data-nosnippet

2016 yılına girişle yoğun bir kar yağışı başladı ve devam ediyor. Dokuz gün oldu, hala aralıksız olarak bu kar yağışı sürüyor. Görüntü ve kamuflaj kaygımız olsa da zorunlu olarak iki defadır mangaların üzerini temizlemeye gidiyoruz. Bu duruma kar macerası mı diyeyim, yoksa kar belası mı bilemiyorum. Lakin başım bu kar ile hep dertte. 2012’de Dola Kokê’deki çığ faciasından sonra bu sefer de Mûş’un güneyinde benzer bir facia yaşadık. Yedi kişilik arkadaş grubumuz, büyük bir heyecan ve coşkuyla bizleri bekleyen fırtınadan habersiz, kış kampımızın yoluna koyulduk. Yola girdiğimizde kar az yağıyordu. Bu yüzden de biz, “Acaba arkamızda iz bırakıyor muyuz?” kaygısını yaşıyorduk. Bizler yukarı doğru ilerledikçe fırtınanın şiddetini daha keskin bir şekilde hissetmeye başlamıştık. Bu esnada ellerimiz silaha değdiği zaman donup kalıyordu. Neredeyse buz tutmuştuk. Konuşma yetimizi bile kaybetmek üzereydik.

Biraz ilerimizdeki boğazı gören arkadaşlar sevinçten uçacak gibi oldular. Tabi biraz sonra bizleri bekleyen maceradan haberleri yoktu. Ben ve Amed arkadaş önden yürüyorduk. Hava aşırı sisli olduğu için önümüzü doğru düzgün göremiyorduk. Bir süre yolu bulmama kaygısı bile yaşadık. Karın üst tabakası oldukça yumuşaktı. Bu yüzden kara batıyorduk. Ne yapmamız gerektiği konusunda kendi aramızda konuşurken birden ayağımızın altındaki karın eridiğini fark ettim. Bir yandan altımızdaki kar kayıyordu, bir yandan da yukarıdan üzerimize doğru gelen kar bizi geri geri götürüyordu. Arkada kalan arkadaşların sesini duyduk birden. Egîd arkadaş, “Heval, buradayız, Xiriş arkadaş karın altında kaldı.” diye bağırmaya başlamıştı. Hızla onların olduğu yöne doğru ilerledik. Egîd yoldaşa yardım ederek kar altında kalan yoldaşımızı çıkardık. Arkadaşlar epey zorlanmıştı. Soğuktan hareket edemez hale gelmiştik. Ne yöne doğru gitmemiz gerektiğini de tam olarak bilemiyorduk. Bir süre sonra yönümüzü bulduk. Tehlikeli bir yürüyüşten sonra sabah saat 5’te eski kamp yerimize ulaşabildik.

O kadar yorgun ve bitkindik ki, bir an önce kendimizi ısıtmak ve dinlenmek istiyorduk. Hemen odun sobamızın bulunduğu mangaya gittik. Soba vardı ama odunlarımız yoktu. Biz de mangada bulunan eski bir ranzayı bozduk ve ranzanın odunları ile sobamızı yaktık. Tabii böylesi bir şans Kuzey alanında herkese nasip olmaz. Bu arada hava açıldığı ve yağış durduğu için soba keyfimiz yarım saat sürdü. Tabii içinde bulunduğumuz zorunlu şartlardan dolayı hepimiz aynı mangada kaldık ve ancak bizim deyimimiz ile “xewa mirîşka” yapabildik.

Başımıza gelen gelmişti. Asıl bundan sonra ne olacaktı, ben onu merak ediyordum. Bir yandan erzakımız tükenmek üzereydi, bir yandan kış kampımıza gitmemiz gerekiyordu. Anlaşılan şanssızlık yakamızı bırakmayacaktı. Gün boyu başımızdan geçen olayları birbirimize anlatıp bazı durumlara gülerken, arkadaşlar yaşadığımız bu duruma “Birinci Sarıkamış Seferi” adı vermişlerdi. Gerçekten de öyleydi. Tam bir sefer gibiydi. Tabii bu Sarıkamış Seferi’nin bir de ikincisi vardı.

Bu yüzden de havanın bulutlanmasını bekliyorduk. Ama bulutlu hava bir türlü gelmiyordu. Bir de hiçbirimiz doğru düzgün yolu bilmiyorduk. Bu sefer daha tedbirli olmalıydık. Kendimizi hazırlarken başımıza gelebilecek felaketleri de hesaplayarak yola koyulduk. Yeni ve zorlu bir yolculuktan sonra kış kampımıza ulaştık. Tabii kampa ulaşmanın sevinci bir yana, yorgunluğu bir yanaydı. İnsan kış ayında böylesi durumları yaşadığında baharın bir an önce gelmesini bekliyor. Bahar bizi azad edecek diye düşünüyoruz. Kuşların cıvıltısı, doğanın yeniden doğuşu özgürlük değil de nedir?

Yoldaşlık

Yoldaşlık, ne de güzel bir kavram. Bazen yalnızlık duygusuna kapıldığımda yoldaşlarımı anmadan, aramadan, özlemeden yapamıyorum. Her biri ayrı bir güzellikte. Bu güzel yoldaşlarımı, onlarla geçirdiğim anları bazen kendi içimden geçiriyorum, bazen de yanımda, yakınımda bulunan diğer güzel yoldaşlarımla paylaşıyorum. Yaptığımız sohbetlerin misafiri oluyorlar. ‘Acabaların’ yanında, ‘neredeler’, ‘ne yapıyorlar’ gibi sorular gelip dayanıyor yürek kapıma. Yoldaşlarımla yaşadığım anılara sarılıyorum çoğu zaman. Bazen bir göreve giderken yorulduğumu fark eden bir yoldaşım tutuyor ellerimden, bazen yükümü hafifletmek üzere yükümü sırtlıyor bir başkası. Bir eylem dönüşü yaralarımı sarıyor, alnımda biriken teri elindeki eski, yıpranmış bir mendil ile siliyor. Acılarımızı, sevinçlerimizi, mutluluklarımızı paylaşıyoruz. Ekmek gibi, su gibi… her şey yoldaş ile güzel; yaşam, yoldaşınla paylaştıkça güzel…

PKK’li olmak bir ayrıcalıktır demeden geçemiyorum. Gerçekten de PKK olmasaydı, böyle arkadaşlıkları dünyanın neresinde bulabilirdik ya da bulunur muydu? Ben hiç sanmıyorum. Arkadaşlığı, hevalliği tanımlayacak sözcükleri bulmak zor. Hele gerçekleşen bu yoldaşlık, arkadaşlık PKK içerisindeyse ben bu yoldaşlığa, yıkılmaz dağların yıkılmaz arkadaşlıkları diyorum. Yoldaşlıklar da bizde dağlar kadar sağlam, dağlar kadar korunaklıdır. Hele başını bir yoldaşının omzuna koyduğunda, bulduğun huzurun tarifi zor olsa gerek. Yoldaşlık birbirinin yüreğinde iz bırakmak ise her yoldaşımın bende izi apayrı. Her birini apayrı özlüyor ve seviyorum. İyi ki buradayız. İyi ki PKK’deyiz…

Böylesi büyük yoldaşlıkları yaşadıktan sonra bizden ayrılıp yıldızlar ülkesine yol alan yoldaşlarımızın yarattığı acıyı tanımlamak ise en zor olanı oluyor.  Tıpkı bugün şehadet haberini duyduğum on iki can yoldaş gibi. On iki hayat bugün toprağa düştü… Bu erken gidişin nereyeydi Rençber yoldaş? Hani yeniden buluşacaktık? Mêrdîn ve Amed arasındaki engelleri kaldıracak ve ayrılmamacasına kavuşturacaktık bu toprakları? Esmer yüzlü, temiz ve özlü yoldaşım, şehadetini duyduğumdan beri o gülen yüzün, gülen gözlerin gitmiyor hiç gözlerimin önünden. Bu güzel yaşam için sarf ettiğin her sözcük bir kere daha kulaklarımda çınlıyor.

Rençber yoldaş, daha birkaç gün önce buradaki arkadaşlara senden ve şehit Mazlum arkadaştan bahsetmiştim. Neler yaptığınızı, nasıl olduğunuzu merak etmiştim ve bu duygularımı yoldaşlarımla da paylaşmıştım. Aslında bir şeyler olduğunu hissetmedim desem yalan olur. Belki de yoldaşlık budur. Nerede olursak olalım, birbirimizi hissetmektir yoldaşlık. Şimdi bizlere düşen mücadele bayrağınızı bıraktığınız yerden almak ve devam ettirmektir. Zaferi bu topraklara getirmek boynumuzun borcudur. Siz rahat yatın. Sizler hiçbir zaman bizden uzaklara gitmezsiniz. Çünkü bizler buna izin vermeyiz. Siz güzel yoldaşlarımız her zaman yüreklerimizin en derininde yaşıyor olacaksınız.

Uzat ellerini ellerime

Verelim el ele

Gidelim bu şehirden

Bu şehir sessiz

Bu şehir soğuk

Kimsesiz, durgun ve yorgun

İsyan, çığlıklar şehri bu şehir

Aydınlatalım bu geceyi

Çığlıklarına çığlık

İsyanına isyan ekelim bu akşam

Sessizliğine ses verelim

Eritelim buz tutmuş yürekleri

Yüreğimizin ateşiyle

Gözlerindeki umutla yeşertelim

Tüm yorgun canları

Güzelleştirelim tüm çirkinliklere inat

Sen umut dolu gözlerinle

Ver elini elime bu gece

Özgürlük halayına duralım

Gürleştirelim yanan ateşi zılgıtlar eşliğinde

Haykıralım içimizdeki yarım kalmış tüm çocukluğumuzu

Yeter ki zamansız olmasın ayrılıklar