Tarih boyunca Çin uygarlığı her zaman diğer uygarlıklarla etkileşim içinde olsa da özgünlüğünü korumuştur. Bu özgünlükler toplumsal yapısından tutalım, siyasal sistemine oradan dinsel yapısına kadar her alanda kendini göstermektedir. Günümüz de dahil, Çin her zaman farklı olmuştur. Ancak tarihin akışının tamamen dışında da kalmamıştır.
Çin uygarlığının başlangıcı M.Ö. 2600’lerde yaşamış olan Sarı İmparator’a dayandırılmaktadır. Genellikle mitolojik ve kültürel bir halk kahramanı olarak anılan Sarı İmparator’un Çin tarihinde ilk kabile konfederasyonlarını oluşturduğu belirtilmektedir. Bu kabileleri bir araya getirmenin, dışsal bir saldırının sonucunda ve ideolojik bir birlik oluşturularak sağlandığını tahmin edebiliriz. Eldeki veriler bu saldırıların kaynağı hakkında yeterince bilgi sunmamaktadır. Ancak yaklaşık 1000 yıl sonra kurulan Shang Hanedanlığına ait yeterince tarihsel kayıt bulunmaktadır ve ilk Çin hanedanı olarak kabul edilmektedir. Önder Apo, M.Ö. 1600’lerde yani hanedanın kurulduğu dönemlerde Çin’de de tunçtan yapılmış araba kalıntılarının bulunduğunu belirtmektedir. Bu durum aristokrasi kaynaklı saldırıların Çin’e kadar ulaştığının delili olmaktadır.
Sonraki yıllarda Çin’de aristokrasi kaynaklı kültürel etkiler gözlemlenmiştir. Sümer kültüründe belirgin bir kastik özellik olan tanrı-kral anlayışı ve kralın tüm mahiyeti ile birlikte gömülmesi uygulamasına Çin’de de rastlanmıştır. M.Ö. 1122’de kurulan Zhou Hanedanlığının Shang Hanedanlığını ortadan kaldırması (M.Ö. 1027) ile tanrı kral anlayışı da ortadan kalkmış, yerine Gök (tanrı) ve onun elçisi anlayışı geçmiştir. Bu anlayışa göre imparator adaletle yönetirse elçilik görevi hep onda kalacak ve imparator olarak kabul edilecektir. Ancak aksi durumda Gök (tanrı) yetkiyi ondan alıp başkasına verecektir.
Her kabilenin kendi tanrısını esas alması ve muhtemelen dış saldırıların etkisinin azalmış olması Çin’de kabile birliğini dağıtmıştır. Bu durumun sonucunda merkezsizleşme yaşanmış ve Çin’de 170’e yakın devletçik ortaya çıkmıştır. Bu devletçiklerin çelişki ve çatışmaları sonucunda Çin uzun sürecek bir iç savaşlar dönemine de girmiştir. Çin tarihinde bu döneme ‘ilkbahar ve sonbahar dönemi’ (M.Ö. 722-481) denilmektedir. Bu adlandırmanın Konfüçyüs tarafından yazıldığı düşünülen ‘ilkbahar ve sonbahar kayıtları’ isimli kitaptan esinlendiği belirtilmektedir. Sonraki dönem ise ‘savaşan devletler dönemi’ (M.Ö. 475-221) olarak bilinmektedir. Bu dönemde güçlenen hanedanlıklar etraflarındaki küçük devletçikleri kendi egemenlikleri altına almışlardır. Bir nevi kolonileştirme ve imparatorluk aşaması olarak da ifade edebileceğimiz bu dönemde Çin’de yedi büyük hanedan devleti ortaya çıkmıştır.
Çin Hanedanlığının M.Ö. 221 yılında gerçekleşen kuruluşuna kadar geçen süreci ana hatlarıyla aktarmaya çalıştık. Bu döneme baktığımızda Yukarı Mezopotamya’da yaşanan gelişmelerin çok az bir farkla Çin’de de tekrarlandığını görmek mümkündür. Çin tarihsel akışa sadece farkını eklemiştir. Sarı İmparator’un Laozi (Lao Tse) olabileceği belirtilmektedir. Onun etrafında kabile birliğinin oluşması aristokratik saldırılar karşısında peygamberlik çıkışlarını andırmaktadır. Dahası 1. Zerdüşt olabileceği belirtilen Hz. İbrahim’in çıkışını andırmaktadır. Tıpkı İbrahimi gelenek gibi Çin’de çok köklü bir kültürel zemin oluşturmuştur. Çin’in erkenden bir uygarlık olarak tarih sahnesine çıkmasında önemli bir rol oynamıştır.
Sonraki dönemde Shang İmparatorluğu şahsında aristokrasinin hâkim hale geldiğini görüyoruz. Kastik yapının komünalite karşısında güç kazandığı bir dönemdir. Bu hanedanlık da tıpkı Asurlar gibi kolonileştirme saldırıları gerçekleştirmiştir. İlk dönemlerinde evlilikler yoluyla çevre kabileleri hanedanlıklarına dahil etseler de sonradan fetih saldırıları ile hakimiyet alanlarını genişletmişlerdir. Halkın Sarı İmparator’dan bu yana benimsediği teokratik geleneğe meydan okuması Shang İmparatorluğuna karşı isyanların gelişmesine neden olmuştur. Bu isyanlar Zhou Hanedanlığının zaferi ile sonuçlanmıştır. Ancak 300 yıllık dönemin ardından yukarıda bahsettiğimiz küçük devletlerin ortaya çıkışı ve iç savaş dönemi yaşanmıştır.
‘İlkbahar ve sonbahar dönemi’ ve ‘savaşan devletler dönemi’ arasındaki süreç Çin tarihinin eksen çağı olmaktadır. Kürdistan’da Zerdüşti geleneğin Mag ocakları etrafında zihinsel sıçrama yaptığı dönemde M.Ö. 6. yüzyılda Çin’de ‘yüz düşünce okulu’ ortaya çıkmıştır. Bu okullar içinde en etkilisi ve çoğu okul üzerinde de etkisi olan Dao okulu olmuştur. Tıpkı Zerdüşt gibi, Dao okulunun kurucusu olan Laozi’nin de hayatı hakkında kesin bilgiler yoktur. Gerçek olan şu ki Zerdüştlükle birçok benzerliği bulunmaktadır. Kabile birliğini sağlamıştır. Aydınlık-karanlık dualitesine benzer şekilde yer-gök dualitesine dayanmıştır. Bireyin özgürlüğünü ve iradesini yok sayan tanrı kral anlayışına karşı ahlaki bir direniş olarak çıkmıştır.
Eksen çağında Çin
Toplumlar devrimsel gelişmeleri veya önemli reformları ancak yaşamları sürdürülemez hale geldiğinde aktif olarak desteklerler. Örneğin, 1789 Fransız Devrimi uzun yıllar süren baskı, sömürü düzenine karşı dört yıllık kuraklığın ardından gerçekleşen kıtlık ve açlığın sonucunda kitlelerin yoğun desteğini alabilmiştir. 1917 Şubat Devrimi 1. Dünya Savaşının getirdiği zorluklar, yaşanan kıtlık ve açlık sonucunda özellikle kadınların öncülüğü ve aktif desteğiyle gerçekleşmiştir.
Aslında bütün peygambersel çıkışlar da buna dahil edilebilir. Musa’nın Mısır’da köle koşullarında yok oluşla karşı karşıya bulunan İbrani Kabilelerine öncülüğü; yine İsa’nın Roma köleciliği altında ezilen Yahudi halkına çıkış arayışı; Muhammed’in Arap yarımadasında yaşanan, daha sonra cahiliye dönemi olarak adlandırılan süreçten çıkışa dönük çabaları; büyük sıkıntılar içerisindeki halklar tarafından kabul görmüş ve desteklenmiştir.
M.Ö. 6. yüzyılda Çin’de de belli sıkıntılar yaşanmaktadır. Merkezi İmparatorluk (Zhou Hanedanı, M.Ö. 1122-226) zayıflamış, ülke kendi içinde kendilerini kral olarak adlandıran kişilerce yönetilen birçok bölgeye bölünmüştür. Yine çevre halkların saldırıları Çin toplumu üzerinde önemli bir baskı oluşturmuştur. Bunun sonucunda Çin’de eksen çağının büyük düşünce akımları ortaya çıkmıştır.
Lao Tse ve Konfüçyüs antik dönem Çin’in kendi içinde yaşadığı sorunlara cevap olarak çıkmışlardır. Böylesi dönemlerde görüldüğü gibi onlardan başka çıkışlar da olmuş ancak günümüze kadar sadece onlar kalmış, kitleselleşmişlerdir. Bu durum toplumu-sistemi doğru analiz etme ve ona göre çözüm-program üretmekle ilgilidir.
Ezilenlerin Gerçek Komünalist Direnişi: Lao Tse (Laozi)
Düşüncenize dikkat edin, sözlere dönüşürler,
sözlerinize dikkat edin eylemlere dönüşürler,
eylemlerinize dikkat edin alışkanlıklara dönüşürler,
alışkanlıklarınıza dikkat edin karakterinize dönüşürler,
karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşürler.
Lao Tse
Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Gerçekte böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığı da bazı tarihçiler tarafından tartışılmaktadır. Çin tarih belgelerine göre gerçek adı Li Erh olan Lao Tse M.Ö. 6. yüzyılda yaşamıştır. Lao Tse’nin kelime anlamı ‘yaşlı, üstat-bilge’dir. Tao öğretisinin anlatıldığı Dao De Jing (Tao Te Ching) kitabının yazarı ve Taoculuğun kurucusudur. Zhou İmparatorluğunun kütüphanesinde arşivci olduğu söylenir. Bu dönemin en temel özelliklerinden biri de tunç tekniğinden demir tekniğine geçilmesidir. Bu sayede yazı tekniğinde de önemli gelişmeler yaşanmıştır. Kütüphanede arşivci olduğu için Çin geleneğinin önemli anlatılarını ya yazdığı ya da yazılı olanları derlediği tahmin edilebilir. Bu sayede kendisinden önce var olan düşüncelerden önemli oranda haberdar olduğu da belirtilebilir. Zaten Dao De Jing kitabının bir derleme olduğu da söylenir. Bu kitaptan çok önce yazılan ve en eski Çinli kaynak olarak belirtilen Yi Çing (Yi Jing) isimli kitapla birçok ortak noktası bulunmaktadır. Yine Dao (yol) inanışının köklerinin Laozi’den önceye de uzandığı, kadim geleneğin bir yorumu olduğu da söylenmektedir.
Bu durum belli yönleriyle Tevrat’ın sonradan yazılması sürecine benzemektedir. Tevrat, Babil geleneğinden ve Zerdüştlükten bolca örneği alıp yorumlamış ve kendine mal etmiştir. Laozi’nin de Asya’nın göçebe halklarının geleneklerinden ve çeşitli kültürlerden esinlendiği belirtilmektedir. Burada önemli olan kitabın orijinal mi veya kendisine mi ait olup olmadığı değil hangi dönemde ve ne amaçla yazıldığıdır. Eksen çağı olarak adlandırdığımız dönemde yazılmış olması önemlidir. Tevrat gibi kabile birliğini hedeflemektedir. Ancak Tevrat’ta öne çıkan tek tanrı anlayışına karşı burada tanrının olmadığı bir öğreti söz konusudur.
Taoizm
Tao ya da Dao yol yürümek, konuşmak, yön, yöntem, akış gibi anlamlara gelmektedir. Kurucuları Lao Tzu, Çuang Zi ve Li Ezi’dir. Esas olarak Çin uygarlığında klan topluluklarından beri var olan bir düşünce biçimi olduğuna inanılmaktadır. Bazı kaynaklar bu düşünürlerin Tao öğretisini geliştirirken kendilerinden önce var olan animist, şamanist düşüncelerden yararlanıp zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirdiklerini belirtmektedir. Kâinatın oluşumu, yasa ve ilkeleri, insanın kâinatla ve doğayla bağı ve toplumsal ilişkileri Taoculuğun merkezini oluşturur.
Sürekli değişim ve dönüşüm olduğu fikrine dayanan Dao felsefesine göre olguları sadece anlık olarak algılayabiliriz. Bunu da duyularımız yolu ile algıladığımız için kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu nedenle bir şeyi anlamak için onun akışına karışmak, kendi duyularının yanıltıcı etkilerinden uzaklaşmak gerekir. Dao, sürekli değişen ve dönüşen evrenin akışı, ‘tini’ dir.
Önder Apo’nun Zerdüştlük için söylediği “yarı yarıya felsefedir” belirlemesi Taoculuk için de geçerlidir. Zerdüştlük gibi dualistik bir dünya görüşü vardır. Dualizm bir şekliyle ilk olarak Mısır’da görüldü; Set; ölüm ve düzensizlik, Osiris; yaşam ve düzen. Ancak bildiğimiz anlamda ilk düalizm Zerdüştlüktür. Önder Apo’nun eksen çağının merkezine Zerdüştçülüğü koyması en belirgin biçimde burada görülmektedir.
Taoizme göre evren Yin ve Yang ilkesinin karşıtlığı ve aynı zamanda birliği üzerine kurulmuştur. Zerdüştçülükten farklı olarak bu ikiliğin birbirini tamamlayan yönlerine daha fazla vurgu yapılmıştır. ‘Döngüsellik ilkesiyle her şey Dao’ya döner. Dao tekrar her şeyi doğurur, hareket, değişim ve dönüşüm Yin ve Yang karşıt kopmaz ilkesiyle gerçekleşir’. Bu yönüyle bakıldığında Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunda açıkladığı diyalektik görüşüne Zerdüştlükten daha yakın durmaktadır.
Taoculuk çıkışından itibaren her türlü otoriteye karşıdır, bunu yaşamın doğal akışına müdahale olarak görür, otoritenin yarattığı toplumsal tahribata komünalist bir tepki olarak görülmesi gerekir. Çin’de genişleyen aristokratik yapının var olan ayrıcalıklarını korumak için Zhou Hanedanlığından ayrılarak kendi devletçiklerini oluşturduğu dönemde Taoculuk ortaya çıktı. Tanrının kendisini seçtiğini belirten hükümdarların ayaklanmaları ve devletçikler kurmaları Çin’de büyük bir toplumsal karmaşanın da nedeni olmuştu. Her hükümdarın kendisini tanrının elçisi olarak sunması, bunu savaşlardaki üstünlüğü ile ispatlamaya çalışması ciddi bir yozlaşmaya da işaret etmektedir. Taoculuk ise Hz. Muhammed’in Allah’ı bir evrensel tin, enerji olarak felsefeleştirmesine benzer şekilde Dao’nun akış olduğunu söylemektedir. Böylece insanların tanrı olamayacağı fikrini, enerjinin mutlak bir otoritede dondurulamayacağı görüşünü ortaya atarak yaşanan karmaşaya cevap olmuştur.
Dao düşüncesi aynı zamanda klan kültürünü de yansıtan, doğaya yabancılaşmamayı salık veren bir görüş olması bakımından aristokrasi öncesi doğal topluma dönüşü ifade etmektedir. Kısaca Taoculuk Çin uygarlığında önemli bir ekseni oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle Çin’de eksen çağını başlatan komünal geleneğin ideolojisidir.
Konfüçyüs
Konfüçyüs’un M.Ö. 551-479 yılları arasında yaşadığı sanılmaktadır. Babasının soylu bir asker olduğu, Konfüçyüs 3 yaşındayken öldüğü ve bilge bir aileye mensup annesinden yazı yazmayı öğrendiği belirtilmektedir. 13 yaşındayken dedesinin yanına gönderildiği, dedesi tarafından Çin geleneklerine göre eğitildiği, kısa bir süre sonra da hem annesini hem de dedesini kaybettiği hakkında belirtilen diğer bilgiler olmaktadır.
Küçük memurluk görevlerinde bulunurken M.Ö. 518’de Lao Tse’nin görüşleriyle tanışır. Bu dönem onun düşünce dünyasını derinden etkiler. Bundan sonra daha çok öğretmenlik yapmaya başlar. Dört Kitap ve Beş Klasik adlı eserleri yazar. Yine öğrencileri tarafından derlenen konuşmaları günümüze kadar kalmıştır. Bu eserlerde eski metinleri incelemiş, yeniden yorumlamıştır. Bunların içinde Yi Jing adlı kitap en önemlisidir.
Belirttiğimiz bilgiler konusunda farklı farklı görüşler de bulunmaktadır. Çünkü Konfüçyüs hakkında yazılanların farklı dönemlerde derlendikleri, bazılarının ona atfedildiği belirtilmektedir. O nedenle Konfüçyüsçülüğü bir gelenek olarak anlamlandırmaya çalışmak daha yerinde olabilir. Ancak Laozi gibi yaşayıp yaşamadığı ve varlığı konusunda bir şüphe yoktur.
Konfüçyüs Çin tarihi boyunca düşünce dünyasını ve siyasal yapıyı etkilemiştir. Onu anlamak için Platon ile karşılaştırmak yerinde olacaktır. Platon Batı felsefesini her yönüyle etkilemiş bir filozoftur. İdealizm ve materyalizm tartışmaları felsefe tarihini boydan boya kapsayan tartışmalar olmaktadır ve odağında Platon bulunmaktadır. Çin’de bu rol Konfüçyüs’a aittir. Platon, Sokrates’in ve doğa filozoflarının ardılı olarak çıkmıştır. Konfüçyüs ise başlangıç noktasındadır. Kendisi ‘bir ejderha ile konuştum’ diyerek öğrencilerine Lao Tse’den etkilendiğini belirtmiştir. Ama onu bir toplumsal sistematiğe kavuşturması bakımından özgün bir yerde durmaktadır.
Konfüçyüsçülük
Ruizm olarak da bilinir. Asıl olarak bir ahlak felsefesidir. Ancak sosyal, politik ve dini konularda da yorum ve görüşler geliştirmiştir. Bazı dönemlerde baskı görse de günümüze kadar bir devlet yönetme felsefesi olmuştur. Özellikle Sung, Ming, Qing Hanedanları döneminde Hegemonik bir devlet ideolojisine dönüştü.
Konfüçyüs öncesi dönemde Çin dört katmanlı bir sosyal yapıya sahiptir. Bu sistem Zhou Hanedanının en güçlü olduğu dönemde topluma kabul ettirilmiştir. Yine Çin’de binlerce yıl sürecek feodalizm olarak adlandırılan süreç bu dönemde hayata geçirilmiştir.
En üstte yer alan Shi katmanı soylulardan, savaşçılardan oluşurken daha sonra bilginler yöneticiler-bürokratları da kapsamıştır.
Nong en büyük katmandı, köylülerden oluşuyordu. Toprak Shi sınıfından soylu ve askerlere aitti. Nong katmanı toprakta çalışmak zorundaydı. Bunun karşılığında Shi katmanı tarafından korunuyordu. Yine onlardan sonraki en üstte yer alan kesimdi.
Üçüncü katman olan Gong ise zanaatkar ve sanatçılardan oluşuyordu, Shi ve Nong sınıfının altında yer alıyorlardı.
Bu dönemde Çin’deki en alt sınıfı Shang oluşturuyordu. Bu kesim tüccarlardan oluşuyordu.
Konfüçyüs, Lao Tse’nin otorite karşıtı komünal ideolojisinden etkilenmiş olsa da Çin sisteminde reform yaparak dönüşümü esas almıştır. Eksen çağında yaşanan karmaşaya bulduğu çözüm bu katmanlı yapıyı revize etmek olmuştur. Bu katmanlar ‘ilkbahar ve sonbahar dönemi’ öncesinde savaşçılıktaki ustalıkla elde edilen ve sıkı törensel uygulamalara tabi olan hiyerarşik katmanlardır. Ancak devletçiklerin ortaya çıktığı dönemde bu katmanların belirsizleştiği, daha çok hükümdarlar ve alt tabakalar şeklinde keskin bir ayrışmaya doğru gittiği bir dönemde Konfüçyüs reformunu geliştirir. Çözümü eski tabakaları yeniden yorumlamakta bulur. Bunu Laozi’den etkilendiği etik çerçevesinde geliştirir. Soyluluktan ziyade erdeme dayalı bir sistem oluşturur. Yani Önder Apo’nun dediği gibi, “Konfüçyüs kasttan devlete geçişi sağlatıyor.”
Konfüçyüs’ün geliştirdiği önemli diğer bir sistem devlet kadrolarının sınavla belirlenmesidir. Burada alt sınıflardan gelenlerin de eğitim hakkını savunmuş, bürokraside yükselmelerine olanak tanımıştır. Bu sistem neredeyse Çin devrimine kadar sürdürülmüş, sistemin dayanıklı olmasının önemli nedenlerden bir tanesi olmuştur. Konfüçyüs hiyerarşik bir toplum yapısını savunmuştur. Buna göre Hükümdarın tebaaya, ana-babanın çocuğa, ağabeyin erkek kardeşine, kocanın karısına, yaşça büyük dostun genç dostuna karşı sorumluluğu vardır. Bu aynı zamanda karşılıklı bir ilişkidir, kendi içinde bir hiyerarşi barındırmaktadır. Anlaşılacağı gibi ataerkil aile merkezi bir konumdadır. Çin toplumunda günümüze kadar süren ataerkilliğin güçlü bir şekilde sürdürülmesinin bir nedeni de Konfüçyüsçülüktür.
Sonuç olarak
“Birincisinde (Tunç çağı) sınır tanımaz bir zor belirleyici iken, ikincisinde (Demir çağı) daha çok kural ve hukukla belirlenmeye çalışılan düzen söz konusudur. Antikçağın temel teknik araçları tunçtan yapılmayken, klasik çağ teknik açıdan demir çağıdır. İdeolojik açıdan da antikçağ tanrı-krallar (mitolojisine) anlayışına dayanırken, klasik çağın temel ideolojik biçimleri tek tanrılı dinler ve felsefedir. İki dönem arasında teknik, üretim, devlet yönetimi ve ideolojik açıdan önemli ayrımlar bulunmaktadır. Özellikle tanrı-krallar yerine, devlet yönetiminde tanrının ilk sıradaki vekili krallar söz konusu olmaktadır. Bu ciddi bir yumuşamaya işarettir.”
Önder Apo
M.Ö. 600’lerde Çin ağır toplumsal sorunlarla karşı karşıyaydı. Artan devlet baskısı, şehirleşme, dış baskı gibi nedenler dolayısıyla çözülen klan kabile ilişkileri kan bağını aşan yeni bir örgütlenme ihtiyacını doğurdu. Bu ihtiyaca Zhou Hanedanlığı döneminde ortaya çıkan küçük aristokratik yapılar da cevap olamadılar. Ezilenlerin gerçek komünalitesini geliştiren Lao Tse’nin geliştirdiği aristokrasi karşıtı gelenek de sonuca ulaşamadı. Ondan etkilenen Konfüçyüs düşüncesi ise devlette reform ihtiyacından hareketle onu devletleştirdi. Braudel bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Taoculuk gelenekçi ve toplumsal düzen yanlısı Konfüçyüs karşısında her zaman bireyciliğin, kişisel özgürlüğün ve isyanın simgesi olmuştur.” Nihayetinde Konfüçyüsçülük, hiyerarşik toplum ve ataerkil aile yapısını günün ihtiyaçlarına göre düzenleyerek günümüze kadar Çin sosyal yapısında etkili olmuştur.
Lao Tzu ve Konfüçyüs diğer felsefi akım ve dinlere kıyasla son derece dayanaklıdır. Birçok din yok olmuş ya da köklü değişime uğramışken onlar halen Çin’de yaşamaktalar. Felsefi yönlerinin güçlü olmaları, esnek olmaları bunda rol oynamışsa da esasen Çin’in yalıtık ve nispeten durağan bir toplum olması da bunların 2500 yıldır ayakta kalmasına neden olmuştur.
Antik Çin’deki komünalite ve kastik sistem çatışması günümüze kadar kendini başka biçimlerde sürdürmektedir. Komün ile kastik yapı çatışmasının yakın dönemdeki örneği Taiping ayaklanması (1850-1864) olmaktadır. Siyasal ve dinsel içerikli bir ayaklanmadır. Yoksul bir köylü, ayaklanmanın lideriydi. Hıristiyanlıktan etkilenmiş yeni bir din geliştirmeye çalıştı. Yeni dinin mülkiyette ortaklık sloganı açlık ve sefalet içindeki milyonlarca kişiyi harekete katılmaya yöneltti. Kısa zamanda kadın ve erkeklerden oluşan bir orduya dönüştü. Hâkim oldukları topraklarda kadın erkek eşitliği ilan edildi. Bütün mallarda ortalık ilkesi ve toprakların eşit dağıtılmasına yönelik adımlar atıldı. Bu din radikal biçimde Konfüçyüsçülük karşıtıydı. Batılıların da desteğiyle Çin egemen güçlerince ancak bastırılabildi.
Yine Mao Zedong önderliğinde gelişen Çin devrimi her ne kadar günümüzde komünalist özünden uzaklaşsa da bu çatışmanın yakın tarihe taşınmış başka bir biçimidir. Çin yakın tarihinde iki örneğini verdiğimiz Taiping isyanı ve Çin devrimi, Çin halkının bu konudaki komünalist damarının hala güçlü olduğunu göstermektedir.
Günümüz toplumunda Konfüçyüsçülük rolünü halen oynarken Taoculuk artık günün ihtiyaçlarına cevap veremez duruma gelmiştir. Önder Apo mevcut Çin yönetiminin Konfüçyüsçülüğe oynadığını söylüyor. Kapitalizm ile sosyalizmin bir sentezi denilebilecek günümüzdeki sistem bunu ifade etmektedir. Mevcut Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşananlar bazı bakımlardan kapitalist ülkeleri de aşan baskı ve sömürü düzeni olduğunu göstermektedir. Sosyalist olduğunu iddia eden rejimde servet dağılımı dünyadaki en kötü örneklerden biri durumundadır. Buradan hareketle Çin toplumundaki komünalist eğilimin yeniden kendini örgütleyerek, harekete geçeceğine dair bir öngörüde bulunabiliriz. Günümüz komünalist hareketi, dünya ve Çin toplumunun doğru analizi ve doğru bir programla ortaya çıkarması durumunda komünalist eğilim yine milyonlarca insan tarafından kucaklanabilir. Çin tarihi bize bunun mümkün olduğunu göstermektedir.