14 Temmuz ölüm orucuna girerken çıplak bedenleri, çelikten iradeleri, yoldaşlığa olan aşkları, halklara, insanlığın demokrasi ve özgürlüğüne olan inançlarından başka da bir şeyleri yoktu. 12 Eylül faşist karanlığına karşı teslim olmayarak dirhem dirhem erime pahasına son nefeslerine kadar direndiler. Bu amansız mücadele ruhunu, birbirine kenetlenen yoldaşlık bağını, günümüze taşınan bu direniş geleneğini içinden geçtiğimiz bu tarihi süreçte 14 Temmuz gerçeğinde gizil duran komünalist yoldaşlık ruhunu anlamamıza fazlasıyla ihtiyaç vardır.
Özgürlük Hareketi çıkışından günümüze kadar komünal yoldaşlık hareketi olarak şekillendiğini söylersek hiç de abartı olmayacaktır. Önder Apo’nun çocukluğunda başlayan kendi toplumsallığını kurma arayışı okul yıllarında devam ederek, 1973’lere gelindiğinde artık bilinçli bir komünal yoldaşlık aşkına dönüşmüştü. 1974 yıllarında çekirdek grubun örgütlenmesi beraberinde komün evlerini ortaya çıkarmıştır.
Komün evlerinde devletin öğrencilere verdiği kredilerden, burslara, ailelerin gönderdiği paralara kadar her şey büyük bir içtenlikle paylaşılmıştı. Kimin ne ihtiyacı varsa bu komünlerden karşılanmıştı. Sadece maddi paylaşım olmamış, maddi paylaşımdan çok manevi, düşünsel paylaşım yaşanmıştır. Yoğun kitap okumalar, tartışmalar, bilgi, düşünce paylaşımları her gün biraz daha hakikat yoldaşlığına taşımış, bu da komünal yaşam ölçülerine, ortak düşünceye, ruhsal bütünlüğe, ortak bir duruşa, eylemsel birliğe ve sarsılmaz bir komünal yoldaşlığa götürmüştür.
Apocu komünalist yoldaşlık
14 Temmuz’un öncüleri olan Hayri Durmuş, Kemal Pir gibi yoldaşlar, daha grup döneminde komün evlerinde ortaya çıkarılan ilişki ve yaşam ölçülerini Ankara’dan Kürdistan’a taşımışlardı. Kürdistan’a dönüşte tanışıp örgütledikleri her Kürdistanlı genç bu Apocu komünalist yoldaşlıktan, onun komünal yaşam tarzından fazlasıyla nasibini almışlardır. Akif Yılmaz, Ali Çiçek gibi yüzlerce Kürt-Türk genci devrimci komünalist yoldaşlık temelinde, enternasyonalist bir ruhla bir araya gelerek Kürdistan’ın özgürlüğü, Türkiye’nin demokratikleşmesi bilinciyle çetin bir mücadeleye atılmışlardır.
Daha özgür, daha demokratik, daha iyi ve daha güzel olan komünal yaşamı kurmak için her türden fedakarlığı göze alarak arkalarına bakmadan, eskiyle köprüleri yıka yıka yürümüşlerdi. Uğruna canlarını feda edecekleri demokratik komünal yaşamı kurmaya yönelmişlerdi. Elbette bu yürüyüş çetin zamanlarda ateşte sınanmayı gerektirmiştir. Bazıları bu sınavı geçerken, bazıları ise daha yolda düşmüşlerdi. Ancak inanan, inandığı oranda bilincini geliştirenler koşullar ne kadar zor olsa da pratikleşerek, eylem mekanlarında yürüyüşlerine devam etmişlerdir.
Bu komünal yoldaşlık ruhu partileştiği dönemde daha bilinçli ve örgütlü biçimde devam etmiştir. Kaldı ki partileşmenin en temel gerekçelerinden biri de Önder Apo’nun “yoldaşlığın gerçek timsaliydi” dediği Haki Karer’in anısına PKK örgütlenmişti. Tabi bu yaklaşım sadece Haki Karer ile sınırlı değildi, her şehidin anısı amaca giden yolda yeni bir hamlenin gerekçesi olmuştu. Bu düşünce ve yaşam biçimi Önder Apo’dan başlayarak günümüze kadar tüm yoldaşların temel şiarı haline gelmiştir.
Diyarbakır E Tipi Cezaevi
12 Eylül faşist darbesinin geliş nedenlerinden biri kapitalist modernite sisteminin yaşadığı krizi, bunalımı aşmak, diğer yandan Türkiye içindeki sol, sosyalist, demokratik kesimlerin yükselen mücadelesini tasfiye etmekti. İkincisiyse, hızla yükselen Kürt muhalefetini durdurmak temel hedefi olmuştur. Böylece devletin askeri faşist temelde yeniden yapılandırması önündeki engeller de kaldırılmış olacaktır. Daha o dönemde cuntanın şefi Kenan Evren, Siverek üzerinden geçerken darbe kararı aldığını anılarında açıkça itiraf etmişti. 1977’nin güzünde devrimciler için bir işkence ve teslim alma merkezi olarak Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nin devasa inşaatına bu nedenle erkenden başlanılmıştır.
12 Eylül faşizmi Türkiye’de sol, sosyalist, demokratik hareketlere yönelirken, Kürdistan’ı yeniden işgal ederek bir zindana dönüştürdüğü yadsınamaz bir gerçektir. Metris’te, Mamak’ta, Kürdistan’ın birçok zindanı işkencehaneye dönüştürülmüştü. Ancak faşizmin gerçek yüzü Diyarbakır E Tipi zindanında açığa çıkacaktır. Diyarbakır zindanında faşizm hiçbir örtünmeye, maskeye, gizlenmeye ihtiyaç duymamıştı. Tüm çıplaklığıyla devrimci yüreklere, yurtseverlere korku salmak için insan aklının alamayacağı vahşeti uygulamaktan geri kalmamıştı. Orası faşizmin, bütün tatminsizliklerinin intikamını aldığı yer olacaktır. 12 Eylül faşizmi bunu, dünyada eşine ender rastlanır bir tarzda Diyarbakır Cezaevinde yapacaktır.
Vahşete karşı teslimiyet ya da direnmekten başka da bir yol bırakılmamıştır. Askeri cunta PKK’li militanlar şahsında bir halkın özgürlük umudunu bitirmek istiyordu. Bunun için de yaşamın her alanını işkenceye çevirmiştir. Teslimiyete karşı zindandaki ilk PKK eylemi 2 Ocak 1981’de Hayri Durmuş ve Kemal Pir’in öncülüğünde açlık greviyle başlatıldı. 4 Mart’ta ise ilk kez ölüm orucu gibi hassas bir eyleme girmişlerdi. Tecrübe sorunu var. İlk beş günde su bile içilmemiştir. Sonrada yarım bardak su içerek ölüm orucuna devam edildi. Bir yandan açlık, bir yandan susuzluk. İnsan vücudunun susuzluğa dayanmasının sınırı vardır. Bu eylemle insan vücudunun sınırı da aşılıyordu. Zaten başka da bir yol bırakılmamıştır. Eyleme giren kimi kadroların boğazında, ağızlarında yaralar açılmış, su bile içilemez duruma gelinmiştir.
Antep’li bir Türkmen olan Ali Erek grevin 25. gününde boğazında oluşan yaradan kaynaklı artık konuşamıyordu. Onun gibi birçok arkadaş boğazlarındaki yaradan dolayı ölüm orucunu bırakmak zorunda kalmıştı. Ancak Cuntanın temsilcisi Esat Oktay, Ali Erek’i tedaviye götürmüyordu. Neden? Çünkü kurallara uymasını istiyordu. Mutlak teslimiyet istiyordu. Ali Erek bunu kabul etmiyordu. Bir hücreye koyarak üç gün boyunca inlemesini, ölüm orucundaki arkadaşlarına işkence olsun diye dinletiyorlar. Ölüme giden bir yoldaşın sesini dinlemenin acısını düşünelim. Hangi yürek buna dayanır? Ama dayanmaktan başka da bir çare yok. Ne Ali pes etmişti ne de ölüm orucuna devam eden arkadaşları. Sesi duyulmayınca 13 Nisan’da hastaneye kaldırılmış, yolda şehadete ulaşmıştı. 45 gün süren açlık grevi, Yüzbaşı Esad’ın geri adım atması, koşulları düzeltme sözüyle bitirilmiştir.
Direnmek yaşamaktır
Verilen sözlerin tutulmayacağının bilincindeydiler. Yüzlerce yurtsever onlardan güç alıyordu. Yurtseverler, kimi kadrolar işkencelere dayanamayıp fiziki olarak kurallara uysalar da düşünceleri, fikirleri, ruhları halen yoldaşlarıylaydı. Gizliden gizliye komünal paylaşımlarını yapabiliyorlardı. 12 Eylül faşist cuntası ise kendisini kurumlaştırma peşindeydi. Bunun için zindanlara doldurduğu devrimci, yurtsever, sempatizanları teslim alması gerekiyordu. İlk eylem sonrası kademeli olarak işkenceyi tırmandırmaya devam ettiler. İnsanların zaaflarını arayarak her yolu kullanıyorlardı. Artık kurallara uymayla da yetinilmiyordu. Teslim almak, itirafçılığı geliştirmek istiyorlardı. Buna dur demek gerekiyordu.
Yaşanan bu durum karşısında en çok yoğunlaşanlardan biri de Mazlum Doğan’dı. Eğer buna dur denilmezse insanlık onurunun yenileceğinin bilincindeydi. Bir halkın umudu bir kez daha tarihe gömülecekti. Bir şeyler yapmanın hazırlığına çoktan girmişti. Direnişin erkene alınması kararlığına varmıştı. Bir yandan mahkemede savunma yapılabilmesi için yazım çalışmasına başlamış, diğer yandan tarihte saklı duran Demirci Kawa’nın ateşini günümüze taşıyarak 12 Eylül faşizminin yaratmak istediği karanlığa Çağdaş Kawa olmanın bilinciyle müdahale etme hazırlığı içindeydi. Onun için ‘Direnmek Yaşamaktır.’ Direnişin zafere, teslimiyetin ihanete götürdüğünün bilincindeydi.
Mahkemeler başlamıştı. Her mahkeme bir savaş arenası gibi olmuştu. Hayri, Mazlum ve Kemal Merkez Komite üyesi oldukları için PKK adına açılan tüm mahkemelere çıkma önerisini sunmuşlardı. Bu kabul edilmişti. Dolayısıyla normal bir tutsak bir mahkemeye çıktığından bir sefer işkence görüyordu. Onlar ise dört mahkemeye çıktığından dört sefer işkence görüyorlardı. Yolda ve mahkemede yapılan işkencelere dayanmanın gücünü, askeri faşist mahkemeleri halk adına yargılama ve hakikatleri açığa çıkarma istemlerinden alıyorlardı. 12 Eylül faşist generallerine biat etmiş sözde mahkemeler, PKK gerçeğini ters yüz ederek suçluyor, karalıyorlardı. PKK’li tutsaklar ise Kürt halkı adına bilinçli olarak kurgulanan iddianamelere cevap veriyor, 12 Eylül faşizminin gerçek yüzünü açığa çıkararak onları yargılıyordu.
Ölümle yaşam arasında bir köprü
Zaman gelip çatmıştı. Tarih 21 Mart 1982’yi gösteriyordu. Bir Newroz gecesiydi. 35. koğuş 9. hücrede üç kibrit çöpü yakılarak sadece içinden geçilen 12 Eylül karanlığına değil, çağın halklar adına yaratılmak istenen karanlığına cevap verilecekti. O gece Newroz ateşi kendisi olmuştu. Kişiliği, bilinci, zekasıyla Newroz’a, gelecekte kutlanacak Newrozlara yeni bir anlam verilecekti. Sadece zindan karanlığını değil, halkının, halkların korku duvarlarıyla örülen karanlıkları aydınlatacaktı. Bu aynı zamanda 12 Eylül faşizminin yenilgisinin, insanlık onurunu kurtarmanın ilk işareti fişeği olacaktı.
Önder Apo Mazlum Doğan’ın şehadetini duyduğunda şöyle bir değerlendirmede bulunmuştu, “Mazlum’un şahadetine şöyle bir değerlendirmeyle karşılık verdik; ölümle yaşam arasında bulunması gereken bir köprüdür bu şahadet! Dehşetin, ölümün korkusundan, kurtuluşa atılması gereken en temel köprü! Bu köprüden geçenler korkuyu yenmiştir! Bu köprüden geçenler teslimiyeti yenmiştir! Bu köprüden geçenler yeniden var olmanın, dirilmenin imkanını yakalamıştır!”
Mazlum Doğan’ın şehadeti Diyarbakır Cezaevi yönetimini hayli korkutmuştu. Bu korkularını tutsaklardan saklamak için yoğun çaba harcasalar da nihayetinde tutsaklar öğrenmişti. İstisnasız tüm tutsaklarda darbecilere büyük bir öfke kadar, yoldaşlık sevgisinin verdiği acıyla derin bir sorgulama başlatmıştı. En çok da bu sorgulamayı yaşayan, dört özge candı. Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık ve Mahmut Zengin. Günlerce tartışma yürütüp, Mazlum Doğan’ın verdiği mesajı anlamaya çalışmışlardı. Nasıl bir eylemle karşılık verilmeliydi? Nihayetinde tarihi bir karara varmışlardı. Öyle ya Önder Apo, “Mazlum partidir” demişti. Parti bir karar vermişse en üst düzeyde takip edilmeliydi. Onlar da eylemin planlamasını gizlilik içinde yürütmüşlerdi. Eylem için, Önder Apo’yu ilk takip eden Haki Karer’in şehadet gününü seçmişlerdi.
18 Mayıs 1982 akşamı 33. koğuşta yürekleri yakan bir yangın ile uyandı tutsaklar. Yatmadan birkaç saat önce hiç kimseye hissettirmeden adeta vedalaşır gibi herkesle konuşmuşlardı. İstisnasız tüm yoldaşları tarafından en sevileni, gizliden kurdukları komünün öncüsü Ferhat Kurtay ateşler içinde haykırıyordu. Ateşi söndürmeye gelen koğuştaki arkadaşlarına, “Su dökmeyin, ateşimizi güçlendirin…” diyordu. Ferhat bağdaş kurarak ateşin içinde oturuyordu; Eşref, Mahmut ve Necmi başlarını bir annenin dizine koydukları gibi Ferhat’ın dizine koymuşlardı. Mazlum’un yaktığı ateş, Dörtlerin ateşiyle gürleşerek beklenen devrimin kızıl şafağını aydınlatıyordu.
Böyle bir eyleme daha önce ne tanıklık edilmiş ne de duyulmuştu. Dörtlerin eylemi kısa sürede cezaevinden cuntanın başı Kenan Evren’e kadar ulaşmıştı. Yaratılmak istenen korku tersine dönmüştü. Artık tutsaklar değil, 12 Eylül cuntası korkuyordu. Cunta içten içe titriyordu. Yenilmenin verdiği telaşla işkenceyi artırarak sonuç almak isteseler de yaşarken ölümü yenenlerin son darbesiyle tarihte hak ettikleri yere gitmekten ne NATO ne de başka bir güç onları kurtaramayacaktı. Eylemler öncesi mahkemelerde Partiyi savunmasız bırakmamak için mahkemede savunma kararı alınmıştı. Ancak mahkemeler uzadıkça uzamıştı. Şehadetlerle birlikte tahammül sınırları aşılmıştı. Bir araya gelme olanağı olmasa da mahkemeye gidişte fırsatı yakalayan Mustafa Karasu önce Kemal Pir ile sonrasında Hayri Durmuş ile görüşmüş ve eylem kararı alınmıştı. En kalabalık olan Urfa grubunun duruşmasının olduğu mahkemede son sözü Hayri Durmuş söyleyecekti.
Altı kişiyle başardık
Hayri Durmuş defalarca mahkemede söz hakkı istemesine rağmen söz hakkı verilmemişti. 14 Temmuz günü Hayri Durmuş’a nihayet söz hakkı verilmişti.
Hayri Durmuş, “Diyarbakır zindanında insanlar katlediliyor. Cezaevinden cesetler çıkıyor. Yüzlerce insan sakat kaldı. Onurunu ve insanlığını korumak isteyenlere karşı ölümden ve itirafçılıktan başka bir yol bırakmıyorsunuz. Bizler haklı ve meşru bir mücadele veriyoruz. Özgür bir yaşam için savaşıyoruz. Sizler bizi yargılıyorsunuz, fakat savunma hakkımızı bile gasp ediyorsunuz. Bırakın siyasi kimliğimizi korumayı insanlığımızı bile korumanın olanağı kalmamıştır. Onurumuz ve özgürlüğümüz için Mazlum Doğan, Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık yaşamlarına son verdiler.” dedikten sonra, Mahkeme Başkanı, “Bunların bu davayla ilgisi yok Hayri Durmuş, davayla ilgili konuş, davayla…” diyerek müdahalede bulunmuştur.
Hayri Durmuş ise “Ben özgürlük davası adına konuşuyorum. Ben halkımın özgürlük savaşçısı olarak sizin bu vahşi politikalarınızı protesto etmek için şu andan itibaren ölüm orucuna başlıyorum. Halkıma karşı görevlerimi tam olarak yerine getiremedim. Bu yüzden de mezar taşıma bu halka karşı borçlu öldü yazılsın. Bu benim son duruşmam olacak. Siyasi savunma hakkının engellendiği bir mahkemeye çıkmanın bizim için artık bir anlamı kalmamıştır. Son olarak da şunu söylemek istiyorum. Bu halk için mücadele edeceğini söyleyenler silahlı mücadeleyi esas almalıdırlar. Silahlı bir direniş olmadan sömürgecilik asla yenilgiye uğratılamaz.” diyerek tarihi 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucunu ilan etmişti.
Bu tarihi konuşma sonrası mahkeme şok olmuş, donmuştu adeta. Hayri Durmuş’un kararlılığı sadece mahkemeyi etkilemiyor. Aynı şekilde tutukluları ve mahkemeyi izleyenleri de etkiliyor. Büyük bir sessizlik çöktü salona. Hayri’nin hemen ardından Kemal Pir söz hakkı alarak “Ben de Hayri’nin söylediklerine katılıyorum, ben de bu saatten sonra ölüm orucuna giriyorum.” demesiyle, Ali Çiçek de söz hakkı almıştı; “Ben de ölüm orucuna giriyorum.” sözüyle. Bedrettin Kavak, Ali Kılıç ve Fuat Çavgun art arda söz hakkı almışlardı. Ölüm orucuna girenlerin sayısı 6’ya çıkmıştı. Mahkeme heyeti katılanların sayısının çoğalabileceğini düşünerek “Duruşma bitmiştir.” dedi. Kaçarcasına mahkemeyi terk etmişti. İki gün sonra hücrede olan Akif Yılmaz ve Fuat da katılmışlardı. 5 gün sonra süreci yürütmesi için görevlendirilen Mustafa Karasu dayanamayıp, son güne kadar kalacağı yoldaşlarının yanına giderek o da dahil olmuştu ölüm orucuna.
Ölüm orucu kararıyla zafer kesinleşmişti. Mehmet Hayri Durmuş ölüm orucuna başladığı gün “altı kişiyle başardık” demişti. Kemal Pir ölüm orucu içinde “dün altıydık, bugün on altı olduk, yarın milyonlar olacağız!” diyerek Önder Apo’ya, yoldaşlarına, halklarına olan inançlarını ortaya koymuşlardı. Bu büyük şehitler, Önderlikle olan yoldaşlığa bu temelde bağlıdırlar. Bugün milyonları aştık. Kimse artık Kürdü inkâr edemiyor. Önder Apo ilk günden başlattığı komünal yoldaşlık ruhunu, her şehadeti demokrasi ve özgürlüğe giden yolda bir hamlenin gerekçesi yaparak bizleri bugünlere taşıdı. Bugün demokratik komünalist yoldaşlık ruhunu önümüzdeki dönemin temel manifestosu haline getirdi. Bu dönemde en büyük sorumluluk bu özgürlük ruhunu korumak, umudu büyütmek ve 14 Temmuz ruhunda açığa çıkan yoldaşlık bilinciyle süreci başarıya taşımaktır.