara ve onların yaşam alanına kesilmektedir. İnsanlık hiçbir zaman bu dönemdeki kadar büyük krizler yaşamamıştır. Nitekim günümüzdeki genel resmi bütünlüklü incelediğimiz takdirde bu krizin daha da büyüyeceği açıkça görülmektedir.

Özellikle ABD eksenli kapitalist şirketler ve Trump’ın kapitalist politikaları ile bu durum günümüzde birçok politik krize de sebebiyet vermektedir. Latin Amerika ülkelerine yönelik işgal içeren saldırılar, Ukrayna ve Rusya krizini derinleştirecek politik yaklaşımların tamamında ham madde arayışına dayalı egemenlikçi politikalar yatmaktadır. Enerji kriziyle beraber neredeyse tüm hegemon devletlerin arayışı hammadde arayışı olmaktadır. Üstelik bu durum iktidarlar tarafından açıkça dillendirilmekte ve yapılan işgaller haklı kılınmaya çalışılmaktadır. Sadece tek bir bölgeyi kapsamayan bu işgal ve talan arayışları neredeyse dünyanın her yanını kapsayan keşif çalışmaları ile sürdürülmektedir. ABD eksenli şirketlerin bu yönüyle en çok üzerinde durdukları coğrafyalardan birisi de Kürdistan coğrafyasıdır. Günümüz dünyasının en büyük savaşı neticede teknoloji alanında olmaktadır. Teknolojinin büyütülmesi ve geliştirilmesi ise daha çok ham maddeye ihtiyaç olduğu anlamına gelmektedir. Özellikle hammaddeleri kimin kontrol edeceğine dair gelişen küresel rekabette, yeni bir madencilik türünün de ortaya çıkacağı görülmektedir. Lityum, nikel, kobalt, manganez, grafit ve bakır gibi gereksinim duyulan hammaddeler fosil yakıt sermayesini de aşacak daha riskli bir evreye geçileceğini göstermektedir. Bu nedenle tüm coğrafyalar yeni dönem eko-kırım politikaları açısından birer hedef haline geleceklerdir. Bu durumda hem yeraltı hem de yerüstü zenginliği itibariyle en açık hedeflerden birisinin de Kürdistan olduğu, günümüz gerçekliğinde yaşanan eko-kırım ve talan uygulamalarıyla apaçık ortadadır.

Türkiye devleti de bu kapitalist sistemin bir parçası olduğu için, mevcut uygulamaların bir parçası haline gelmektedir. Özellikle ABD ile ortaklığı dolayısıyla neredeyse tüm coğrafyasını endüstriyalizmin denetimine ve sömürüsüne açmış bulunmaktadır. Özellikle Türkiye’nin kırsal bölgelerinde kalkınma adına geliştirilen projelerin tamamı doğal yaşam alanlarını yok etmeye yöneliktir. Bunun en ağır yönelimi ise Kürdistan’da gerçekleşmektedir. Özellikle son 10 yıldır Kürdistan’da yaşanan ekolojik kırımın sistematik bir tarzda yürütülmesinin haddi hesabı yoktur. Bunun sebepleri çok boyutludur. Kuşkusuz bir yanı sermaye odaklı olsa da, esas yönü politik ve kültürel sebepler içermektedir.

Eko-kırım, Soykırımın Bir Boyutudur

İnsan yaşamını soykırıma uğratmanın bir boyutu da ekolojik soykırımdır. Kürt halkı 100 yıl boyunca varlığı inkâr edilen bir halk oldu. Fiziki, kültürel, siyasi, ekonomik vb. birçok soykırım uygulaması yaşadı. Bunların en ağırlarından birisi de ekolojik soykırımdı. Bu soykırım yöntemi ile hem Kürt toplumunun hafızasını içeren kültürel değerler yok edilmek istendi, hem de toplumun yaşamını idame ettiren doğal yaşam alanı tahrip edildi. Bugün halen aynı durum devam etmektedir. Hayata geçirilen projeler ile yıkıma uğratılan tarihi ve kültürel değerler, su altında bırakılan toplumsal hafıza miraslarının sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Ulus-devlet tarafından kültürel soykırımın yanı sıra, toplumun doğal yaşam alanını yok ederek, onun sağlığını olumsuz açıdan etkileyecek bir ortam yaratılmak istendi.  Kürdistan, doğası itibariyle dünyanın en zengin coğrafyasına sahiptir. Hem yaşam alanının zenginliği hem de doğası ile kutsal kitaplarda dahi cennet mekân olarak tasvir edilmiştir. Birçok kültürel birikime öncülük ettiği gibi, yeraltı ve yerüstü zenginliği ile birçok dış gücün ilgisini çekmiştir. Günümüzde dahi bu durum kendisini görünür kılmaktadır. ABD, İsrail ve İngiltere eksenli şirketlerin özellikle 1. Dünya Savaşından bu yana bu coğrafya üzerinde hesaba dayanmaları, esasında bu coğrafyanın zenginliği ile ilgilidir.

Kürt gerillası, varlığı ile bugüne kadar bu coğrafyanın tahribata uğramasının önündeki en büyük engel olmuştur. Özellikle gerillanın bulunduğu alanların tahribata uğratılmaya çalışılması, sistemin bu noktada incelikli hesaplarından biridir. Hem gerillanın hareket alanını daraltmayı hedefleyen, hem de onun alanlarının sömürüye açılmasının içerildiği birçok proje, Kürt gerillasının varlığı ile boşa çıkarılmıştır. Nitekim bu sadece Türk devletiyle sınırlı olan bir yaklaşım da değildi. Arkasında yabancı sermayenin ve politik gücün var olduğu projeler de bu durumun içerisindeydi. Gerillanın varlığı bunun önünde engel olduğu için yıllardır gerillaya yönelik NATO eksenli bir saldırı yürütülmekteydi. Ancak bu durumun da istenilen bir sonuca ulaşmadığı, gerillanın direnişi ile kendisini gösterdi.

Mücadelemiz Devam Ediyor

Özellikle Önder Apo’nun başlatmış olduğu Barış ve Demokratik Toplum süreci ile birlikte en çok konuşulan hususlardan biri de artık Kürdistan’da bu projelerin daha kolay hayata geçirileceği, şirketlerin artık Kürdistan’da yatırım alanlarını yoğunlaştıracağı, hizmet adı altında bir doğa talanının yaşanacağıdır. Özellikle son 2 yıldır savaşın durmasıyla beraber devletin ve ona bağlı olan şirketlerin yönü, Kürdistan’ın doğası ve coğrafyası olmuştur. Yaşanan doğa tahribatları hiç bu kadar yoğun olmamıştır. Orman katliamlarından dağların doğal yapısının bozulmasına, HES ve JES projelerinden petrol sondaj faaliyetlerinin arttırılmasına, bunların hepsi savaşın durmasıyla beraber devletin ve ona bağlı fırsatçı çevrelerin kendilerini rahat hissederek, Kürdistan’ı kendileri açısından bir talan alanına çevirme çabasıdır. Bunun yanı sıra devletin savaş politikaları ile boşaltılmak istenen ama bir türlü sonuç alınamayan uygulama, bugün bu şekilde projeler gerekçe gösterilip sonuca ulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa Önder Apo Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda ekolojinin önemine ve ekolojik mücadelenin daha çok büyütülmesi gerektiğine dair çok fazla değerlendirme yapmıştır. Bu noktada savaş durmuş olabilir ama mücadelemiz devam etmektedir. Çünkü doğamızı savunmak bizim açımızdan aynı zamanda yaşamı ve kimliğimizi savunmaktır.

Kürdistan’da Yoğun Tahribat

Neredeyse Kürdistan’ın her yerinde bu şekilde projeler hayata geçirilmekte, Kürdistan yoğun bir tahribat ile yüz yüze getirilmeye çalışılmaktadır. Varto’da Amerika merkezli IGNIS şirketi tarafından yapılması planlanan JES projesine karşı 4 ayı aşkındır bir direniş sürmektedir. Bunun yanı sıra Amed’de Hevsel bahçelerini de kapsayan 152 bin dekarlık alan için petrol arama faaliyetine dayalı proje hayata geçirilmek istenmektedir. Mardin Mazıdağı köylülerinin hayvanlarını otlattıkları son meraya GES yapılmak istenmektedir. Amed Bismil’de JES projesi hayata geçirilmek istenmekte, Silopi’deki termik santral ve kömür madeni çalışması her geçen gün yarattığı tahribatları biraz daha arttırmaktadır. Bunların yanı sıra Kürdistan’ın diğer birçok şehrinde farklı farklı eko-kırım projeleri uygulanmaya çalışmaktadır. Bunların insan ve doğa yaşamı açısından yaratacağı olumsuz etkilerin neler olacağı her gün ekolojistler tarafından değerlendirilmekte, bu konuda bir farkındalık yaratılmak istenmektedir.

Mardin Mazıdağı’nın Şemika Mahallesi sakinlerinin dile getirdikleri hususlar daha kısa süre önce gündemdeydi. Daha önce yeşil alanları bilinen bu alan, bugün toprağının günden güne daha çok kuruması ile gündeme gelmektedir. Eti Bakır şirketinin mahalleyi abluka altına alan tesis çalışmasının en büyük mağduriyetini yine orada yaşayan yerel halk yaşamaktadır. Mahallenin bir bölümü maden faaliyetleri, bir bölümü döküm işlemleri için kullanılırken, bir diğer bölümü ise güneş enerjisi panelleri için kullanılmaktadır. Geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan yerel halkın, bugün tarım ve hayvancılık için kullanabileceği bir alan neredeyse kalmamış bulunmaktadır. Hayvan sayısının 7.300’lerden 320’lere düşmesi tarım alanlarının kullanılamaz hale gelmesi halkın yaşamının ne denli bir risk altında olduğunu göstermektedir. Tesislerden yayılan toz, duman ve kokunun günlük yaşamı olumsuz etkilediği, havalandırmak için evlerin penceresinin bile açılamadığı, insanların yaz sıcağını evlerinin içerisinde geçirmek zorunda kalmaları, çalışma alanında kullanılan kimyasal maddelerin toprağı her geçen gün biraz daha çoraklaştırdığı ve tüm bunların sonucunda sırf birkaç şirket sahibi daha çok zenginleşsin diye yerel halkın yaşamının hiçe sayıldığının en hafif örneklerinden birisidir bu.

Amed’in Neredeyse Tamamı İşgal Altında

Bunun kat be kat ağırı olan Amed gerçeği, insan ve toplum yaşamının ne düzeyde tehlikeye atıldığını gözler önüne sermektedir. Amed’in neredeyse tamamı petrol ve kaya gazı için işgal edilmiş durumdadır. Avrupa’daki birçok ülke ve ABD’deki bazı eyaletler tarafından bu faaliyet yasaklanmış olmasına rağmen, özellikle ABD’li şirketler eliyle gerçekleştirilen bu eko-kırım projesinin Türkiye’deki merkezi Trakya ve Amed olmuştur. Amed’de yapılan keşiflerde petrol eğimli havzaların ve 100 petrol sahasının varlığına işaret edilmiştir. Sadece Bismil’de 600 bin dönümlük alanda 24 dikey ve yatay sondaj yapılması planlanmaktadır. Silvan’da hayata geçirilecek kuyular için Silvan barajının sularının kullanılacağı söylenmektedir. Nitekim kaya gazı ve petrolü çıkarmak için binlerce metre dikey sondaj yapmaya ihtiyaç vardır. Bu işlem esnasında yer merkezinin sıcaklığı nedeniyle yumuşak olan katmana inilmekte ve binlerce metre yatay sondaj yapılarak 600’ü aşkın zehirli kimyasal madde her işlemde 1800 metre küp su kullanılarak çıkarılmak istenir. Her kuyuya yaklaşık 15 ile 20 defa su basılmaktadır. Bu işlemlerin tamamı, ortalama 300 bin metre küp su demektir. Bunun yanı sıra kullanılan kimyasal ürünlerin, yer altından çıkan ağır metan gazının, artık olarak ortaya çıkacak olan devasa kirli bulamaç ve liç hem yer üstünde hem de yer altında bulunan tüm su kaynaklarını kirleterek zehirli hale getirmektedir.

ABD ve Çin’de kaya gazı çıkarma faaliyetinin yaşandığı bölgelerin etrafında bulunan şehir ve yerleşkelerde sürekli yer sarsıntıları ve depremler yaşanmıştır. Evler ve binalar artık yaşanılamaz hale gelmiştir. Aşırı kirlilik ve yoğun su zehirlenmelerinden dolayı toplu göçler yaşanmış, endüstriyalizmin bu ürünü, birçok kanserojen hastalığa sebebiyet vermiştir. Direkt insan ve canlı yaşamını hedef alan bu çalışma birçok yerde yasaklanmış iken, Amed’de hayata geçirilmeye çalışılması halk olarak karşı karşıya olduğumuz durumu da açık hale getirmektedir. Hele ki bu hidrolik kırma faaliyetlerinin genişlemesi durumunda yaşanacak su kirliliği, tarım desenlerindeki olumsuz değişim, meraların yok olması, iklim değişikliğindeki dengenin bozulması gibi birçok hususla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır.

Cennet Ülkemiz Kanser Üreten Şehirlere Dönüştürülemez

Yine Silopi’de 17 yıldır aktif olan termik santralin yarattığı ekolojik tahribatlara karşı bölge halkının bir direnişi sürmektedir. Çevresindeki diğer yerleşim alanlarını da etkileyen bu ekolojik tahribat, sadece Silopi’de 4 bini aşkın insanın kansere yakalanmasına yol açmıştır. Bunun yanı sıra solunum yetmezliği, gebelik kayıpları ve engelli çocuk doğumlarında yaşanan artış, devletlerin ve şirketlerin istihdam adına insan yaşamını nasıl yok ettiğinin göstergesidir.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Neredeyse Kürdistan’ın her şehrinde bu eko-kırım örnekleri yaşanmaktadır. Özellikle kapitalist şirketler eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan bu sondaj faaliyetlerinin araştırmasında bir çekim merkezi olarak görülen Kürdistan’a bu evreden sonra eko-kırım uygulamalarının artacağı görülüyor. Fay hatlarından dolayı deprem riskinin varlığı göz ardı edilip, aksine yapılacak sondaj çalışmaları ile fay hatlarının daha çok artmasına sebebiyet verecektir. Aşırı derecede kullanılan kömür çevrenin daha çok kirlenmesine, oksijen ve karbondioksit dengesini bozarak Kürdistan’ın doğal iklimine zarar vermesine, petrolün değdiği her yeri kirleterek her tarımsal ürünü birer hastalık ürününe dönüştürmesine, cennet olarak tasvir edilen ülkemizi kanserojen üreten şehirlere dönüşmesine neden olacaktır. Şayet bu projeler hayata geçirilirse yaşam kaynağı olarak gördüğümüz doğamız yaşanılamaz bir hal alacaktır.

Ekolojik Bilinç, 50 Yıllık Mücadelenin Birikimidir

Fakat unutulmaması gereken en önemli nokta şudur. 50 yılı aşkın mücadele sürecimizin yaratmış olduğu en önemli birikimlerden birisi de ekolojik alandaki bilinç düzeyimizdir. Halk olarak toplumsal gerçekliğimiz açısından doğayla iç içe uyum şeklinde yaşayan bir karaktere sahip olduğumuzu, hepimiz kendi doğal yaşamlarımızdan biliyoruz. Doğanın kutsallığı bir inanç temelinde toplumsal bilincimizin baş yerinde oturmaktadır. Önder Apo ile birlikte bu bilincimiz felsefi ve bilimsel bir anlam kazanmıştır. Önder Apo’nun geliştirmiş olduğu demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmamız ekolojinin toplumsal yaşam açısından önemini ve ayrıca ekolojik bilincin özgür yaşamın bir gerekçesi olduğu gerçeğini bütünlüklü ve güçlü bir biçimde ortaya koymuştur. Sadece bizimle sınırlı kalmayan, dünyadaki birçok aydına ve akademik çevreye, devrimci gruplara ve sistem karşıtı güçlere de ilham olan bu anlayış, aynı zamanda özgürlük açısından farklı bir yaşam biçiminin olduğunu da ortaya koymuştur. Kapitalist modernite sisteminin insan merkezli ele aldığı düşünce şeklinin dönüşümünü hedefleyen, doğayla uyum içerisinde olan ve özne-nesne ayrımını aşan düşünce biçimi, aynı zamanda sistem karşısında alternatif olabilecek bir yaşam arayışının da idealidir.

Ekoloji Bir Yaşam Felsefesidir

Kapitalist modernite sisteminin kavramlar üzerinde yaratmış olduğu en büyük tahribatlardan birisi de kavramların anlamıyla oynamaktır. Ekoloji kavramı da bu noktada ciddi anlamda dumura uğratılan kavramlardan biridir. Özünde bir toplumsal anlam olan bu bilinç durumu, günümüz gerçeğinde sadece elit kesimlerin uğraşacağı bir alana hapsettirilmiş, bu şekilde yansıtılmaya çalışılmıştır. Bu düşünce biçiminin temelinde iktidar ve burjuvazi vardır. Hedeflenen ise ekolojik mücadeleyi toplumsal yaşamdan kopararak bir grubun aktivitesine dönüştürmek, bu noktada gelişecek sistem karşıtı gücü zayıflatmaktır. Bunun hem anlayışta hem de olguda yansımaları görülmektedir.

Örneğin Kürt halkı 50 yılı aşkın mücadelesinde birçok toplumsal sorunun kaynağını teşhis etmiş, buna dair alternatif bir yaşamı inşa etmeye çalışmıştır. Eğer Kürt halkı ve onun özgürlük mücadelesi bir değerlendirmeye tabi tutulacaksa bu gerçeklik ışığında bütünlüklü bir temelde değerlendirilmelidir. Onun mücadelesini sadece bir ulusal mücadele olarak ele almak, onun hakikatini de parçalamaktır. Nitekim Önder Apo’nun gerçekleştirdiği felsefi ve bilimsel paradigma, sadece ulusal sorunu değil, evrensel açıdan sorun içeren insani sorunlara dair bir cevaptır. Hem demokratik değerleri içererek toplumsal sorunlara çözüm üretmekte, hem de cins gerçeğini özgür kılmaktadır.

Endüstriyalizmin gerçeğini tüm boyutları ile çözümlemeye çalışmak da, ekolojik bir devrimin felsefesini taşımaktadır. Bu hakikat bütünlüklü ele alınmadığı takdirde ne özgür Kürt varlığı güçlü bir şekilde anlaşılabilir, ne de yapılacak toplumsal inşanın boyutları kavranabilir. Nitekim özgürlük tüm sorunlara cevap olabilecek güçlü bir politik inşâ ile yaşanacak bir olaydır. Eğer karakteri itibariyle kendisini görünür kılacak böylesi bir sisteme dönüşmezse, özgürlük gerçeği sadece bir ideal olarak kalacaktır. Bu noktada kapitalist sistemin geliştirmiş olduğu ekolojik duyarlılığın sadece bir kesime dayanan anlayışını da yıkacak bir gerçeklik içermektedir. Çünkü ekoloji anlayışının belirli ezberlere dayanarak bir biçime büründürülmesi, özünü içeren toplumsal yaşam gerçeğini de dumura uğratmaktadır. Bu bilinçli eylem alanını bir yaşam hakkı savunuculuğundan çıkarıp, elitist bir aktiviteye hapsedilmesini en çok da kapitalist modernite sistemi sağlamıştır. Nitekim bilginin bilince dönüşmesi, onun yaşamsal hakikati ile ilgilidir. Bu düşünce temelinde bugün Varto’da, Bismil’de ve Silopi’de yaşayan insanların direnişi bir ekolojik direniştir. Talana ve yıkıma karşı kendi doğasını ve yaşam hakkını savunan insanların direnişidir. Bilinç burada toplumsallaşmış, toplumsal yaşam ile bütünleşen bir politik eyleme dönüşmüştür. Yaşam hakkı savunularak direniş geliştirilmeye çalışılmıştır.

Eko-Kırım Herkesin Ortak Sorunudur

Bugün bu direnişi sahiplenmek ve büyütme çabası içerisinde olmak hem ahlaki-politik bir yurttaşlık görevi olmakta, hem de demokratik toplum bilincini büyütecek bir temel başlangıç eylemi olmaktadır. Kuşkusuz güçlü sonuçları doğuran temel eylemlerin içerisinde güçlü politik başlangıçlar vardır. Demokratik toplumun inşasındaki en temel husus kolektif bilince ulaşma ve kolektif hareket olma gerekliliği vardır.

Eylemleri sonuca ulaştıran ve onları başarıya götürmede en temel rol oynayan husus eylemi toplumsallaştırma çabasıdır. Eylemin etkisi toplumsal yaşama sirayet ettiği ve orada karşılık bulduğu ölçüde sonuç almaktadır. Ekolojik sorun hepimizi, tüm canlıları ilgilendiren bir sorundur. Dolayısıyla bu mücadeleyi büyütecek, onu sonuca ulaştıracak zenginlikte tarz ve yöntem geliştirerek onu toplumsallaştırmak, aynı zamanda demokratik yurttaş olarak bizlerin asli görevi olmaktadır.

Varto ya da Silopi’de yaşanan eko-kırım sadece orada yaşayan insanların sorunu değil, herkesin ortak sorunudur. Özellikle kentleşmenin bu kadar aşırılığa vardığı bu çağda doğal yaşam alanlarının korunması, doğaya ve yaşama karşı en kutsal sorumluluklardan biridir. Fakat kent insanını bu direnişin bir parçası haline getirmede ciddi düzeyde zorlanma yaşadığımız görülmektedir. Direniş sadece Varto’da süren bir nöbet eylemiyle sınırlı kalmakta, Kürdistan’ın diğer kentlerine yayılmamaktadır. Bunun temelinde kapitalizmin kentleri ideolojik açıdan kutsallaştırıp, köy yaşamını yadsıması yer almaktadır. Yapay kentler ile yapay yaşamlar inşa ederek, doğal olanı inkâr etmesi vardır. Oysa kapitalist modernite öncesi süreçlere bakılırsa bile, köy ve kent yaşamı arasında bu denli zıtlıklar içeren karşıtlıklar olmadığı görülecektir. Hatta birçok tarihsel kentte kent ve köy arasında güçlü bir ilişki de kurulmuştur. Ancak günümüzde modernizmin oluşturduğu kültür hegemonyası en çok da bu uyuma zarar vermiştir.

Bugün ekolojik mücadelenin sürdürülebilmesi, onu her yerde hayata geçirecek bir direniş ve toplumsal mücadele ile mümkündür. Kendini de doğanın bir parçası olarak gören ve onunla uyum içerisinde yaşamayı esas alan bir bilinç düzeyi, kentte bile nasıl yaşaması gerektiğini ve doğaya karşı sorumluluk duyan bir yaşama sahip olabileceğini bilir. Bu noktada her birimizin temel sorumluluğu ekolojiyi bir biçime ya da bir şekle indirgemeden, onun esas itibariyle bir yaşam felsefesi olduğunu bilerek yaşamak zorundayız.

Bu konuda en büyük sorumluluk kendisini devrimci ve demokrat gören kesimlere düşmektedir. Çünkü her fikir kendi etkisini ancak büyüyerek görünür kılar. Dolayısıyla sürekli bu noktada örgütlenen, örgütleyen, eylem halinde olan politik kesimlere bu dönemde her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Bu nedenle fikir ve eylem birliği arasındaki diyalektiği güçlendirecek bir yaşam pratiğine sahip olmak zorundayız. Kendini salt eylemle ya da fikirle sınırlı tutan değil, tıpkı Önder Apo gibi her fikri bir eyleme dönüştüren, her eylemden ise yeni bir düşünce açığa çıkaran bir bütünlükle hareket etmek zorundayız. Bu durum hem kapitalist modernite sistemine karşı güçlü bir duruşu açığa çıkaracak, hem de demokratik toplumun inşasının bir gerekliliği olarak somutluk kazanacaktır.