Hem Birinci hem de İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte en fazla tartışılan konulardan birini de “yeni bir dünya savaşı daha yaşanır mı?” sorusuna verilen cevaplar oluşturmaktaydı. Bu konuda realist görüşler olduğu kadar, iyimser yaklaşım sahipleri de bulunmaktaydı. Ancak yapılan bu tartışmalarda kesin sonuçlara ulaşmak mümkün olmuyordu. Realist yaklaşımlar -özellikle de sosyalistler arasında- “emperyalizm var olduğu sürece savaş kaçınılmaz” fikrinde kendini somutlaştırıyordu. İyimser yaklaşımlar ise savaşın neden olduğu yıkım, can kayıpları, Ekim Devrimi’nin savaş koşulları içerisinden çıkması, yine birinci dünya savaşı sonrasında başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşanan sosyalist, devrimci yükseliş ve dalgalanma gibi nedenlerden yola çıkarak “emperyalistler arasında yeni bir dünya savaşı çıkmaz” görüşünü savunmaktaydılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da benzer tartışmalar yapılmaya ve görüşler öne sürülmeye devam etmişti. Aslında tartışmalara kaldığı yerden devam edilmişti. Tabii ifade edilen görüşlere destekleyici örnekler vermekten ve değerlendirmelerde bulunmaktan da geri kalınmamaktaydı. Bunlar da daha çok İkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı sonuçlar ve sonrasında yaşananlardan hareketle dile getirilen görüşlerdi.
İyimser olanlar ise yine önceki değerlendirmelerden yola çıkarak emperyalistlerin bu sefer gerçekten sonuç çıkaracaklarına inanarak “bir daha böyle bir savaşa kalkışmazlar” düşüncesini ileri sürmekteydiler. İlave olarak da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinde SSCB’nin desteğiyle oluşan halk demokrasilerini, Vietnam, Çin, Kore, Küba devrimlerinin yaşanmasını, uzak doğu ve Afrika’da yükselen ulusal kurtuluş mücadelelerini, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünya genelinde yaygınlaşan sınıf ve giderek gelişen savaş karşıtı hareketlerin gelişimini örnek olarak vermekteydiler. Bunun karşısında realist yaklaşım içerisinde olanlar, kendi tezlerinde ısrarcıydılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Üçüncü Komünist Enternasyonal’in dağıldığı ve yerine yeni bir Enternasyonalin oluşmadığı bir süreçte her üç yılda bir kendi aralarında toplanan Dünya Komünist Hareketleri’nin 1957-1960 yılı toplantı deklarasyonu da bu doğrultuda görüşler ortaya koymuştu. Ancak Dünya Komünist Hareketleri yayınladıkları deklarasyonda bir görüş ortaklığına gitmeden, bu konuya dair var olan temel iki görüşü dile getirmekle sınırlı kaldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında “yeni bir dünya savaşı yaşanır mı?” sorusu bu temelde tartışılmaya devam etmiştir. Ancak tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi; olası bir savaşın çıkmasını engellemeye yönelik çabaların yanında, sistem de yeni bir savaşı kışkırtan adımlar atmaktan geri kalmamıştır.
Yeni savaşı kışkırtan sistem
Birinci Dünya Savaşı, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği İtilaf Devletleri tarafından kazanılmıştı. Savaş başlangıcında Almanya, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan oluşan İttifak Blokunda yer alan İtalya ise bu ittifaktan ayrılıp İtilaf Devletleri safına geçerek savaşı kazanan aktörlerden biri olmuştu. Diğer yandan coğrafi konumu sayesinde savaşın uzağında kalan, çatışmalara sonlara doğru katılan, yeni gelişen ve güçlenen bir emperyalist aktör olan ABD, bu savaştan en karlı çıkan devletlerden biri oldu. Savaş sürecinde ve sonrasında ise Osmanlı ile Avusturya-Macaristan imparatorlukları ve Çarlık Rusya’sı çöken güçler arasında yer almıştı. Milletler Cemiyeti (MC) ise böyle bir dünya gerçekliği içerisinde oluştu. O günkü koşullarda Birinci Dünya Savaşı’nın İtilaf Devletleri olarak bilinen İngiltere, Fransa, İtalya ve ABD ile müttefik olan devletler, Milletler Cemiyeti üzerinde etkili olan devletlerdi. Zaten MC’nin üyelerinin çoğunluğu da Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletlerinin müttefiklerinden oluşmaktaydı.
MC’nin rolü, Birinci Dünya Savaşı sonrasında üye devletler arasında var olan veya çıkabilecek sorunlara “görüşmeler” yoluyla çözüm aramak ve taraflar arasındaki diyalog kapısını açık tutmaktı. Tabii ki bu belirtilenler sadece resmî açıklamalardı. İşin özünde ise İtilaf Devletleri’nin çıkarlarını korumak ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan antlaşma yükümlülüklerinin yerine getirilmesini garanti altına almak yatıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya egemen kılınmaya çalışılan da bu temel politikaydı: “Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Onlardan arta kalanların egemenlik altında tutularak, yeniden biçimlendirilmesi gerekiyordu. Yine Çarlık Rusya’sı toprakları üzerinde doğan 1917 Ekim Devrimi yıkılmalı ve neden olduğu etkileri kırılmalıydı! Avrupa ülkelerinde doğması yakın olan devrim ve sosyalizm tehlikesine bir an önce son verilebilmeliydi.” MC’nin etkisinin tesis edilmeye çalışıldığı Birinci Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyaya egemen kılınmaya çalışılan da bunlar olmuştu.
Yeni bir dünya savaşının hazırlıkları
Avrupa ülkelerindeki “sosyal demokrat partilerin” kapitalist modernite sistemine kurumsal olarak angaje edilerek devrim ve sosyalizm karşıtlığı temelinde konumlandırılmasının, devrimci sınıf mücadelelerinin reformist çizgiye çekilmesinin ve başta İtalya ile Almanya olmak üzere Avrupa genelinde faşizmin büyütülerek iktidara taşınmasının asıl nedeni de bunlardı. Adeta “Bumerang sahibini de vurur” sözünü doğrularcasına, Almanya’da faşizmin örgütlendirilip semirtilmesinin ve iktidara taşınmasının hedefinde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) savaşa dayalı bir stratejiyle tasfiye edilmesi vardı. Bu nedenle, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, henüz savaşın enkazı dahi ortadan kaldırılmadan ve cephelerin dumanı bile dağılmadan yeni bir dünya savaşının hazırlıklarına başlanmıştı.
Bununla asıl hedeflenen; Birinci Dünya Savaşı ile etrafı boşaltılan, ancak buna rağmen çevresinde yeniden tehlike belirtilerinin görüldüğü Avrupa’nın kendi içinde yeniden bir düzene tabi tutulmasıydı. Kendi içerisinde egemen ve hegemonik duruma gelen devletler, sömürge sorunlarını çözdükleri Birinci Dünya Savaşının ardından, gördükleri eksikliklerini tamamlamak için yeni bir savaşa daha ihtiyaç duymuşlardı. Bunun için de bir nevi geçmişteki kralların ve imparatorların izinden giderek, adeta kollarını sıvayıp kitlelere savaş meydanlarının yolunu göstermekteydiler. Almanya ise buna çoktan hazırdı. ABD ve İngiltere, Almanya’yı bunun için hazırlamış ve Hitler’in iktidar koltuğuna oturmasının yollarını açmıştı. Avrupa’nın hemen dibinde en yakın tehlike olarak gördükleri SSCB’yi ancak bu şekilde; kendi algılarına göre “Komünizmin karşısına faşizmi çıkararak” etkisizleştirebileceklerini düşünmekteydiler. Ama bekledikleri gibi olmadı ve “bumerang kendilerine döndü.” ABD ve İngiltere’nin etkin desteğiyle kendini toparlayan Almanya yeni ‘kralını’, ‘imparatorunu’ tahta oturtmuş, pazar ve dünya hâkimiyeti sorununu gündeme getirmişti. Yeniden yapılandırılan ordusu da liderinin emirleriyle harekete geçmeye hazırdı ve nitekim bunu yapmaktan da geri kalmadı. Hitler ordularını Polonya’ya sürerek İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı. 100 milyondan fazla askeri personelin yer aldığı, 100 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği bu savaş, Avrupa merkezli başlayıp Güney Amerika’dan Güneydoğu Asya’ya, Orta Afrika’dan Avustralya ve Ortadoğu’ya kadar uzanan devasa bir alanda sürdü. Bu küresel savaşta Müttefik Devletler (ABD, SSCB, İngiltere, Çin, Fransa) ile Mihver Devletleri (Almanya, İtalya, Japonya) karşı karşıya geldi.
Savaşın galipleri ve yeni dünya düzeni
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünya gerçekliği, Birinci Dünya Savaşı sonrasıyla ortak yönler taşımakla birlikte önemli farklılıklara da sahipti. Beyannamesi 1942’de hazırlanan ve 1945 yılında resmen kurulan Birleşmiş Milletler (BM), 1946’da dağılan Milletler Cemiyeti’nin (MC) yerini aldı. MC ve BM arasında benzerlikler olmakla birlikte, aralarında farklılıklar da söz konusuydu. Ortaklaştıkları yön, her ikisinin de savaşın galipleri tarafından kendi dünya egemenliklerini tesis etmek amacıyla kurulmuş olmalarıdır. Farkları ise MC’nin kapitalist emperyalist sistemin bir kutbu olan -ağırlıklı olarak da- İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarını esas almasına karşın, BM’nin savaşın galipleri olan ABD, Fransa, İngiltere ile SSCB arasında bir denge gözetilerek kurulmuş olmasıydı. BM bu yüzden kendisini, “tüm ülkelere adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitlik sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktaydı. Temel kuruluş ilkesi olarak da ülkeler arasındaki anlaşmazlıklara son vererek, çıkabilecek ve güvenliği tehlikeye sokacak yeni bir savaşı engellemeyi, barışı korumayı ve uluslararası ekonomik, toplumsal, kültürel iş birliklerini geliştirmeyi hedefliyordu. Bu doğrultuda birçok komite ve kurum oluşturuldu. Ayrıca daimî üye olarak veto yetkisine sahip ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra, on geçici üyeye de yer verilen bir Güvenlik Konseyi kuruldu.
Soğuk Savaş: galiplerin çatışması
Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünyada her şey, yapılan anlaşmalarda belirlendiği gibi gitmedi. Daha bu anlaşmaların ve belirlenen hedeflerin yazılı olduğu sayfaların mürekkebi kurumadan, dünya yeni bir savaş tehdidi altına girdi. Bu kez çelişki, savaşın galiplerinin kendi arasında yaşanmaya başladı. Tarihe “Soğuk Savaş” (1947-1991) olarak geçen bu çelişkili ve çatışmalı sürecin tetikleyicisi ise ABD ve İngiltere oldu. Hedefte ise, tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, SSCB ve diğer tüm sosyalist güçler yer alıyordu. BM’nin çalışmalarına başladığı 1946 yılındaki BM Genel Kurulunda, ABD temsilcileri ‘nükleer bomba denemeleri’ yaptıklarını açıkladı. Aynı günlerde İngiltere Başbakanı W. Churchill ve ABD Başkanı H. Truman, SSCB’ye karşı siyasal savaş ilan etti. Bu dönemde “Demir Perde” tanımı kullanılmaya başlandı. W. Churchill, Anglo-Sakson ülkelerini sosyalizme karşı güç birliği oluşturmaya çağırdı. ABD Başkanı Truman ise 1947 yılında, ‘SSCB tehdidi altında olduğu ileri sürülen ülkelere’ ekonomik ve askeri yardım yapmayı öngören doktrinini ilan etti. Böylece silahlanma yarışının önü açıldı.
Tüm bu yaşananların, pratiğe ve SSCB’nin politikalarına da doğrudan etkisi oldu. 1947’de Kominform[1] kuruldu ve ardından SSCB 1949’da atom bombasını geliştirdiğini açıkladı. Aynı süreçte Almanya iki ayrı devlete bölündü. Onlarca yıl önce başlayan Kuzey Vietnam ve Çin devrimleri ise zaferle sonuçlandı. 1950 yılında Kore Savaşı başladı. 1955’e gelindiğinde ise SSCB, Polonya, Arnavutluk, Çekoslovakya, Bulgaristan, Doğu Almanya, Macaristan ve Romanya’nın yer aldığı Varşova Paktı kuruldu. Tüm bu gelişmeler; BM’nin kuruluşunda sorunları görüşmeler yoluyla çözme ve savaşları durdurma vaadinde bulunmasının üzerinden daha on yıl bile geçmeden yaşanan gerçeklerdi. Tüm bunlara neden olan güçler ise kapitalist modernite sisteminin eski ve yeni jandarmaları olan İngiltere ile ABD’ydi. Bu devletlerin hamleleri sadece bunlarla da sınırlı kalmadı. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaptıkları gibi, bu kez de savaşın mağlubu olan Almanya’yı (o dönemki adıyla Federal Almanya Cumhuriyeti’ni -Batı Almanya) yeniden dirilttiler. Bu devleti sosyalist ülkelere karşı aktif bir güç olarak kullanmaktan geri durmadılar. Üstelik müdahaleleri sadece bunlarla sınırlı kalmadı; o süreçte yükselen devrimci, sosyalist ve demokratik özellikler taşıyan hareket ve mücadelelere karşı her türlü askeri, siyasi ve ekonomik saldırıyı gerçekleştirdiler.
Tüm bunlar yaşanırken, kapitalist emperyalist sistem ile reel sosyalist ülkeler arasında bir pozisyonda duran ve kendilerini “Bağlantısızlar” ya da “Bloksuzlar Hareketi” olarak adlandıran, ancak “kapitalist emperyalist sistemi güçlendirdikleri ve sosyalizmi zayıflattıkları” eleştirilerinin muhatabı olan Çin ve Yugoslavya’nın da fazla bir etkisi görülmedi.
Tüm bunlara rağmen devrimci, sosyalist ve demokratik hareketler varlıklarını korumakla kalmamış, gelişimlerini de sürdürmüşlerdir. Bu direncin bir sonucu olarak Küba Devrimi başarıya ulaşmış, hem dünya genelinde hem de Güney Amerika’da aktif devrimci mücadeleler için büyük bir güç ve moral kaynağı haline gelmişti. Döneme damgasını vuran 1968 Avrupa gençlik hareketleri ise devrim ve sosyalizm mücadelelerine yeni bir bakış açısı kazandırarak o güne kadarki kadın, gençlik ve çevre/doğa yaklaşımlarının sorgulanmasını sağlamış, kadın ve gençliğin devrimdeki rolünün öne çıkararak belirginleşmesinde ufuk açıcı bir rol oynamıştı. Aynı dönemde yükselen Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri sömürge halklar için esin kaynağı olurken, ivme kazanan sınıf mücadeleleri de işçi ve emekçi direnişlerini her daim canlı tuttu.
Yumuşama ve yeniden tırmanış
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından girilen bu Soğuk Savaş dönemi, kendi içinde her zaman düz bir çizgi izlemedi. Süreç boyunca kimi zaman gergin ve karşılıklı restleşmelere sahne olan tutum ve davranışlar yaşanırken, kimi zaman da bu gerilimi düşüren ve ortamı yumuşatan politikalar devreye girdi. 1955’te Cenevre’de SSCB ile ABD arasında başlayan “dünya silahsızlanma” ve 1958’deki “nükleer denemeleri durdurma” görüşmeleri, bu yumuşama adımları arasında önemli bir yer tuttu. Özellikle 1960’ta SSCB’nin izlemeye başladığı “barış içinde yan yana birlikte yaşama siyaseti”, bu olumlu ortamın gelişmesinde büyük bir rol oynadı. Ardından bu yumuşama süreci, 1963’te Moskova’da yapılan “ABD-SSCB Nükleer Denemeleri Durdurma Anlaşması” ve 1975’te imzalanan “Helsinki Nihai Senedi” ile daha da ileriye taşınmaya çalışıldı. Fakat 1980 sonrasında ABD’nin ‘yumuşama siyasetini’ terk etmesi ve 1983’te “Yıldız Savaşları” olarak bilinen “Stratejik Savunma Girişimi”ni başlatması, Soğuk Savaş’ı yeniden tırmandırdı. Fakat bu böyle devam etmedi. Ekim 1986’da ABD ile SSCB arasında başlayan “Reykjavik (İzlanda) Görüşmeleri” ve 1987’de imzalanan “Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması” yaşanan gerilimi yeniden düşürdü. Son olarak 1991 yılında ise 1947 yılında başladığı kabul edilen ‘Soğuk Savaş Dönemi’, reel sosyalizmin çözülmesiyle resmen sona erdi.
Böylece reel sosyalizmin çözülmesi, Soğuk Savaş döneminin kapanmasını da beraberinde getirdi. Ancak bu durum, “Yeni bir dünya savaşı olur mu?” tartışmalarına bir nokta koymaya yetmedi. Francis Fukuyama ve türdeşleri, reel sosyalizmin çözülüşünü “tarihin onu” olarak ilan etmişti. Onlara göre artık kapitalist sistemin önü tamamen açılmış ve “yeni bir dünyanın kurulması” için hiçbir engel kalmamıştı. Fakat asıl soru, açılan bu yeni yolun insanlığı nereye götüreceğiydi. Bu sorunun cevabı ise gecikmeden ortaya çıktı: Bu yeni bir dünya savaşıydı!
Üçüncü Dünya Savaşı tartışmalarının ötesinde
Reel sosyalizmin bu şekilde çözülmesi Üçüncü Dünya Savaşı tartışmalarını farklı bir boyuta taşıdı ve o zamana kadar yürütülen kalıpların dışına çıkardı. Kimilerine göre reel sosyalizmin çözülüşü üçüncü bir dünya savaşı olasılığını ortadan kaldırmıştı. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel rekabet, kapitalist emperyalist sistem ile reel sosyalizm arasında yaşanmaktaydı. Haliyle reel sosyalizm çözüldüğüne göre, olası bir savaşın taraflarından birinin devre dışı kalmış olması, bir çatışma ve savaş ihtimalini gündemden düşürmüş oluyordu. Küresel düzeyde nükleer bir savaş tehlikesi ortadan kalktığına göre silahlanma yarışına da gerek kalmamıştı. Bundan sonra kapitalist modernite sistemi kendi yolunu istediği gibi belirleyecek ve dünyayı yeniden biçimlendirebilecekti. Demokrasiyi kapitalizmle birlikte okuyup anlayanlar için de ‘liberal demokrasinin’ gelişim şansı artmıştı. Bu anlamda dünyanın yönü hızla, insanlığın gelişebileceği son aşama olarak ilan edilen ‘liberalizme’ doğru çevrilebilirdi. Ki bunun teorilerini yapmaya hazır olanlar da vardı. Zaten reel sosyalizmin hemen ardından, tam da bu teorileri içeren kitaplar peş peşe yayımlanmaya başladı.
Tabii bir de sorunun daha farklı ele alınışı ve buna bağlı olarak yorumlanışı da söz konusuydu. Buna göre Birinci Dünya Savaşı, reel sosyalizm bahsinin söz konusu olmadığı koşullarda yaşanmıştı. ‘Sosyal demokrasinin’ resmi temsilcileri de işçi sınıfına ihanet ederek, emperyalist tekellerin ve burjuvazinin hizmetine girmişlerdi. Ancak savaş emperyalist devletler arasında olmuştu. Savaşı tetikleyen görünür neden, Avusturya-Macaristan veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesiydi. Tabii ki bu durum sadece bir bahaneydi. Asıl önemli olan ise emperyalist güçlerin ihtiyaç duydukları sömürge, ucuz iş gücü, ham madde, pazar ve hegemonya sorunlarını çözmek adına aradıkları uygun anı yakalamış olmalarıydı. Öyle ki veliahdın öldürülmesi Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’ı işgal etmesine, müttefiki Almanya’nın ise Belçika, Lüksemburg ve Fransa’yı işgal etmek üzere harekete geçmesine zemin hazırladı. Bunun karşısında ise Çarlık Rusyası Almanya’ya savaş ilan etti. Almanya’nın İngiltere’nin çıkarlarını tehdit etmesi, Fransa ve Çarlık Rusyası ile savaşa girmesi, İngiltere’nin de savaştaki yerini belirlemiş oldu. Birinci Dünya Savaşı asıl olarak bu güçler ve bu güçlerin etrafında bir araya gelmiş olan müttefikleri arasında yaşandı. İkinci Dünya Savaşı da emperyalistler arası sömürge, ucuz iş gücü, ham madde, pazar paylaşımı ve dünya hâkimiyeti mücadelesi üzerine yaşandı. İngiltere ve ABD’nin anti-sosyalist temelde Avrupa’da hâkim kılmaya çalıştığı politikalara ve Almanya’yı böyle bir savaşta ‘koçbaşı’ olarak kullanma çabalarına rağmen süreç böyle gelişti. Almanya önce Polonya’yı işgal etmiş ve iki gün sonra da İngiltere ve Fransa Almanya’ya karşı savaş ilan etmişti.
Savaş nedenleri ortadan kalkmadı
Her koşulda dünya savaşları asıl olarak emperyalistlerin kendi arasında yaşandı. J. Stalin’in tanımıyla da “kapitalistler arasındaki çelişki, kapitalistler ve sosyalistler arasındaki çelişkiden daha baskın” çıkmıştı. O nedenle de üçüncü bir dünya savaşı olasılığı ortadan kalkmış değildi. Kapitalist emperyalist sistem hala ayakta duruyordu ve ‘daha güçlü olduğu’ görünümü vermekteydi. Fakat savaş nedenleri olan sömürge, ucuz iş gücü, ham madde, pazar ve hegemonya sorunları çözülmüş değildi. Üstelik bunlara enerji ve temiz su kaynakları üzerinde kurulmak istenen hâkimiyet ve kontrol mücadeleleri de eklenmişti. Ki bu yeni sorunlar, o zamana kadar görülmemiş derecede baskın bir şekilde kendini hissettirir hale gelmişti. Peki, kapitalist sistem bu genişleme ve çatışma hamlelerini kime karşı yapacaktı? Reel sosyalizm çözüldüğüne göre, sistem kaçınılmaz olarak yeniden kendi özüne, yani kendi içindeki çatışma dinamiklerine yönelecekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok şey değişmişti. Almanya ve Fransa kendilerini toplamış, İngiltere buna karşılık dünya siyasetinin belirlenmesindeki ağırlığını korumaktaydı. ABD ise emperyalizmin jandarmalığı rolünü üstlenmişti. Fakat üstlendiği yükün ağırlığı ABD’de zamanından önce aşınma ve yaşlanma belirtileri ortaya çıkardı. Bu yönüyle denilebilir ki ABD, yaşlanma sürecini Fransa ve İngiltere’den daha hızlı yaşamıştı. Bunun ABD’ye yükleyeceği ağır faturanın yanında, Avrupa’nın kapitalist-emperyalist devletleri üzerinde de yaratacağı ek yükümlülükleri olacaktı. Üstelik bunlara, reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte kapitalist modernite sistemine geri dönen devletler sorunu da eklenmişti. Bu sorunların çözümü o kadar kolay olmayacaktı ve bu durum yeni bir dünya savaşını kaçınılmaz kılmaktaydı. Ki öyle de oldu.
Körfez Savaşıyla açılan yeni dönem
2 Ağustos 1990’da Irak Kuveyt’i işgal etti. Bu işgal, ABD’nin teşviki ve onayıyla gerçekleşti. Ancak bu durum, daha sonra ABD’nin Irak’a yapacağı askeri müdahalenin de gerekçesi haline geldi. ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 37 devletten oluşan koalisyon güçleri, 17 Ocak 1991’de Irak’a karşı hava saldırılarını başlattı. 23 Şubat 1991’e kadar süren 37 günlük yoğun bombardımanın ardından kara harekâtına geçildi. Böylece dünya tarihine 3. Dünya Savaşı olarak geçecek küresel savaş bu saldırılar ile başlamış oldu.
Üçüncü Dünya Savaşı da tıpkı Birinci ve İkinci Dünya savaşları gibi, bir devletin başka bir ülkenin topraklarını işgal etmesiyle başlamıştı. Bu yönüyle, nedeni ne olursa olsun, temelde aynı gerekçeden yola çıkılmıştı. Tıpkı Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında olduğu gibi; sömürge, ucuz iş gücü, ham madde, pazar ve hegemonya sorunlarına ‘çözüm bulma’ arayışına, bu kez de zengin enerji ve temiz su kaynakları üzerinde kontrol ile hâkimiyet kurma amacı da eklenmişti. Savaşın hedefinde ise reel sosyalizmin çözülmesiyle boşalan egemenlik alanlarında yeni bir egemenlik kurmaktı. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Ortadoğu gibi kıtaları birbirine bağlayan jeostratejik alanlar ile doğal zenginliklerin ve temiz su kaynaklarının yer aldığı bölgeler, temel savaş alanları olarak belirlenmişti. Karşı karşıya gelinecek ana güç olarak da ‘kendi çocukları’ konumundaki ulus-devletler seçilmişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve iki dünya savaşının koşullarına göre şekillenen bu ulus-devletlerin, sistemin önünü açmak adına yeniden düzenlenmesi artık zaruri bir hal almıştı.
Bu devletler her ne kadar kapitalist-emperyalist sistemin çocukları olsalar da bunlardan Türkiye, İran, Suriye, Irak gibi bazıları her iki dünya savaşı ve sonrası sürecin konjonktüründen yararlanabilmiş ve kendilerini belli bir güç haline getirebilmişlerdi. En azından bölgesel hegemonya mücadelesi yürütebilecek gücü ve iddiayı kendilerinde görmekteydiler. Bu bölgelerde bulunan devletlerin hepsi için böyle bir genelleme yapılamasa da, Ortadoğu’da yer alan belli başlı kimi ulus-devletler için bu söylenebilir. Öncelikli hedef olarak belirlenenler de bunlardı. Ayrıca bu bölgelerde reel sosyalist sistem içerisinde yer alan fakat reel sosyalizmin çözülmesinden sonra kendilerini bağımsız birer devlet olarak ilan eden ülkeler ile yine reel sosyalizmin etkisi altında kalan devletlerin yeniden biçimlendirilmesi gerekiyordu. Bununla birlikte sadece bu bölgelerle sınırlı kalmayan, dünyanın farklı coğrafyalarında iki kutuplu dünya düzeninin konjonktürüne göre biçimlenen, biçimlendirilen devletlerin de değişen dünya koşullarına göre yeniden düzenlenmesi ve konumlandırılması bir zorunluluk halini almıştı.
Küresel sermayenin yeni stratejisi
Aslında Üçüncü Dünya Savaşı tüm bu sorunlara çözüm bulma temelinde kapitalist modernite/küresel sermaye güçlerinin değişen dünya koşullarında kendi içerisinde yaşadığı, başlattığı küresel bir savaş olma özelliğini taşımaktaydı. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından farklı olarak bu savaşın öncülüğüne soyunan ABD’ydi. Dünya hegemonyası da buna göre biçimlendirilecekti. ABD Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru savaşa dahil olmuştu. İkinci Dünya Savaşında ise ana kıtası itibariyle savaştan en az etkilenenler arasındaydı. Her ne kadar Japonya’ya karşı kullandığı atom bombası ile savaşa noktayı koyan güç olsa da önceki dünya savaşları içerisindeki pozisyonu bu şekilde belirlenmişti. Şimdi ise durum farklıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında üstlendiği jandarmalık, kapitalist sistem güçlerinin yeniden toparlanmasında ve reel sosyalizme karşı yürütülen savaşta oynadığı rol, ABD’yi bu yeni pozisyona taşımıştı. Bu durum ABD için bir avantajdı. Çünkü ABD’nin ‘dünya imparatoru’ haline gelmesinin yollarını açacaktı. Fakat bunun karşılığında yükü daha da ağırlaşmış oluyordu. ABD’nin bu yükü ne kadar kaldırabileceği ise başlayan yeni dünya savaşı sürecinde, özellikle de savaşın ilerleyen yıllarında netleşecekti.
ABD, Üçüncü Dünya Savaşı’nı Kuveyt’i işgal eden Irak’a karşı müttefikleriyle birlikte saldırıya geçerek başlatmıştı. Ancak bu ilk fitili ateşledikten sonra, çatışmanın boyutunu daha fazla zorlamadan odağını reel sosyalizmin doğrudan etkisi altında kalmış olan Kafkas ve Balkan ülkelerine çevirdi. Bu hamle Kafkasya ve Balkanlar’ın kendi özgün yapısıyla alakalı görünse de asıl neden Ortadoğu jeopolitiği ile ilgiliydi. Çünkü ABD, Irak’a yaptığı müdahalenin ardından Ortadoğu’nun bir başka gerçeğini daha derinden hissetmişti. ABD Irak’a müdahalede bulunduktan sonra çok kısa sürede Bağdat yolunda ilerlemeye başlamıştı. O hızla devam etmesi halinde Bağdat’ı ele geçirmesi ve Saddam Hüseyin rejimini devirmesi o kadar zor olmayacaktı. Ancak ABD’yi kaygılandıran durum bu değildi, Saddam rejimi yıkıldıktan sonra karşı karşıya kalacaklarıydı.
SSCB’nin Afganistan’da içine düştüğü durumdan ve karşılaştığı sorunlardan çok daha fazlasıyla karşılaşabilirdi. Bunların başında Irak’ın en az üç parçaya bölünmesi geliyordu. Böyle bir durumda İran ve Türkiye gerekçeler öne sürerek müdahalede bulunabilirdi. Diğer yandan Kürdistan’da PKK Önderlikli gelişen gerilla mücadelesinin, çok kısa sürede Güney Kürdistan’ı etkisi altına alma potansiyeli ve bunun için uygun koşulları mevcuttu. KDP ve YNK ise kendilerine verilecek rolü oynamaya hazır değildi. İşte bu yüzden ABD, Irak’a müdahale etmişti ancak sonrasına hazır değildi. Aynı zamanda siyasal ve askeri olarak hareket ederken belirlediği strateji, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası hâkim olan müdahale etme ve sonuca ulaşma çizgisini aşmış değildi. Nitekim bu etkileri, daha sonra Libya ve Suriye müdahalelerinde de açıkça görülecekti. ABD’nin Bağdat’ı alarak Saddam rejimini devirme planını durdurmasının asıl nedeni bunlardı. Ama Bağdat’ı ele geçirme ve Saddam Hüseyin rejimini düşürme planından da vazgeçmiş değildi. Fakat bunun için başka hazırlıklar da yapmak gerekiyordu. Onun için de zamana ihtiyacı vardı. Bu yönüyle de Üçüncü Dünya Savaşı’nın ateşi daha farklı bölgelere taşınmadan önce, ön hazırlıklar kabilinden yapılması gerekenler vardı. Bunların başında ise toplumun, ideolojik ve siyasal olarak Üçüncü Dünya Savaşı ile birlikte devreye konulan politikalara hazır hale getirilmesi geliyordu. Ancak durmak da olmazdı, Üçüncü Dünya Savaşı’nın fitili bir kez ateşlenmişti. O koşullarda yapılması gereken, fitillenen ateşin en uygun alanlara, bölgelere taşınmasından önce gerekli hazırlıklara bir an önce başlanmasıydı. Ki öyle de oldu.
İdeolojilerin sonu demagojisi
Bu temelde, reel sosyalizmin çözülmesinin hemen ardından, küresel sermaye güçlerinin ‘düşünce üretme merkezleri’ harekete geçti: ‘İdeolojilerin ve tarihin sonunun geldiği’ safsatası ile demagojisi geliştirildi ve dünyaya ilan edildi. Aslında bu ilanla yapılmak istenen ve toplumun bilincine yerleştirilmeye çalışılan şey; 20. yüzyıla damgasını vuran ideolojilerin ve siyasal söylemlerin artık ‘ömrünü tükettiği ve kapitalizmin ötesinde bir alternatifin bulunmadığıydı’. Böylece sosyalizm gibi kavramların artık bir kenara atılarak kullanılmasının önüne geçmek amaçlanıyordu. ‘Geride kalan dönemde yaşanan tüm sorunların ve kötülüklerin ardında sosyalizmin ve onun için yürütülen mücadelelerin olduğu’ algısı yaratılmak istendi. Amaç, bu algıyı toplumsal hafızaya kalıcı bir düşünce biçimi olarak kazımaktı. Yoksa egemen güçlerin ideolojilerle, siyasetle bir sorunu yoktu; aksine, yarattıkları bu algı operasyonlarıyla ideolojik saldırılarının dozajını artırmayı ve kapitalizmin resmî ideolojisi olan liberalizmi cilalayıp parlatmayı hedefliyorlardı.
Ortaya koydukları bu yaklaşım tam bir ikiyüzlülüğü ifade ediyordu; zira özünde yaptıkları şey, kapitalizm ideologlarının bugüne kadar uyguladığı yöntemlerin en kaba şekilde tekrar edilmesinden başka bir şey değildi. Topluma ait tüm değerleri gasp ederek, bunlar üzerinde her yönüyle tekel oluşturmaya çalışmaktaydılar. Böylece Orta Çağın -aynı zamanda feodal kölelik düzeninin- çözülmeye başlandığı dönemde olduğu gibi, toplumun öne çıkan tüm düşünsel, maddi ve manevi değerleri üzerinde tekel kurarak kendi varlıklarını geleceğe taşıma olanağına kavuşmuş olacaklardı. Reel sosyalizmin çözülmesi, onlara bu istediklerini pratikleştirmeleri için tam da aradıkları gibi bir ortam yaratmıştı.
Dikkat edilirse Orta Çağın sonu ile feodal kölelik sisteminin çözülmesi de aynı dönemi anlatmaktadır. Tartışmanın, konuşmanın yasak olduğu, sanat ve bilimin adeta toprağa gömüldüğü Orta Çağda, kendilerini ‘yeryüzündeki tanrının gölgesi’ olarak görenlerin mutlak hâkimiyeti söz konusuydu. Onlar yönetiyor, her sözleri temel bir yasa olarak kabul ediliyor ve yapılacak her şey buna göre belirleniyordu. Yine Orta Çağ, ‘tanrı buyruğu’ olduğu iddia edilen dogmaların dışına çıkılmasının, ağır cezaları gerektiren suçlar kapsamında görüldüğü bir çağdı. O nedenledir ki Orta Çağ karanlığının dağılmaya, feodal kölelik sisteminin çözülmeye başlaması; neden oldukları sonuçları hükümsüz kılarken, baskı altına alınan ve toprağa gömülen ne varsa hepsinin yeniden gün yüzüne çıkmasını sağladı.
Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma adlarıyla tarihe geçen dönemlerde yaşananlar böyle bir anlam ifade etmektedir. Bu dönemde köylüler isyan içinde; düşünce, sanat ve edebiyat ise atılım halindedir. Söz söyleyenler, konuşanlar çoğalmıştır. Dile getirilen bu düşünceler, matbaanın icadıyla birlikte daha kısa bir sürede geniş toplumsal kesimlere ulaşmaya başlamıştır. “Özgürlük”, “eşitlik” ve “kardeşlik” kavramları başkaldırıların temel sloganı haline gelmiş; feodal kölelik sistemlerini yerle bir eden devrimler yaşanmıştır. Tüm bu kazanımlar topluma, toplumsallığa aittir. Kapitalist modernite güçlerinin yaptığı ise bunların hepsinin üzerinde tekel kurarak yaratılan değerleri kendine mal etmektir. Öne çıkardıkları ekonomik-siyasal liberalizm gibi kavramlar da hep böyle bir amaca yönelik geliştirilen birer söylemden ibarettir.
Küresel ideolojik hegemonya dönemi
Reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte oluşan yeni dünya koşullarında, kapitalist modernite güçlerinin pratikleri de bundan farklı değildir. “İdeolojilerin”, “dünyanın” ve “tarihin sonu” derken kastettikleri de böyle bir anlam ifade etmektedir. Nasıl ki Orta Çağ karanlığına, feodal kölelik sistemine karşı toplumsal direnişin gün yüzüne çıkardığı değerleri gasp ederek kendine mal etmek istemişse; benzer bir yaklaşımla, reel sosyalizmin çözülmesini de bir fırsat olarak görüp bunu tekrarlamak istemiştir. Bu temelde “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” kavramlarının içi boşaltılarak başlarına getirilen felaket, Neoliberalizm adı altında hortlatılmış ve bu da topluma ‘gerçek özgürlükmüş’ gibi kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Böylece 20. yüzyıl dünyasının yaşadığı temel sorunların kaynağı olarak sosyalizm gösterilirken; kapitalizmin kendi ideolojisi olan liberalizm ile onun temel argümanları olan “bilimcilik”, “dincilik”, “milliyetçilik” ve “cinsiyetçilik” daha fazla körüklenmiştir.
Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra kapitalist modernite sisteminin, küresel sermaye güçlerinin ABD öncülüğünde başlattığı Üçüncü Dünya Savaşı sürecinde bu durum çok açık bir şekilde görülmektedir. Liberalizmin bu temel argümanlarının potansiyel olarak karşılık bulacağı, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, çözümlenmemiş sorunların ve çelişkilerin yaşandığı Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Doğu coğrafyalarında olanlar bunun en somut örnekleridir. Bu bölgelerde kapitalist modernite sistemi, “toplum kırım” ile birlikte “cinsiyetçilik”, “bilimcilik”, “dincilik” ve “milliyetçiliği” en etkili bir şekilde kullanmış ve hâlâ kullanmaya devam etmektedir. Konumuz açısından ele almak gerekirse Ortadoğu adeta bir deneme alanı gibi, tüm bu belirtilenlerin iç içe yaşandığı, birbirini tamamladığı ve en etkili bir şekilde kullanıldığı ‘öncelikli’ coğrafyalar arasında yerini almaktadır.
Ortadoğu: toplumsallık ve karşıtlığın beşiği
Ortadoğu, tarihsel olarak anacıl neolitik çağa ev sahipliği yapan, tarım ve köy devriminin yaşandığı, toplumsallığa geçildiği, farklı toplumsal kesimlerin oluştuğu, sanat, kültür, dil, kimlik ve dinlerin bir arada yaşadıkları ve buradan dünyaya yayıldığı bir coğrafi bölgedir. Ancak Ortadoğu’nun temel özelliği bunlarla sınırlı değildir. Aynı zamanda tüm bunlara karşıtlığın başladığı, yaşandığı bir bölge olma konumundadır. Ataerkilliğe geçiş, toplum dışılık ve karşıtlığı, doğa talanı ve gaspı, sömürü, soygun, egemenlik, devlet, hegemonya, sömürgecilik; kısacası insanın ve toplumun başına getirilebilecek ne kadar kötülük varsa hepsi çıkışını bu coğrafyada yaptı. Yaşanan tarihsellik içerisinde de var olan bu iki temel karşıtlık, yani ‘toplum’ ve ‘toplum dışılık’ hep çelişki ve çatışma halinde oldu. Dolaysıyla kapitalist modernite ideologlarının sosyalizme mal ettikleri kötülük, çelişki ve çatışmaların icadı sosyalizme ait değildir. Aslında bu iddianın tam aksine, iddia sahipleri öne sürdükleri sorunların asıl kaynağıydı. Çünkü bu sorunlar reel sosyalizmden çok önce de vardı.
Hakeza SSCB kurulmadan önce Çarlık Rusya’sının ‘Akdeniz’in sıcak sularına açılma’ projesini pratikleştirmek üzere Ortadoğu’ya yönelik başlattığı askeri hareketler sürecinde de bunlar yaşanmaktaydı ve yine reel sosyalizmin etkisini gösterdiği dönemde de varlıklarını korumuşlardı. Ancak 1917 Ekim Bolşevik Devriminden sonra oluşan devrim hükümeti, Çarlık Rusya’sının işgal ettiği bölgelerden çekilmişti. Yine Rus Bolşevik Devrimi, Çarlık Rusya’sı toprakları üzerinde yaşanmış olsa da devrimci eylemler, atılımlar bazında etkisini Avrupa’da Almanya, Avusturya, İtalya gibi ülkelerde de göstermişti. Ortadoğu’da ise Birinci Dünya Savaşında dağılıp işgale uğrayan Osmanlı topraklarında, elde kalan coğrafya üzerine yeni bir devlet kurmak isteyen Kemalistler, Rus Bolşevik Devriminden yararlanma yoluna gitmişti. Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler de Kemalistlerin bu yaklaşımını kendi çıkarlarına görerek onları desteklemekteydiler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin NATO üyeliğine kadar da bu böyle devam etmişti. Bunun dışında Rus Devrim Hükümetinin Ortadoğu’nun herhangi bir ülkesi ile yakın ilişkileri yoktu. Zaten bunun bir olanağı da bulunmuyordu. İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden biri olarak Ortadoğu’da pastanın en büyük dilimini almış, onu Fransa takip etmiş, İtalya da bu pastadan onlar kadar olmasa da kendi payına düşeni almıştı. Ortadoğu coğrafyasının büyük çoğunluğu bunların kontrolü altındaydı. İran Şahlığı ise İngiltere ile yarı-sömürgecilik ilişkilerini korumaktaydı. O nedenle Rus Devrim Hükümetinin Ortadoğu’da etki alanını geliştirebileceği bir toprak parçası kalmamış ve hepsi paylaşılmıştı.
Ortadoğu’da SSCB etkisinin yükselişi
Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya koşullarının değişmeye başlaması SSCB’nin etki alanın genişlemesine de imkân sundu. Doğu Avrupa ülkelerinde SSCB’nin etkin desteği ile “halk demokrasileri” adı altında başka devrim hükümetleri oluştu. SSCB’nin Ortadoğu üzerindeki etkisi ise, Doğu Avrupa’dakinden farklı bir yol izledi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa’nın kontrolü altında olan ülkelerde sömürgeciliğe ve manda rejimlerine[2] karşı halkın tepkisi gelişmeye başladı. Bu tepkilere paralel olarak anti-emperyalist özellikler taşıyan, ordu içerisinde örgütlü olan, İslam ve Arap Birliğini savunan, Rus Devrimi ve ardından kurulan SSCB’den etkilenen düşünceler kendilerini örgütledi. Bu süreçte, Diriliş (Baas) ve benzeri isimler altında yeni hareket ve örgütler ortaya çıktı.
Bu doğrultuda ilk adım 1940 yılında Suriye’de atıldı. Mişel Eflak ve Ekrem Havrani tarafından Ortadoğu’da ‘tek bir Arap devleti’ kurmayı hedefleyen; ‘Birlik, Özgürlük, Sosyalizm’ sloganını öne çıkaran Baas Hareketi kuruldu. Bu hareket, 1963 yılındaki askerî darbe ile Suriye’de iktidarı ele geçirdi. Aynı yıl Irak’ta da Arap Sosyalist Baas Partisi darbeyle yönetime geldi. Sonraki yıllarda fikirlerinde farklı yönler öne çıkmış olsa da, Baas düşüncelerinden etkilenen Muammer Kaddafi önderliğinde 1969’da Libya’da bir askerî darbe gerçekleşti. Bunların yanı sıra, 1952’de Mısır’da yaşanan ‘Hür Subaylar Darbesi’ ile Cemal Abdünnasır iktidara gelirken; Cezayir, Fas ve Tunus gibi Kuzey Afrika ülkelerinde Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri yükseldi. Bu mücadeleleri veren ülkelerin tamamında da bölgedeki sömürge ve manda rejimleri ardı ardına yıkıldı. İçine girilen bu süreçle 1967’de Yemen bağımsızlığını elde ederken, bunu diğer ülkelerdeki antiemperyalist hareketler ve 1979 İran Devrimi izledi. Diğer taraftan İsrail Devleti’nin 1948’deki kuruluşu; Filistin-İsrail (dolayısıyla Arap-İsrail) çelişkisini boyutlandırarak Ortadoğu’da İslam birliği arayışlarını tetikleyen ve Yahudi-İslam gerginliğini tırmandıran yeni bir dönemin kapısını araladı
Bölgesel güç kaymalarının ortaya çıkışı
SSCB’nin Ortadoğu’daki etkinliği ise böylesi bir süreçte başladı. Anti-emperyalist, sömürge karşıtı, Arap ve İslam ülkelerinin birliğini savunan düşünce sahipleri, örgüt ve hareketler -ve bunlardan iktidara olmayı başaranlar- arasında neredeyse SSCB ile ilişkili olmayan kalmadı. SSCB’nin Ortadoğu ile ilişkileri ve bağları bunlar üzerinden kuruldu. Böylece 1960’lı yıllarla birlikte Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan çekilmeye başlayan İngiltere ve Fransa karşısında Ortadoğu’da SSCB’nin etkisi daha da arttı. ABD’nin Ortadoğu’daki etkisi ise daha çok 1960’lar sonrası dönemde kendini göstermeye başladı. 1948’de İsrail Devletinin kurulması ve Türkiye’nin 1952 yılında NATO üyeliği, ABD-İran ilişkileri ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı açısından önemli olmakla birlikte, ABD asıl ağırlığını 1970’li yıllarla birlikte göstermeye başladı. Türkiye’deki 12 Mart 1971 askeri faşist darbesi, Mısır’da Enver Sedat dönemi, Irak’ta Baas rejiminin İran’la yaptığı 1975 Cezayir Anlaşması’nı takiben SSCB ile ilişkilerini kopma noktasına getirip ABD ile içerisine girdiği ilişkilerle birlikte, ABD’nin Ortadoğu’daki etkisi giderek daha da fazla arttı. Onun içindir ki farklı dinler, mezhepler, kabileler, kültürler, kimlikler vb. arasında zaman zaman çatışmalara varan sorunlar, önceki dönemlerde olduğu gibi reel sosyalizm döneminde de varlığını korudu ve günümüzde de halen devam etmektedir.
Böyle bir Ortadoğu gerçekliği içerisinde üç büyük tek tanrılı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki sorun ve çelişkiler ilk yaşanmaya başladığı yıllardaki gibi sürmektedir. Tarih kitapları, bu dinler arasında savaşlara kadar varan ve günümüzde de hâlâ sürmekte olan sorun ve çelişkilerin anlatımlarıyla doludur. Yine Ortadoğu’nun yakın tarihi içerisinde de savaşlara dek varan sorun ve çelişkilerde; dinsel, mezhepsel, kabilesel, kültürel, ulusal vb. gibi hususların da ideolojik ve siyasal kimlikler içerisinde öne çıktığı/çıkarıldığı bilinmektedir. Kavimler, kabileler, hanedanlar arasında var olan sorunlar, yaşanan çelişkiler, çatışmalar; ideolojik ve siyasal içerikli mücadelelerin içerisinde kendilerini yaşatabilmiş ya da onların birer etkin öğeleri haline gelmişlerdir. Ortadoğu’da ağırlıklı bir şekilde 19. yüzyılın sonlarına doğru gözle görülür hale gelen ve 20. yüzyılda halkların başına musallat edilen Türk, Arap, İran ve Mısır milliyetçiliklerinin iktidar İslam’ıyla kaynaştırılarak, ulus-devlet ideolojileri haline getirilmesi bunun en somut örneğidir.
Milliyetçiliğin Ortadoğu’ya taşınması
Avrupa’da 18. yüzyılın sonlarına doğru görülmeye başlanan ve etkisini ciddi bir şekilde gösteren milliyetçiliği, Ortadoğu’ya taşıran kapitalist emperyalist güçlerdir. Bu güçlerin dolaylı ya da doğrudan müdahalesiyle bu etki Ortadoğu coğrafyasında boy göstermeye başlamıştır. Proto-milliyetçiliğe dönüşme potansiyeline sahip olan kavimciliğin, yine din ve mezheplerin etkisinin Ortadoğu’da güçlü olması da milliyetçiliğin gelişimine uygun bir koşul sunmuştur.
İdeolojik anlamda Avrupa, milliyetçiliğin boy verdiği coğrafya olarak kabul edilmektedir. Kapitalist modernite sistemi önceki kölelik sistemlerini devralmakla birlikte, kendinden de kattıkları temelinde kendini ayrı bir formasyon şeklinde inşa etmesinde milliyetçilik belirgin bir rol oynadı. Gelişmekte olan milliyetçiliğin etkileri 1648 yılında Vestfalya Antlaşması sonrasında Avrupa’da başlayan ulus-devletleşme sürecinde çok net bir şekilde kendini gösterdi. Milliyetçilik, 18. yüzyılın sonlarında ve daha çok da 19. yüzyılda kapitalist modernitenin sistem inşasında bir burjuva ideolojisi olarak en etkin bir şekilde rolünü oynadı. Bu ideoloji, gelişiminde her ne kadar Yahudi sermayesinin ve düşünce yapısının etkisini taşıyor olsa da, en hâkim haliyle Avrupa’nın Hıristiyan inancına sahip ülkelerinde gelişip boy verdi ve temel formasyonlarına kavuştu. Milliyetçiliğin Ortadoğu’ya taşınmasında da bunun rolü oldu. Ortadoğu’da İslam dünyası içinde sıkışmış olan bölgenin Hristiyan dinini kabul eden en kadim gayrimüslim toplulukları; Asuri-Süryani-Keldaniler, Ermeniler ve Grekler, dinsel bağlarının da etkisiyle Avrupa merkezli kapitalist modernite ve onun en belirgin ideolojisi olan milliyetçilikle ilk ilişkilenenlerden oldular. Bu etkilenmenin kendileri ve birlikte yaşadıkları coğrafyada bulunan diğer halklar üzerinde de etkisi oldu. Bu yönüyle de çok kısa bir sürede diğer halklarda da gelişmeye başlayan milliyetçiliklerle karşı karşıya gelerek, büyük soykırım ve katliamların yaşanmasında tetikleyici bir rol oynadı.
Osmanlı, Acem ve Araplarda ise bu etkilenme, Asur-Süryani-Keldani, Ermeni ve Greklerden sonra, Avrupa ile içerisine girilen ilişkiler neticesinde ivme kazandı. Bu da beraberinde, var olan çelişki ve çatışmaların daha da derinleşmesine yol açtı. Bundan en fazla zarar gören de Ortadoğu’da milliyetçilikle ilk temas halinde olan Asuri-Süryani-Keldani, Ermeni ve Grek halkları oldu. Bu halklar ağırlıklı olarak Osmanlının büyük bastırma hareketleriyle, soykırım ve katliamlarıyla, sürgünleriyle karşılaştılar.
İşlediği bu insanlık suçlarına rağmen, Osmanlı da Ortadoğu’da gelişen milliyetçilikten zarar görenler arasında yer almaktan kendini kurtaramadı. Her ne kadar milliyetçilik, onu kapitalist modernite sistemiyle bütünleştirmeye çalışsa da, aynı şekilde onu çöküşe götürecek nedenlerin de olgunlaşmasını sağladı. Bununla da kalmadı, sömürgelerinde isyanların fitilini ateşleyerek, ayrılmayı hedefleyen ya da daha geniş haklar talebinde bulunan veya fiilen yaşadıkları özerkliği korumak isteyen arayışların ortaya çıkmasına neden oldu. Osmanlı’nın tahakkümü altında olan halklar arasında bunlar yaşandı. Yunanistan yarımadasında Osmanlı’dan ayrılmayla sonuçlanan isyanlar çıktı. Arap-İslam dünyasında başlayan isyanlar bir yanda Arap milliyetçiliğinin ateşini yükseltirken, diğer yandan da Osmanlı hegemonyasını temellerinden sarstı. Kürtlerde ise Yunanistan, Balkanlar veya Arap coğrafyasındaki kadar kitlesel boyutlara ulaşmamış olsa da kavmî duyguların etkisini barındıran ve Kürdistani niteliklerin öne çıktığı isyanlar yaşandı.
Bugün İran olarak anılan coğrafyada yaşayan Acemler (Fars) de, Osmanlı’da olduğu gibi, hanedanlıktan kendilerini kapitalist anlamda ulus-devlet olarak yeniden yapılandırmaya çalışırken, benzeri bir süreç yaşamaktan geri kalmadılar. Yaşanan iktidar değişikliklerinin ardından, 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında Rıza Şah Pehlevi’nin iktidarı döneminde Fars milliyetçiliği temelinde belirlenen politikalar devreye sokuldu. Bunun bir sonucu olarak başta Azeri, Arap ve Kürtler olmak üzere İran devlet sınırları içerisinde kalan coğrafyada yaşayan halklar Fars milliyetçiliğinin özel hedefi haline getirildiler.
Ulus-Devletleşme ve parçalanan toplumlar
Milliyetçiliğin Ortadoğu’da gelişimi ve neticesinde yaşananlardan ise en fazla yararlanan başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa’nın kapitalist modernite güçleri oldu. Osmanlı ve İran doğrudan İngiltere’nin yarı-sömürgesi haline geldiler. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İran’da İngiltere’nin ‘adamı’ olarak bilinen Rıza Şah Pehlevi iktidar koltuğuna otururken; dağılan Osmanlı enkazı üzerinde İngiltere ve Fransa’ya bağlı irili ufaklı birçok manda yönetimleri oluştu. Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri, özellikle de İngiltere ve Fransa masa başında kararlaştırdıkları, bölüp parçaladıkları Arap-İslam coğrafyası üzerinde kendi sömürge egemenliklerini perçinleyecek şekilde oluşturdukları manda rejimlerini biçimlendirmeye çalıştılar. Buna göre, Arap-İslam toplumu arasında kabile ve mezhep odaklı keskin bir kopuşun yaşanmasına neden olabilecek bir şekilde kabileler ve mezhepler arasındaki çelişkilerin daha da derinleşmesinin önünü açtılar.
Aslında bununla İslam inancında ‘ümmet’ olarak kabul gören; ‘İslam inancında olanlardan oluşan toplum’ veya ‘İslam enternasyonalizmi’ ya da ‘İslam inancında olanlardan oluşan millet’ tanımından uzaklaşmanın önü açılmıştır. Sadece bununla da sınırlı kalmayarak kendi içerisinde bölünmüş, parçalanmış ve ayrı bir idari/siyasi yönetimleri olan Arap-İslam toplulukları, belirlenen sınırlar içerisinde ulus-devletleşme sürecine sokulmuş, kapitalist modernitenin ön gördüğü toplum mühendisliği planlamalarına göre yeniden biçimlendirilmiştir. Böylece Arap-İslam toplumunun içerisinden, birbirleriyle çelişki ve çatışma halinde olan onlarca ulus-devlet ortaya çıkarılmıştır. Oluşumuna gidilen bu uluslaşma modeli ise, İslami düşüncede anlam kazanan ‘ümmet’ ve ‘millet’ tanımından uzak, tamamen soyut olarak inşa edilen devlet uluslaşması biçiminde yaşanmıştır.
Böyle bir gelişim seyri içerisinde bölgede bulunan başta Türk, Fars, Arap gibi kimliklerle anılanlarla birlikte, diğer egemen iktidar güçleri de ulus-devletleşmeye giden kapitalist modernitenin bu burjuva ideolojisine dört elle sarılmışlardır. Ortadoğu’nun öne çıkan dört etkili (Türk, İran, Arap ve bunlara eklenen Mısır) milliyetçiliğinin gelişiminde ve kendilerini birer iktidar gücü olarak örgütlemelerinde bunu görmek mümkündür. Ancak bu milliyetçilikler içerisinde, özellikle de Arap milliyetçiliğinin, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra kendini ulus-devletler biçiminde örgütlemesinde Türk Kemalist milliyetçiliğinden etkilenmeleri de söz konusu olmuştur. Daha çok da Araplar’da milliyetçilik ile sosyalizmin birbirine kaynaştırılmaya çalışıldığı Baas (Diriliş) adını alan hareket ve örgütlerin kendilerini iktidara taşımaları ve ulus-devletleşmede oynadıkları roller için bunu söylemek gerekir. Ortadoğu’da milliyetçiliğin olduğu gibi, dinciliğin oynağı rolü de bu kapsamda ele almak mümkündür.
Dincilik ve milliyetçilik: kapitalist modernitenin iki silahı
Dini Ortadoğu gerçeğinden ayrı düşünemeyiz. Denilebilir ki din, tarihin belirli bir döneminden sonra insanın yaşamı anlamlandırmada en temel mana gücü haline gelmiş ve yaşam tarzı, ilişki biçimi, davranışı gibi temel konularda yön tayin edici olmuştur. “Kutsal” olarak kabul edilen tüm kitaplarda bu konularda ölçüler belirlenmiş ve bunlara uyulması istenmiştir. Helal-haram, sevap-günah, cennet-cehennem gibi kavramlar kullanılmıştır. İnanca dayalı öğretiler haline gelmişlerdir. O nedenledir ki dini, insanın ve toplumun varlığından ayrı düşünmek mümkün değildir. Özellikle bu belirleme dünyada en çok Ortadoğu coğrafyası için geçerlidir. Çünkü Ortadoğu, adına ister çok tanrılı ister tek tanrılı denilsin, tüm dinlere ev sahipliği yapmıştır. Buradan dünyaya yayılmış ve ulaştığı her yerde oranın özgünlüklerini de içerisine alarak varlığını korumaya devam etmiş ve genişlemiştir.
Bu öğretilere iman ederek yaşayanlar “dindar” olarak kabul görmüş ve öyle anılmışlardır. Kapitalist modernitenin dine yaklaşımı ise buna taban tabana zıttır. Onun için her şey gibi din de Sümer rahip devletinden günümüze kadar -ki zaten onlardan devralmışlardır- topluma karşı kullanılan en etkili silahtır. Sömürü ve egemenlik için kullanılması gereken bir araçtır. Çıkarlarına uygun olduğu sürece bu silahı kullanmaktan geri kalmamışlardır. Dine ilgileri, çıkarları için kullanabildikleri kadarıyladır. ‘Dindar’ değildirler; dini, ticari bir sömürü ve egemenlik aracı olarak gördükleri için ‘dinci’dirler. Bu yönüyle dindarlık ile dincilik birbirine karşıtlığı ifade eder. Aralarındaki sorunlar ve çelişkiler uzlaşmazdır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Kapitalist modernite ise var olan bu çelişki ve çatışmanın zirve halini ifade etmektedir. Dincilik, milliyetçilikle birlikte kapitalist modernite sisteminin inşasının oturtulması ve savunulmasında tarihsel bir rol oynamıştır. Sadece bununla da kalmamış, milliyetçilik ve dincilik hem emperyalistler arası savaşta hem de iki kutuplu dünya içerisinde reel sosyalizme karşıtlığın geliştirilmesinde etkin bir şekilde kullanılmıştır.
Emperyalist paylaşım savaşları ve iki kutuplu dünya içerisinde öne çıkan ideolojik, siyasal söylemler içerisinde “dincilik” ve “milliyetçiliğe” -yaşanan süreçlerin özgünlüklerine göre- farklı bir muhteva ve görüntü kazandırılarak etkin rollerin verilmiş olması da bunun bir göstergesidir. Dünya savaşlarında doğrudan kendilerine yeni sömürge, egemenlik ve hegemonya alanları açma, ucuz işgücü, hammadde ile pazar sorunlarına çözüm arayan emperyalist devletler; milliyetçilikle birlikte dinsel, mezhepsel, kültürel, ulusal vb. özellikleri sürekli olarak kullanmaktan geri kalmamıştır.
İki kutuplu dünya koşullarında da bu politikayı işçi sınıfına, emekçilere, devrimci, demokratik güçlere ve reel sosyalizme karşı kullanmışlardır. Bu şekilde milliyetçilik ve dincilik temelinde kendi ideolojik ve siyasal hattını oluşturmuştur. Strateji, taktik, örgütlenme ve propaganda tamamen bunun üzerine kurulmuş; ulusal, sınıfsal, dinsel yönler ise bunların içerisine yerleştirilip ona göre ele alınmıştır. Ortadoğu’da da öne çıkan daha çok böyle bir yaklaşım olmuştur. Bu doğrultuda geçmişten günümüze kadar gelen din, mezhep, kültür, kabile vb. üzerinden çıkarılan sorun ve çelişkileri kullanmaktan da geri kalmamıştır. Hatta sınıfsallığa dayanan ve kaynağını oradan alan (sağcı ve solcu gibi) ideolojik, siyasal nitelendirmelerle; dinsel, mezhepsel, ulusal, etnik, kültürel topluluklar ve kimlikler iç içe geçirilerek birlikte anılır hale getirilmişlerdir. İsrail-Filistin sorunu Yahudi ve Müslüman sorunu; İran-Irak savaşı Şia-Sünni sorunuymuş gibi algılatılmaya ve zihinlere yerleştirilmeye çalışılmıştır. Misal Lübnan’da neredeyse her inanç topluluğu kendine yakın gördüğü ya da ilişki içerisinde olduğu çevre ve devletlerin öne çıkardığı ideolojik ve siyasal eğilimlerle anılır hale gelmiştir. Yine Lübnan iç savaşında ‘Solcu Müslümanlar’, ‘Sağcı Hıristiyanlar’ biçiminde yapılan tanımlar da bu konuda verilecek örnekler arasındadır. Aynı şekilde Türkiye’de Kürtler ve Alevilerin solcu olarak görülmesi, Sünni Türklerin ve Türk olmadıkları halde kendilerini Türk olarak görenlerin de sağcı olarak algılanıyor olması böyle bir yaklaşım içerisinde anlam kazanmaktadır.
Tarihin sonu söyleminin ardındaki gerçeklik
Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra yapılan “Tarihin sonu” ve “Son insan” belirlemesiyle; o zamana kadar ideolojik, siyasal nitelemeler altında da olsa varlığını korumaya devam eden bu sorunlar, ideolojik ve siyasal kimliklerin dışına çıkarıldılar. Sanki o zamana kadar yokmuş da birden ortaya çıkmış ve bu dönemde başlamışlar gibi gösterilmeye, algılatılmaya çalışıldı hep. Yapılan isimlendirmeler, öne çıkarılan söylemler de buna göre yeniden belirleniyordu. Daha çok da milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik, bölgecilik gibi anlamlarla yüklü nitelendirmeler, adlandırmalar ve taraflaştırmalar öne çıkarıldı. Oysaki bunlar yukarıda da belirtildiği gibi, iki kutuplu dünya koşullarında da vardı. Kapitalizmle birlikte daha da derinleştirilmiş olan, hatta ondan önceki dönemlerden devralınan sorunlardı. Belki siyaset olarak anılmıyor ve adlarına ideoloji, parti denmiyordu ama bunlardan her biri kendi dönemleri itibariyle varlıklarını korudukları sürece ya belirli bir toplumsallık ya da toplum karşıtlığında ifadesini bulmaktaydılar. Bu yönleriyle sınıfsallığı ve siyasallığı ifade etmekteydiler ve ideolojiktiler.
[1] Kominform: 1919-1943 yılları arasında faaliyet yürüten 3. Komünist Enternasyonal yerine 5 Ekim 1947’de SSCB, Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa ve İtalya Komünist partileri tarafından kuruldu.
[2] Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti tarafından, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan topraklarda başta İngiltere ve Fransa’ya yönetim yetkisi verilmesiyle kurulan sömürge düzeni