data-nosnippet

Siyasi ve toplumsal mücadelelerde geçmişten günümüze değin yaşanan temel sorun, strateji ve taktik arasındaki bütüncül ilişkinin yakalanmamasıdır. Bu sorun büyük imkanların heba olmasına yol açmaktadır. Siyasal mücadelede özü itibarıyla kaybettiren, karşı güçlerden ziyade, taktik öncülüğün pratik-politikada stratejiye göre bir yaratıcılık gösterememesidir. Maalesef yılların tecrübesi ve birikimine rağmen bu sorun hala devam etmektedir. Eğer bu sefer de strateji ve taktiği bütüncül gören öncülükle karşılık verilmezse, barış ve demokratik toplumu inşa sürecinin de heba olma riski vardır. Ancak demokratik siyasal ve toplumsal mücadelelerde aynı hatalar ve zaaflar nedeniyle büyük imkanlar ve fırsatların tekraren heba edilmesine karşı tahammülün sınırı vardır. Kürt halkı ve siyaseti açısından, içine girilen barış ve demokratik toplum sürecini bu sorun ve tehlikeler bağlamında değerlendirmek ve gerekli tespitleri yaparak, tedbirleri almak elzem hale gelmiştir.

Bu bağlamda demokratik toplumun entegrasyon stratejisi somut gelişmeleri ele almaktadır. Özellikle Kürdistan ve Kürt olgusu strateji sorununu önemli kılmaktadır. Çokça dile getirildiği gibi, Kürdistan ve Kürt sorunu bağlamında şimdiye kadar herhangi bir strateji söz konusu olmamıştır. Olsa bile geçici bazı ideolojik belirlemeler düzeyinde kalmıştır. Milliyetçilik ve reel solculuk bağlamında bu yönlü bazı ifadeler kullanılmıştır, ama bunlara strateji demek mümkün değildir.

Kürtler gibi bir toplumsal gerçeklikte demokratik siyaseti yapılıyorsa, stratejik düşünmek, koşulların yüzde 99 olumsuz olduğu yerde, yüzde 1’lik olumlu olanla pratik-politika yapmak demektir. Hazır imkan ve olanak beklememektir. Bağlantılı olarak, nasıl çalışılacağını bilmektir. Stratejik düşünmek ise her şeyle uğraşmamak demektir. Budha’nın örneği ile ifade edersek, “sırtta bıçak varken” bıçağın çıkartılmasıyla uğraşılır. Sırttaki bıçak çıkartılmadan, uğraşılacak her iş boşa gitmiş demektir. El atılacak her iş o bıçağın çıkartılmasına hizmet etmelidir. Geçmişte bu temelde stratejik düşünmede yetersiz kalındığı için, genel olarak tâlî işlerle uğraşıldı. Bu tarz çalışma dağ gibi imkanları heba etti, fırsatları kaçırdı.

Bu ülke ve halk için stratejiden bahsetmek için, bir iradenin ve siyasi gücün ortaya çıkması, var olması gerekir. Kürt sorununun çözümü için tarihte çok çaba olmuştur ve günümüzde de olmaya devam etmektedir. Fakat bu isyanlar bir ideolojik çizgiye, politik programa ve mücadele stratejisine dayanmadığından kısa sürede trajik bir akıbete uğramaktan farklı bir sonuç yaratmamıştır.

Siyasal mücadele stratejisi gereklidir

Bu hususları göz önünde bulundurduğumuzda, Kürtler için siyasal mücadele stratejisi gereklidir, olmazsa olmazdır. Bunun için benimseyebileceğimiz en doğru tarzı tespit etmek de hayati önemdedir. Genelde Kürtler “tarihte çok direndik, ama hep kaybettik” diye bir değerlendirme yapar. Bu bir anlamda doğrudur. Çünkü stratejiden yoksun direniş ve isyanlar kazandırmaz. Neden stratejiden yoksun çatışmalara girişilmiştir? Çünkü Kürtler stratejik aklı geliştirebilecek bir stratejik kurmaylıktan veya kolektif önderlikten yoksun kalmışlardır. Bunun iç ve dış nedenleri üzerinde durulabilir. Ancak nedeni ne olursa olsun ortada olan gerçeklik, böylesi bir aklın gelişmemiş olmasıdır.

Günümüze doğru artık Kürt ve Kürdistan bağlamlı belli bir toplumsallık ve ülke somutlaşması yaşandığı için, strateji belirleme ve değerlendirme de gündemleşmek durumundadır.  Kürdistan’da PKK bir isyan hareketi olarak değil, düzenli bir siyasi programı ve stratejisi olan bir hareket olarak geliştirilmek istendi. Ancak pratikte istenildiği gibi gelişemedi. Strateji ve taktik kavramları çok kullanıldı, ama yaşananlar bunu karşılamakta yetersiz kaldı. PKK’nin aşılması meselesinin, bir de bu yönüyle ele alınması gerekir. Stratejik olarak söylediklerini ve öngördüklerini hayata geçirmede tıkanma yaşandı. Dolayısıyla aşılması bu anlamda da gerekliydi. Bu da sadece örgütsel aşılma değil, ona dayalı bir stratejinin de aşılmasıdır. Uygulanamayan bir strateji başarısızdır, dolayısıyla terk edilmesi gerekir. Çünkü söz konusu olan, toplumun hayati konularıdır. Aşılan, ulus- devlete dayalı ulusal kurtuluş savaşı stratejisidir. Ulusal kurtuluş savaşı silahlı şiddeti gerekli kılar. PKK’nin 46 yıllık “hikayesi” bu stratejiyle geçti.

Başlatılan Barış ve Demokratik Toplum/Ulus süreci, yeni bir stratejiyi gerekli kıldığı için, demokratik siyaset stratejisi geliştirildi. Demokratik siyaset stratejisinin programı, demokratik toplumun inşa edilmesidir. Demokratik toplum/ulus şiddetle inşa edilemez. İnşa tamamen demokratik siyaseti gerekli kılmaktadır. Ulus-devlet kuruluşu şiddeti gerekli kılar. Demokratik siyaset ile demokratik toplum/ulus arasındaki bu ilişkiselliğin iyi ve doğru anlaşılması gerekiyor. Her türlü söylem, propaganda, örgütlenme ve demokratik eylemsellik bu gerçekliğe göre gerçekleştirilmelidir.

Eski üslupla demokratik siyaset yapılamaz

Demokratik siyasetin dilini ve üslubunu yakalamak, dönemi kazanmak için zorunludur. Eski olan, aşılanın dili ve üslubuyla yeni dönem kazanılamaz. Demokratik siyasetin esnekliği en çok dilde, üslupta kendini pratikleştirmelidir. Üslup, demokratik siyasetin yarısıdır. Üslup deyip geçmemek gerekiyor. Üslup kuru bir retorik değildir. Dolaysız olarak zihniyet ve kişilikle bağlantılıdır. Unutulmamalıdır ki, üslup zihniyet ve kişiliğe göre olur. Zihniyet ve kişilik ne ise üslup de öyle olur.

Demokratik siyaset üslubu konusunda ciddi sorunun olduğu görülüyor. Bu da zihniyet değişiminin hala gerçekleştirilmediğini gösteriyor. Var olan üslup hala 1990’ların söylemine dayalıdır. Sanki ulusal kurtuluş savaşı stratejisi aşılmamış gibi bir durum yansıyor. Şu husus çok iyi bilinmelidir ki, demokratik siyasette “düşman” yoktur. İdeolojik ve politik mücadele demokratik toplum/ulus programına göre devam edecektir. “Düşman” denilen taraflar savaşla birbirini yok etmeye odaklıdır. Demokratik entegrasyona giderken, birbirini kabul eden bir geçeklik olacaktır. Bu fark demokratik toplum/ulus programı ve demokratik siyaset stratejisiyle ortaya konuldu. Dolayısıyla hiçbir şey olmamış gibi bir üslupla demokratik siyaset yapılamaz. Yapılırsa başarısız olur.

Öte yandan PKK aşılırken, “varlık kabul ettirildi” tespiti yapıldı. En başta da 1970’lerde kendinden kaçan Kürde kabul ettirildi. Yani, artık Kürt halkının var olduğunu herkes biliyor ve kabul ediyor. Bu varlığın gerektirdiği hakların ve yaşamın ne ve nasıl olduğunu da aşağı-yukarı bilmeyen yoktur. Bu durumda, hala gidip Kürdün var olduğunu Kürde ve diğer kesimlere anlatmak, aslında farkında olmadan geçmişin alışkanlığıyla siyaset yapmaktır. Bunları söylerken hiç bu gibi şeyler söylenmesin demiyoruz. Burada belirtmek istediğimiz, gelinen aşamada katedilen ciddi bir mesafenin olduğu ve yeni dönemin daha farklı bir çalışmayı, politik mücadeleyi gerekli kıldığıdır.

Demokratik siyaset gündemimize yeni girmiş değildir. 2000’lerden itibaren demokratik siyaset, ciddi olarak gündemleşti. Demokratik modernite paradigması esas olarak demokratik siyaseti gündemleştirdi, tartıştırdı. Ancak, geçen çeyrek asırlık bir sürece rağmen hala demokratik siyaset tam olarak anlaşılmış değildir. Bu nedenle hem ciddi bir zorlanma yaşanıyor. Hala demokratik siyaset stratejisine girilmediği için geçen bir yıllık süreç tam olarak değerlendirilemiyor. Geçen sürecin tamamen boş geçtiğini söylemiyoruz. Ancak, gerektiği kadar değerlendirildiği ve demokratik siyaset ve demokratik toplumun/ulusun gerektirdiği bir zihniyetin, üslubun, örgütlenmenin ve faaliyetin gerçekleştirildiği de söylenemez. Yürüyen süreç ile, her yönlüyle büyük bir fırsat ve imkan yaratıldı. Bu imkan ve fırsat doğru temelde değerlendirilmedi. Oysa her güne büyük çalışmalar sığdırılabilirdi.

Bu hususları ifade ederken, soyutluktan bahsetmiyoruz. Demokratik siyaset, düzen-içi siyasetler gibi, parti binalarına sıkıştırılmış, bürokratik ve seçimden seçime çalışılan bir siyaset tarzı değildir. Programı demokratik toplumu/ulusu inşa etme olduğuna göre, demokratik entegrasyona göre, demokratik toplumun/ulusun inşa edilmesidir. Demokratik siyaset stratejisine hala girilmemiştir derken, ifade edilmek istenen, hala istenilen düzeyde inşa çalışmalarına başlanılmamasıdır. Stratejik ve taktik bütünlük denilen husus da budur.

Varlık kabul ettirildi ama özgürlük sağlanamadı

Demokratik toplumun cumhuriyetle demokratik entegrasyonunu sağlamak hedefiyle başlayan bu süreç, bir inşa sürecidir. Geçen dönemde varlık kabul ettirildi, ama özgürlüğü sağlanamadı. Özgürlüğün sağlanması için demokratik toplum/ulus düzeyinin yakalanması gerekiyor. Demokratik siyasetin gerçekleştireceği, bu düzeyin yakalanmasıdır. Bu da inşa ile olacak bir durumdur.

İnşa soyut değil, bizzat toplumsal yaşamın tüm alanlarıyla iç içe olan bir olgudur. Ama inşa kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. İnşayı gerçekleştirecek olan demokratik siyasettir. İnşa zor gücüyle değil, toplumun bilinçlendirilmesiyle gerçekleşecektir. Bunun en önemli özelliği, amaçlanan hedefi zor gücüyle değil, demokrasiyle gönüllü temelde kabul edilmesini sağlamaktır. Bu da bir beceri ve ustalık işidir.

Amaca yönelirken toplumun rızasını ve gönüllü katılımını sağlamak için tepeden tırnağa her şeyimizi çekici kılmak temel özelliğimiz olmalıdır. Milyonlar nasıl harekete geçirildi? Önderlik gerçekliğinde kendini kanıtlayan bu çekicilik daha baştan beri temel alınmıştı. Bundan öğrenilecek çok şey olmakla birlikte, yeni stratejinin de gereği olarak çekicilik, beceriklilik ve ustalık gösterilmelidir. Bu noktada “güç” kavramına negatif anlam yüklenmemelidir. Kast ettiğimiz güç, zor, şiddet değildir. Tam tersine demokratik siyaset zihniyetiyle, kişiliğiyle, üslubuyla, tarz ve temposuyla zor, şiddet kullanmadan toplumu ikna etmek, etkilemek, örgütlemek ve demokratik toplum/ulus inşasına katmaktır.

Demokratik siyaset iç içe olan iki boyuta dayalı pratikleşecektir. Birincisi, inşadır. Demokratik toplumu inşa ederken komünler komünü olarak somutlaşacaktır. İktidarcı-devletçi değildir, iktidarı- devleti inşa etmeyecektir. Paradigması, zihniyeti, felsefesi, ideolojisi demokratik komünalisttir. Komünlerin en üst komünü olma niteliği buradan ileri gelmektedir. Bu şu anlama geliyor: Demokratik siyasette yer almak isteyenler makam-mevki, kişisel ikbal, kariyer… vb. her türlü iktidarcılıktan-devletçilikten uzak olacaktır. Tek amacı demokratik komünalizme göre yaşamak, eylemek olacaktır. Bu da bireysel olarak değil, komünlere dayalı inşada pratikleşmektir.

İkincisi, hukuktur. Demokratik toplum entegrasyon ile demokratik cumhuriyetle bütünleşecektir. Bunu gerçekleştirecek olan demokratik siyasettir. Demokratik siyasetin en temel özelliği bu noktada kendini göstermektir. Demokratik entegrasyonu hukukla gerçekleştirmeyi hedeflerken “dilencilik” olarak tanımladığımız devletten her şeyi talep etmeyecektir. Komünler komünü olarak aktifleşip komünlere dayalı demokratik toplumu inşa ettikçe bunu hukukileştirecektir. Hukuki boyut kendiliğinden, çağrılarla gerçekleşemeyeceği gibi, devlet getirip altın tepside sunmaz. Devlet demokratik toplumun entegrasyonunu inşa sürecinde eskisi gibi negatif bir rol oynamayacaktır. Bizler açısından öncelikle bunun inşa çalışmalarının doğru yürütülmesi gerekiyor. Şu an ortada gerçekleştirilmiş bir demokratik toplumdan/ulustan söz edilemez. Gerçekleştirildikçe, fiili olarak inşa edildikçe hukukileşecektir.

Pratik-politika yaratıcı olmalıdır

Demokratik toplumu demokratik entegrasyon temelinde inşa edecek olan demokratik siyasetin temel niteliği olan pratik-politikadır. Pratik-politika aynı zamanda taktik alanı ifade eder. Taktik çalışma denildiğinde, stratejiyi hayata geçirecek olan pratik-politikadır. Öte yandan pratik-politika günceldir. Günlük olarak gerçekleşendir. Arkasında ideoloji vardır, ancak, ideolojinin ötesindedir. Genel olarak hala anlaşılamayan bu niteliktir.

Önderlik gerçekliğinde ideoloji ve pratik-politika arasında oransal bir belirleme yapılırsa, pratik-politika yüzde 80, ideoloji ise yüzde 20’dir. Bu gerçekliğe rağmen pratikte gerçekleşen ise tersidir. Pratik-politika yüzde 20, ideoloji ise yüzde 80’dir. Bu aynı zamanda Önderlik gerçeği ile pratik çalışma yürüten öncü arasındaki uçurumun da göstergesidir. Esas olarak tıkanma bu noktada yaşanmaktadır. Bu hususta yaşanan tam olarak en kabasından bir tutuculuktur. Bu tutuculuk çok tehlikelidir ve aşılmasına yönelik ciddi bir direnç vardır. Pratik-politika adına damgasını vuran ideolojik katılıktır. Bu noktada ideolojisiz bir pratik-politikadan bahsedilemiyor, pratik-politikanın yaratıcı olarak anlık uygulanmasıdır söz konusu olan. İdeolojik olarak pratik-politikanın ilkesi zaten olur. Ama yaratıcı olunmalıdır.

Toplumsal yaşam salt ideolojiden ibaret değildir. Önderlik pratik-politikaya yönelirken sosyalist ilkeyi gözeterek hareket ediyor. Sosyalist ilkede gelişim, dönüşüm ve derinleşme yaratıyor. Sosyalist ilke değişmez, ama dönüşür, derinleşir ve gelişir. İdeolojik ilke olmalı, ama içi derinleştirilerek, dönüştürülerek, geliştirilerek doldurulmalıdır. Var olan tarzda dönüşüm, derinleşme ve gelişime sanki ilkeden vazgeçmekmiş gibi algılandığı için, ideoloji adına tutuculaşılıyor. Dogmatizm denilen şey zaten budur. Katı ilkeye bağlılık dogmatizmi getirir.

Önderlik gerçekliğinde çoğunlukla pratik-politika ideolojiyle çelişiyormuş gibi görünmektedir. Oysa gerçek olan, pratik-politikanın ruhuna göre bir yaratıcılığın olmasıdır. Önderlik gerçekliğinde pratik-politikanın başarısının sırrı buradadır. Bunun hala anlaşılmamış olması büyük kayıp olduğu kadar, gelinen aşamada anlaşılmayıp yaratıcı şekilde uygulanmaması, asla kabul edilemez bir durum olacaktır. Şunu da hemen belirtmek gerekir ki, burada üzerinde durulan husus Önderlik gerçekliğinin taklit edilmesi değil; yaşamı ve çizgisinin yaratıcı öğrenilmesi ve pratikleştirilmesidir. Elbette, pratik-politika ideolojisiz olamaz. Ancak, ideoloji olduğu gibi pratik-politikada uygulandığında ortaya çıkacak olan dogmatizmdir, şimdiye kadar gerçekleşen bu dogmatizm olmuştur. Geçmişte önemli dönemeçlerdeki imkanların ve fırsatların doğru değerlendirilememesinin asıl nedeni bu dogmatizmdir. Bunun aşılması için cesaretle özeleştirisi yapılmalıdır. 

Pratik-politika şu açıdan önemlidir: Teori, strateji, program, ideoloji hatta gözünü kırpmadan her şeyini veren binler olabilir, ama pratik-politikada yaratıcı ve sanatkarane inşacı olunmadığında, başarılı olunamaz. Pratik-politikanın ideolojinin ötesinde olmasının bir nedeni de budur. İdeoloji çok doğru olabilir, ama pratik-politika anlık olarak gerekli şekilde yapılmazsa, o ideolojinin doğruluğunun yaşamda hiçbir anlamı kalmaz. Bu noktada haklı olmak da önemli değildir. Başarılı olunmadığında haklılığında bir anlamı kalmaz. Çünkü, pratik-politik alan oldukça farklıdır. Yirmi dört saat tetikte olunmayı, gerekli olduğu zamanda ve yerde sürekli değiştirmeyi, gelişmelere cevap vermeyi gerekli kılar. Taktik niteliği bu noktada ortaya çıkmaktadır. Hatta yirmi dört saat bile pratik-politika için uzun zamandır. Anı anına taktik olarak değiştirilmesi, geliştirilmesi ve uygulanması gerekendir. Pratik-politika gerçeklik sanatıdır. Gerçeklik ne ise pratik-politika ona göre olmak zorundadır. Pratik-politikanın esnek olması, ideoloji gibi katı olmaması bu niteliğinden ötürüdür. Pratik- politika yerinden kıpırdatılmayan sert bir kaya değildir. Kendine özgü kuralları vardır. Demek ki pratik-politika konusunda eski alışkanlıkların, öğrenilenlerin ve doğru bilinen yanlışların aşılması gerekiyor. Şimdiye kadar uygulanan pratik-politika genel olarak yetersiz uygulanmıştır. Pratik-politikanın sanat düzeyinde yürütülmesi ancak kendine özgü kurallarıyla mümkündür.

Uçurumun kenarında pratik-politika yapılıyor

Şu husus hala tam anlaşılmış değildir: Kürtler için demokratik siyaset, yani pratik-politika uçurumun kenarında siyaset yapmaktır. Elli yıllık tarihi Önderlik gerçeğinin pratik-politika zemininin tanımı yapılırsa en doğru tanım uçurumun kenarında siyaset yapmaktır.  Önderlik gerçekliğinin pratik-politikasının sırrı budur. Uçurumun kenarında pratik-politika yapıldığı unutulmamalıdır. Pratik-politika ne düz yolda yürümedir ne de uçurumdan düşmedir. Kürt zemininde normal bir zeminin olmadığı iyi anlaşılmalıdır. Her ne kadar Kürt kendisini normalmiş gibi görüyor ise de, Kürt anormalleştirilmiştir. Soykırım kıskacı normal olabilir mi? Dolayısıyla hangi zeminde pratik-politika yaptığınızın bilincinde olmalısınız ki, artık kedinizi kandırmayasınız. Normal bir zeminde değilsiniz. Uçurumun kenarındasınız. En ufak bir dikkatsizlik veya hata sizi uçurumdan aşağı düşürebilir; ki şimdiye kadar genelde öyle oldu. Buna “dereden geçerken boğulmak” dedik. Bu bir trajedidir. Artık bu trajediye son vermek istiyoruz. Bu nedenle oldukça hassas ve ustalıklı adım atmak gerekmektedir. Zaten pratik-politikanın kendisi köşeli, durağan değildir; büyük bir dinamizmi ve her an değişimi gerektiriyor.

Öte yandan pratik-politikanın ideolojiden farkı, herkesi kapsamasıdır. Stratejik-taktik bütünlük bunu gerektiriyor. Demokratik siyaset toplumsal alan içindir. Amacı tüm toplumsal kesimleri içine almaktır. Otuz yıldan uzun süredir demokratik siyaset adına yapılan, tipik mezhepleşmenin ötesine geçmemektir. Bu nedenle farklı kesimlere açılmıyor. Toplumsal kesimlere ideolojik kalıplarla yaklaşıldığı için hemen hemen aynı “mahalle” içinde dolanıp duruluyor. Hep hazır toplum aranıyor. Eğer hazır, ilkeli ölçülü; hatta komünalist toplum olsaydı zaten pratik-politik mücadeleye gerek kalmazdı.

Pratik-politikanın varlık gerekçesi yaşanan büyük yabancılaşma, kendinden kaçma; toplumsal yozlaşma vb. durumlardır. Bunlar pratik-politika ile örgütlendirilmezse nasıl değişim yaşanacak?

Demokratik toplum, ulus-devlet ve reel sosyalizmde olduğu gibi, homojen toplum değildir. Ne kadar aykırılık ve çelişki varsa pratik-politikanın içine çekilmesi gerekiyor ki, farklılıklar birlikte yaşasın ve demokratik siyasetin öznesi kılınıp her toplumsal kesimin gücü olunsun. Demokratik topluma bu temelde varılır.

Unutulmamalıdır ki, pratik-politikanın rolü karşıtlık ve kaçırtıcılık değildir. Tersine, her toplumsal kesimin kendini içinde bulacağı bir mecradır. İdeoloji/ilke adına gerçekleştirilen karşıtlaştırma ve kaçırtmanın, özünde ideolojiyle/ilkeyle de ilgisi yoktur. İdeoloji/ilke demokratik toplumu inşa etmeyi gerekli kılıyor. Bunun da sadece “mezhebi” veya sınıfçı tek bir toplumsal kesimle olamayacağı açıktır. Dolayısıyla karşıtlaştırmanın ve kaçırmanın hiçbir haklı yanı olmadığı gibi, ideoloji/ilke ve pratik-politikayla da ilgisi yoktur. Bu tarzın başarılı bir demokratik siyaset olmadığı ortadadır. Büyük emek ve bedellerle etkilenip gelen kesimlerin ya kaçırtılarak ya da geleneksel mezhepçi ve sınıfçı yaklaşımla kaçırtılıp küstürülmesi marifet değildir. Bu tarz siyasetin objektif olarak dağıtıcılık olduğunun bilincinde olarak pratik-politika gerçekleştirilmelidir. Mesele iyi niyet değildir, zaten şimdiye kadar gerçek tasfiyecilerden daha fazla iyi niyetliler büyük zarar vermediler mi? Böylesi bir durumda iyi niyetlneye yarar?

Demokratik toplum/ulus komünaldir

Karşıtlaştırma ve kaçırtıcılık ne adına yapılırsa yapılsın, özünde liberal anlayışın ürünüdür. Yeri gelmişken şunu da belirtelim: şu an saflarımızda sınıfçılık ve liberalizm sanıldığından da fazla yaygındır. Bir türlü inşa çizgisine girilememesinin nedeni budur. Bu her iki anlayış da demokratik siyaset için oldukça tehlikelidir. Çünkü inşa etmek yerine yıkar. Demokratik topluma/ulusa da uymaz. Demokratik toplum/ulus sınıfçı ve liberal değildir, komünaldir. Dolayısıyla inşacı olan pratik-politikamız liberal ve sınıfçı çizginin uygulayıcısı olamaz. Hem liberal hem de sınıfçı çizgi toplumu böler, karşıtlaştırır ve çatıştırır. Biz toplumu bölmek, çatıştırmak değil, demokratik toplum/ulus temelinde birleştirmek ve bütünleştirmek istiyoruz. Bu açıdan pratik-politika ne kadar farklılıklarla demokratik toplumu birleşmiş, bütünleşmiş temelde inşa ederse o kadar amaca hizmet etmiş olur.

Sınıfçılık yerine demokratik komünaliteyi ikame ederken bu gerçeklikten hareketle yola çıktık. Genelde tüm toplum kesimleri, özelde Kürtler bu temelde birleşmiş, bütünleşmiştir. Kürtler demokratik toplum/ulus olmadan bırakalım eşit ve özgür olmayı, nefes bile alamaz. Toplumun inşaya katılımı ve yeniden inşası sınıfçılık ve liberalizm çizgisinin dışında mümkündür. Zaten pozitif devrim de bunu gerektiriyor. Pozitif devrim çizgisindeki pratik-politika sınıfçı ve liberal mücadeleyi esas almıyor; tersine demokratik komünalizmi esas alıyor. Şimdiye değin yapılan sınıfçılık eninde sonunda kapitalist moderniteyle birleşti. Liberalizme saplanan sağ kesim de aynı şekilde sistem içinde eridi. Toplum komünaldir derken, sınıf olgusunu yadsımamakla birlikte, ayrıştırıcı düşünce ve yöntemlerin anti toplumcu olduğu ve pratik-politikanın bu çizgilere sapmaması gerektiği de söylenmiş oluyor.

Pratik-politikayla demokratik toplum inşa edilirken, bu kapsamda pratikleşip tüm toplumsal kesimleri demokratik komünal temelde örgütlemelidir. Demokratik toplum demokratik komünilazme, yani komünlere dayalı inşa edilir. Komün zaten toplum demektir. Kürtçedeki anlamı “kom bun”dur; toplanmak, bir araya gelmek anlamındadır. Günümüzde toplum kendi özünden büyük oranda yabancılaştırılmış ve dağıtılmıştır. Ancak tortu biçiminde bir komünallikle yaşanmaktadır. Demokratik toplum geleneksel olarak tortu biçiminde kalan o gerçeklik üzerinden inşa edilecektir. Bu nedenle komün temeldir. Yabancılaşma ve dağılma ancak kendi kökleri üzerinden giderileceği için, demokratik toplum komünleşmeyle inşa edilecektir. Bu sıfırdan bir toplum, bir ulus-devlet veya devlet içinde ayrı bir yapılanma inşa etmek değildir. Aslında kapitalist modernite sadece toplumda yabancılaşma yaratmamıştır, en önemlisi zihniyetlerde de büyük bir yabancılaşma yarattığı için komünden bahsedilirken sanki toplum dışı veya bir devlet tipinden bahsediliyormuş gibi algılanıyor. Oysa toplumun kendisi zaten komünaldir. Bu nitelik ilk toplumsallaşmadan itibaren gelişmiştir. Yine tarihte kastik katil egemenliğinin biçimi olan her türlü köleleştirici sisteme karşı çıkanlar da özünde komünaliteye yönelmiştir. Biz de günümüzde demokratik siyasetle demokratik toplumu komünlere dayalı inşa ederek demokratik entegrasyonu gerçekleştireceğiz.

Komün insanlığın savunulması için zorunludur

Komün, demokratik toplumun kök hücresidir. Bu hücre olmadan beden olarak demokratik toplum inşa edilemez. Şüphesiz komünün inşası demokratik komünalist kişiliğe bağlıdır. Ancak bu kişiliği kendinde gerçekleştiren komünü inşa edebilir. Eğer komün inşa edilemiyorsa, bu sınıfçılığın ve liberalizmin etkisi altında kalan kişilikle bağlantılıdır. Bu nedenle komün inşasına yönelirken demokratik komünalist kişilik devriminin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Böylesi bir kişilik devrimi gerçekleştirilmeden komün inşa edilemez.

Komünün inşa edilmesi kapitalist modernitenin geliştirdiği kanserojen kişilik ve topluma karşı insanlığın savunulması için zorunludur. Tarihsel komünal topluma karşı geliştirilen kanserojen kişilik ve toplum insanlığın sonunu getirmektedir. Tam da bu noktada demokratik toplumun kök hücresi olan komünün geliştirilmesi hayatidir. Bilindiği gibi kanserli hücre tüm bünyeyi öldürmeden durmaz. İnşa edeceğimiz komün ise, canlı ve yaşatan hücredir. Mevcut durumda yerelden genele doğru bu temelde yaşatan canlı hücreye ihtiyaç vardır. Yoksa her an yaşandığı gibi kapitalist kastik katilin insanlığın başına musallat ettiği kanserojen hücre insanlığın sonunu getirecektir.

Komünün diğer bir özelliği ise, kolektivitedir. Komün kolektivitesiz inşa edilemez. Bunun için de kapitalist bireyciliğin aşılması gerekir. Kolektivite toplumun temel niteliğidir. Reel sosyalizmde yaşandığı gibi iktidarcılık-devletçilik kolektivite değildir. Tersine tarihte iktidar-devlet komünalizme karşı geliştirildiği gibi kolektiviteye karşı da geliştirildi. İktidar-devlet yapılanmaları toplumun komünalitesini ve kolektivitesini gerileterek, bastırarak ve hatta boğmaya çalışarak var olmuştur.

Demokratik komünalizmin kolektivitesi toplumsal gücün birleştirilmesidir. Bunu demokratik toplum somutunda ifade edersek, komünleşmeye dayalı örgütlenecek olan toplumun yaşamının tüm gereksinimlerini ve sorunlarının çözümünü gücünü birleştirerek gerçekleştirecektir. Tek tek bireylerin veya farklı toplumsal kesimlerin yalnız başına sorunlarını çözemeyeceği ve gereksinimlerini karşılayamayacağı açıktır. O halde komünal temelde bir araya gelen, birliğini oluşturan demokratik toplum kolektif güç olarak birlikte yaşamın tüm zorluklarının üstesinden gelerek yaşamını idame edecektir. Zaten toplumsal yaşamın temel niteliği de komünal ve kolektiftir. İnsan komünal ve kolektif oldukça insanlaşmış, dolayısıyla toplumsallaşmıştır.

Bu toplumsal varoluş tam olarak anlaşılmadığından, kapitalist modernite abartıldığından dolayı komünleşmeye dayalı demokratik toplumun inşası ütopik ve imkansız olarak görülmektedir. Biz komünal gerçekliği icat etmiyoruz. Otuz bin yıl önce oluşmuş ve tüm toplumsal değerlerin kök hücresi olan, halen de yaşanılan bir gerçeklikten bahsediyoruz.

Önderlik gerçekliğinin yapmaya çalıştığı tarihsel sosyoloji ile bu gerçekliğin üzerindeki örtüleri kaldırmak, demokratik modernite paradigmasıyla güncellemek ve pratik-politika ile inşa etmektir. Bu temelde ulaştığı düzey gerçek anlamda bir sentezdir. Tarihsel olarak Zerdüşt, Budha, Leo Tse ve İbrahimi ideolojiyi sentezledi. Marks ile Bakunin, Lenin ile (dönemindeki) sosyalist devrimciler, Gramsci ile Stalin, M. Hardt-A. Negri ile mevcut komünistler ikilemler oluşturdular. Bu ikilemler hem onların birbirlerini tamamlamalarını engelledi hem de birbirlerinden beslenerek sentez oluşturmalarının önünde bariyer oluşturdu. Önderlik gerçekliğinde ifadesini bulan bu ikilemleri aşıp, onları tamamlayan demokratik komünalist sentezdir. Yani, inşa edilecek komünün bu tarihsel ve güncel arka planı vardır.

Demokratik siyaset stratejisinde ortadan kaldırma yoktur

Komün inşasına girişilirken, kastik katilin anacıl toplumdan, dolayısıyla komünal toplumdan çaldığı değerler geri alınıyor ve demokratik toplum olarak topluma iade ediliyor. Kastik katilin toplumu yarmasıyla el konulan maddi ve manevi değerler daha sonra aynı çizgide geliştirilen ataerkil aile ve devlet tarafından da gasp edildi. Günümüzde ataerkil-kapitalist çekirdek aile ile ulus-devlet kastik katilin temelini attığı yabancılaşma üzerine kurulmuştur. Komün inşasıyla kapitalist modernitenin iki temel dayanağı olan bu iki olgunun gasp ettiği değerler geri alınmaktadır. Şunu hemen belirtelim ki, komün inşa edilirken aile ve ulus-devlet inkar edilmiyor. Açık ki, mevcut ataerkil-kapitalist çekirdek ailenin, klanda komünal ve kolektif olarak ifadesini bulan aile ile ilgisi yoktur. Bu ailecilik kadını, çocukları ve tüm toplumu kapitalist modernite sistemine köle etme temelinde rol oynamaktadır.

Ulus-devlet ise, zaten kapitalist kastik katilin sömürücü, vurucu, yok edici gücüdür. Komün inşa edilirken, ailenin de demokratik topluma göre dönüştürülmesi gerekiyor. Demokratik komünalist ailenin demokratik toplumda yeri vardır. Tekçi, homojen ulus-devletin ise, demokratik cumhuriyet temelinde dönüşümü de komüne dayalı inşa edilecek demokratik toplumun somutlaşmasına bağlıdır. Dikkat edilirse, demokratik siyaset stratejisinde yok etme, ortadan kaldırma yoktur. Dönüştürme ve demokratik toplumun alanını genişletme vardır.

Bu temelde, nasıl ki kastik katilin anacıl komünal toplumu yarmasıyla giderek geliştirilen ataerkil ailecilik ve devletle, komünal toplumun alanı giderek daralarak günümüzde neredeyse yok olmak ile karşı karşıya kalmışsa, komün inşasıyla birlikte bu süreç tersine çevrilecektir. Komünün inşasıyla demokratik toplumun alanı genişledikçe, ataerkil aileciliğin ve ulus-devletin alanı daralacaktır. Ataerkil aileciliğin ve ulus-devletin fiziki ve kültürel soykırımla gerçekleştirdiği toplumu yok etmenin önüne böylece geçilecektir.

Günümüzün en temel sorunu eşitlik, özgürlük ve demokrasidir. Özellikle Kürtler açısından bu daha fazla geçerlidir. İktidarcı-devletçi sistemle eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin geliştirilemeyeceği yeteri kadar kanıtlanmıştır. Komün tam da bu açıdan gereklidir. Komünsüz eşitlik, özgürlük ve demokrasi gerçekleşemez. Çünkü, komün dolaysız olarak toplumun özne haline gelmesi ve kendi kaderini kendi eline almasıdır.

Toplum, yaşamın tüm alanlarında inşa edilecek komünlerle her konuda tam katılım sağlayarak eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi yaşayacaktır. Devlet ve ailecilik “toplum”u ve “Kürdü”yle eşitlik, özgürlük ve demokrasi gerçekleştirilemez ve yaşanamaz. Komüne dayalı demokratik toplum/ulus kendi olandır. Eşitlik, özgürlük ve demokrasinin en temel dayanağı kendi olmaktır. Kastik katilin yarattığı yabancılaşma ve kölelilik sosyolojisi komün ile ortadan kaldırıldıkça kendi olunur. Çünkü, varoluşsal nitelik komünaldir. Bu açıdan eşitlik, özgürlük ve demokrasi komün ile özneleşen, varlık kazanan, iradeleşen ve özgüç kazanan toplumda gerçek anlamına kavuşur.

Komünal kurumlaşma toplumun pratikleştirmesine dayalıdır

Şüphesiz eşitlik, özgürlük ve demokrasi yaşamın her alanında geliştirilecek kurumlarla yaşamsallaşır. Demokratik toplum eşit, özgür ve demokratik kurumlara dayalıdır. Bahsedilen kurumların bürokratik, hiyerarşik ve iktidarcı-devletçi kurumlar olmadığını özellikle belirtmek istiyoruz. Komün bu tür kurumlaşmalara izin vermez. Çünkü, belirleyici olacak olan egemen bir kesim veya elit, sınıf, bürokrasi değil, toplumun kendisidir.

Komünal kurumlaşma toplumun tartışma, kararlar alma ve pratikleştirmesine dayalıdır. Toplumun özneleşmesi, iradeleşmesi ve özgüç haline gelmesi böyle bir katılımcılığı gerektirmektedir. Bu da kendi kendini yöneten toplum demektir. Özgür, eşit ve demokratik kurumlaşma ve yaşam kendi kendini yöneten toplum düzeyini gerekli kılar. Komünün ruhu tam da budur. Komün kendi kendini yöneten toplum demektir. Reel sosyalizmden ve ulus-devletten ayrıştığı husus zaten budur. Salt kavramsal bir olgu olmaması bu özelliğinden ileri gelmektedir. İnşa da buna dayalıdır. Komünalitede ısrar tam da bu nedenle eşitlikte, özgürlükte ve demokraside ısrardır.

İlk tartışmayla, kararlaşmayla ve pratikleşmeyle özgür, eşit ve demokratik toplum ve yaşam gelişmeye başlayacaktır. Pozitif devrimin klasik Marksist-Leninst devrim anlayışından en temel farklarından biri budur. Eşitlik, özgürlük ve demokrasi devrim gerçekleştirildikten sonra gelişmeyecektir. Kurumlaşma devlet kurulduktan sonra gerçekleşmeyecektir; zaten devlet kurmak komüne, demokratik topluma aykırıdır. Bu açıdan komünün inşa edilmesi kendi başına devrimdir. Devrimin, eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin devletle/ulus-devletle özdeşleştirilmesi büyük bir çarpıtmadır. En büyük karşı devrimdir.

Komün inşası derken binalara, asılmış levhalara ve şablonlara sıkıştırılmış devletimsi oluşumdan bahsetmiyoruz. Toplumsal yaşamın içinde ve toplumsal sorunlara çözüm olacak, toplumsal gereksinimleri giderecek somutluktur söz konusu olan. Yani toplumsal yaşamda eşitlik, özgürlük ve demokrasi temelinde fark yaratmalıdır. Bu bağlamda toplumsal yaşamın tüm temel alanlarında komünleşmelere gitmek temel olandır. Alışılageldiği ve şimdi yapıldığı gibi, devletten beklemeden neye, ne kadar ve nasıl gereksinim varsa o temelde inşaya gidilmelidir.

Örneğin yıllardır Kürtlerin en temel sorunu olarak dil eğitimi gösterilmeye çalışılıyor; dil kurumları okulların açılması talebinde bulunuyor. Bu şekilde Kürtçe dil sorunu çözülemeyeceği gibi, dil eğitimi ihtiyacı da karşılanamaz. Demokratik siyaset salt parti merkezli olmadığı gibi, talep eksenli de değildir. Tersine, dil komünü de kendi inşa ettiği kurumlarıyla demokratik siyaset yapabilir. Pratik-politika ile dil eğitimi için öğretmen hazırlamaktan mekana, eğitim materyallerinden araç-gereçlere kadar gerekli olan her şey karşılanabilir.

Aynı şey ekonomi alanı için de geçerlidir. Eko-ekonomi/endüstri derken komünal ve kolektif ekonomiden bahsettiğimiz yeterince açıktır. Komünal kolektif ekonomi ne reel sosyalizmde olduğu gibi devletin veya herhangi bir partinin ne de kapitalist modernitede olduğu gibi özel mülkiyet tekelidir. Ekonomi komünü temelinde sömürüye açık olmayan kooperatif vb. komünal-kolektif nitelikli ekonominin geliştirilmesi, ekonomik sorunları çözecektir. Bölgedeki arazilerin çoğu boştur. En önemlisi de halk hangi bölgede hangi ürünün yetişebileceğini bilmiyor. Zirai olarak her bölgede hangi ürünün yetişebileceği konusunda geliştirilecek bilinçle ve inşa çalışmalarıyla bir araya getirilebilecek gruplarla tarladan markete-manava, komdan mandıraya, fabrikaya… kooperatifler vb. oluşumlar rahatlıkla geliştirilebilir. Bu tekstil vb. alanlarda da uygulanabilir. Bunun için mevcut yasal mevzuat da uygundur. Mevcut yasalar çerçevesinde bile birçok komün kurulabilir. Kavramlara, adlara takılmamak gerekir. Önemli olan içeriğidir. Aynı şekilde kadın, gençlik, spor, sağlık, ekoloji, akademi, kültür-tarih vb. alanlarda ihtiyaç kadar ve fonksiyonel komünlere gidilebilir. Mevcut yasaların yetmediği yerde, fiili oluşumların inşasıyla hukukileştirilmesi geliştirilebilir. Yeter ki inşa kişiliği ve pratik-politika geliştirilmiş olsun, hiçbir engel kalmayacaktır. Tek engel komün için gerekli olan kuramsal düşüncenin gelişmeyişidir.

Demokratik toplumu komünlere dayalı inşa edeceğiz

Ailecilik ve devletçilik dışında Kürde başka alanlarda düşünecek bir şey bırakılmamıştır. “Kürt aklı”, bu trajik durumu sonlandırmak için geliştirildi. Kürt aklının kendini icra edeceği yer komünün inşasıdır. Çünkü, komün tolumun kendini yönetmesi, kendine yetmesi ve kapitalist modernitenin tüm kötülüklerine ve soysuzlaştırmasına karşı kendini korumasıdır. Komünün inşasında kendini geliştirmenin en büyük güvence olduğunun farkına varılamıyor. Güvence dıştan, ulus-devletten aranmaz. Güvenceyi dışarıdan birileri verirse, dünyanın en mükemmel hukuku da yapılsa birileri tekrar geri almak isterse kolaylıkla alır. Ama komün inşasıyla yaşamın tüm alanlarında kendini örgütleyen, yöneten, kendine yeten bir toplum en sağlam güvenceyi sağlamış olur. Bu düzeyi yakalamış bir toplumdan hiçbir kazanımı alınamaz. Elbette demokratik siyaset stratejisinin bir boyutu da hukuki boyuttur. Ama asıl olan komünün inşasıdır. Bu sürecin “al-ver” süreci olmamasının nedeni de budur.

Demokratik toplumu biz komünlere dayalı inşa edeceğiz. İnşanın temel niteliklerinden biri de şudur: Nerede, ne kadarı inşa edilebiliyorsa orada komünleşmeye gidilir. İki kişiyle oluyorsa, iki kişiyle; bir aile ile oluyorsa, bir aileyle; bir köy ile oluyorsa, bir köy ile; bire mahalle ile oluyorsa, bir mahalle ile inşaya gidilir. Komünün inşası nicelik olarak değil, nerede imkan varsa orada nitelik olarak inşa edilmesidir. Bu pozitif devrimin temel özelliğidir.

Eskinin devlet kurulduktan sonra kurumlaşmalara gidilen ve ille tüm toplumu kapsayacak olan devrim tarzını aştık. Zaten bu tarz olacak olanın da devrim değil, karşı devrim olduğu yeterince anlaşılmıştır. Her şeyi belirsiz geleceğe havale eden tarz da ütopisttir. Bu tarz da pozitif devrim çizgisine aykırıdır. Devrimimiz ne reel sosyalist ne de ütopiktir. Devrim An’da ve nerede imkan varsa orada inşa edilerek ve giderek tüm toplumu kapsayacak şekilde derinliğine ve genişliğine adım adım gerçekleştirilir. Gerçek devrimcilik de böyle sergilenir. Toplum hazır olduğunda değil, toplum en uygun yerde ve kişilerle, gruplarla giderek tüm toplumu kapsayan komünlerin inşa edilmesiyle gerçekleşir. İnşanın sırrı da bu yöntemde gizlidir. Çünkü, devrim yıkmakla değil, komünlerin inşasıyla gerçekleşir. Zaten geçmiş devrimlerin kaybettiği yer de inşadır.

En özgür Kürt komüncü Kürt’tür

Kürtler açısından da en uygun toplumsal zemin komündür. Kürtlük sınıfsallıkla, kapitalizmle, feodaliteyle yaşatılamaz, birleştirilemez. Kürtlüğü özgür, eşit ve demokratik temelde birleştirecek, yaşatacak olan komündür. En özgür, eşit, demokratik Kürt, komüncü Kürt’tür. İyi bir komüncü, iyi bir Kürt’tür. İyi bir komüncü dışında iyi bir Kürt olmanın imkanı yoktur. Komüncü olmadıktan sonra, ne olursa olsun, iyi bir Kürt olunamaz. Kürtleşme, komünleşmekle mümkündür.

Komüne dayalı demokratik toplumu inşa edecek olan yeni dönem öncüsüdür. Eski öncü tipiyle inşa gerçekleştirilemez. Bu nedenle ilk önce öncünün kendisini baştan aşağı dönüştürmesi gerekiyor. Dönüşümün, yeni dönemin inşacısı demokratik komünalist öncünün zihniyetine, kişiliğine, pratik-politikasına göre olması zorunludur. Barış ve demokratik toplum süreciyle muazzam bir enerji, imkan, fırsat açığa çıkarıldı. Ancak hala eskinin didişen kişiliği hakim olduğu için ne imkan, fırsat değerlendiriliyor ne de açığa çıkmış enerji inşaya yönlendiriliyor. Hatta bu kişilik neredeyse ortada enerji falan bırakmıyor.

En temel sorun da kolektifleşememedir. Mevcut kişilik büyük oranda kolektifleşmeden kaçış içindedir. Neredeyse çeyrek yüz yıldır iktidarcılığı-devletçiliği eleştirip bu zihniyetin ve kişiliğin aşılması gerektiğini her fırsatta çözümlenmesine rağmen, bu hala hakim bir eğilimdir. Bu nedenle birbirini kabul etmeme, birbirini dışlama, karşıtlaştırma ve etkisizleştirme yoğun olarak yaşanıyor. Bu yönlü kendine yanılgılı yaklaşan bir kişilik söz konusudur. Kolektivizmle çelişen yığınca zaaflar yaşanıyor. Bu, yetenekler başta olmak üzere imkan ve fırsatların heba olmasına yol açıyor. Bu kişiliğin beslendiği kaynak ailecilik ve devletçiliktir.

Ailecilik ve devletçilik kolektivizmden ve komünaliteden ısrarla kaçan kişiliktir. Bu kişilik, oldukça konformisttir. Rahat koşulları arıyor. Çalışmak için imkan, hazır yer istiyor. Üstelik bu kişilik kimseyi beğenmez, kendini üstün görür. Mütevazı değildir, kendini her şeyin merkezine koyar. Her şeyi yapmayı kendinde hak görür. Demokratik komünalist kişiliğe ulaşmadığı için halktan kopuktur. Halktan ayrı, ayrıcalıklı konforlu yaşar. Halkla iç içe değildir, bürokratikleşmiştir. En önemlisi emekten yoksundur ve üretmez. Her şeyi tüketir; ilişkileri, değerleri hatta gelişmeye açık yeni insanları tüketmekten başka bir rol oynamaz. Ağırlıklı olarak bu kişilik hakim olduğu için inşadan da kaçılıyor. Bu ilkece ve anlamca kaybettiriyor. Demokratik komünalist öncü olma iddiası olanlar, artık bu kişilikle yaşanamayacağını bilmeli ve anlamlı dönüşüm için gereğini hızla yapmalıdır. Sorun sadakat, bağlılık vb. değildir. Esas mesele inşa etmeyen, kaybettiren ve başaramayan kişiliktir. Bu kişilik hortlamış eski Kürt’tür. Açık ki bu pratik-politik açıdan hastalıklı kişiliktir. Hastalıklı kişilikle komün ve demokratik toplum/ulus inşa edilemez. Bilinmelidir ki, sorun halkta değildir; sorun bu öncü tipindedir. Yeni dönem çizgisine göre doğru öncülük yapılırsa, halk her şeye hazırdır.

Komünal devrimleri saptıran orta sınıf anlayışıdır

Sınıfçı ve liberal anlayış özünde orta sınıf anlayışıdır. Demokratik siyaset açısından ve demokratik entegrasyon döneminde en tehlikeli anlayış orta sınıf anlayışıdır. Orta sınıf anlayışı denildiğinde herkes kendisi dışında, yanındakini işaret ederek çözümlemenin uzağında duruyor ve bu konuda kendini eleştiriden ve özeleştiriden uzak tutuyor; hatta bu yönlü eleştirilere karşı objektif olarak bir karşı duruş sergiliyor. Öncelikle orta sınıf anlayışının bu şekilde ele alınmasının yanlış olduğunu belirtmeliyiz.

Orta sınıf anlayışı bir zihniyettir. Özünde iktidarcı-devletçidir. Orta sınıf anlayışı denilince statik bir zümre anlaşılmamalıdır. İktidarcı-devletçi zihniyet, kişilik, yaşam tarzı ve arayış kimde varsa, orta sınıf tuzağının zemini ve anlayışı yaşatanın o olduğu anlaşılmalıdır. Tarihte gelişen tüm önemli komünal devrimleri saptıran orta sınıf anlayışıdır. Zerdüştlükten Budhacılığa, Taoculuktan İbrani ideolojisine, Avrupa’daki komünal halk hareketlerinden Fransa, İngiltere ve Sovyet devrimine… tüm devrimleri karşı devrimle etkisizleştiren bu anlayıştır. Türkiye devrimciliğini de bu anlayış bitirdi. Dolayısıyla bizim devrimimizde bu anlayış güçlüdür. Önemle belirtmek isteriz ki, orta sınıf tuzağı pratik öncülerde vardır. Bir türlü çizginin uygulanamaması ve inşanın geliştirilememesi bu anlayışın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Devrimimizin de geçmiş devrimlerin akıbetini yaşamaması için orta sınıf tuzağına dikkat etmek ve sürekli bir nefs savaşıyla önlemek gerekir. Her adımda ve anda, nefes alıp verirken bile büyük nefs savaşıyla kendimize “Orta sınıfı unutma!” diyeceğiz. Bu noktada her kadro öncelikle kendi zihniyet ve kişilik devrimi için büyük nefs savaşını vermelidir. Biliniyor; Hz. Muhammed nefs savaşını büyük savaş, dışa karşı savaşı da küçük savaş olarak tanımlamıştır. Bu çok önemlidir.

İktidarcı-devletçi olduğu için, orta sınıf anlayışı emekçi, üretken, yaratıcı, fedakar değildir. Zorluklarla mücadele ederek, değer yaratarak yaşamak; nefsini terbiye etmek, halk davasını temel amaç edinmek ve özgürlük, onur, kimlik için hizmet etmek orta sınıf anlayışında yoktur. Tersine yaratılmış değerlere, imkanlara konmak ister. Oldukça kariyeristtir; kariyer için her şeyi basamak yapar. Yer-makam için çalışır. Tüm bunlar iktidarcılığın-devletçiliğin zihniyetinin ürünüdür. Ancak iktidarcılık-devletçilik hakim anlayış olduğunda yaşama şansını bulacağı için hep bunun geliştirilmesi için çalışır. Orta sınıf tuzağı dediğimiz budur.

Bu temelde hem kendi kişiliğinde hem de içte orta sınıf anlayışına karşı çizgi mücadelesi yürütülürken, kesinlikle dogmatik, kestirip atan; çizgi mücadelesi adına karşıtlaştıran, dağıtan, karıştıran ve küstüren olunmamalıdır. Tersine en doğru çizgi mücadelesi dağıtmayan, bozmayan, karıştırmayan, küstürmeyen; dışlamadan birleştiren, dönüştüren, güçlendiren ve başarıyı getiren yöntemdir.

Şimdiye kadar çizgi mücadelesi adına genel olarak dağıtıcı, güçten düşürücü, kaçırtıcı, karşıtlaştırıcı, gruplaştırıcı, bozucu pratikler sergilendi. Bu tarz yaklaşım en değme tasfiyeciden daha fazla zarar verdi. Büyük imkanlar, fırsatlar ve insan dinamiği heba edildi. Bu tarzın çizgi mücadelesi olmadığı açıktır. Artık bu tarza tahammülümüzün olmadığı bilinmelidir. En doğru çizgi mücadelesi geliştiren, başarıya götüren mücadeledir. Önderlik gerçekliğinin anlayış düzeltme tarzı ortadadır. Önderlik gerçeğinde en aykırı anlayışla çalışmak ve çalışırken eleştiriyle, eğitimle dönüştürmek vardır. Bilinmelidir ki, çizgi mücadelesi adına dağıtan, bozan, gruplaştıran, karşıtlaştıran orta sınıf anlayışıdır. Çizgi mücadelesini, kendini gizlemek için maske olarak kullanıp amacına ulaşmak ister.

Söylediği ile yaptığı ayrı olan ideolojiyi pratiğe geçiremez

Bu öncü tipi büyük zarar verdiği ve kaybettirdiği için, hızla aşılıp yeni dönem öncüsü olan demokratik komünalist zihniyeti ve kişilik düzeyi yakalanmalıdır. Bunun karakteri, iradesi ve kararlılığı inşa edilmelidir. Özellikle demokratik komünalist niteliğin altını çiziyoruz. Yeni dönem kadrosu zihniyeti, kişiliği, yaşamı ve pratik-politikasıyla demokratik ve komünalist olacak. İmkan aramayacak, aradığı imkanı kendisi yaratacak. Bir Önderlik gerçeği niteliği olan yüzde 99 imkansızlıkların hakim olduğu yerde, yüzde 1’lik imkana yüklenecek. Düşündüğü kadar olacak. Özü, sözü ve pratiğiyle aynı olacak. Kolektif kişiliği yakalayacak, birlikte yol yürüdüğü yoldaşını dışlamayacak. Kendini en doğru görmeyecek. Mütevazı olacak, kendini her an sorgulayıp özeleştiri konumunda tutacak. Şikayet ve havale etmeyecek, ne gerekiyorsa kendisi yapacak. Hem kendisi çalışacak hem de herkesi çalışmalara katıp rol verecek. Dünya kadar iş vardır. Herkesin yapabileceği işin olduğunu bilerek kolektif olacak. Kendi zihniyetinde, yaşamında ve kişiliğinde demokratik toplumu/ulusu/komünalizmi somutlamış olacak. Toplumdaki birliği, komünalizmi ve kolektifizmi bu şekilde sağlayacak. Baştan sona etik-estetik olacak. Soykırım kıskacını bir an bile aklından çıkartmayarak çalışmalara yüklenecek. Makam-mevki, kariyer peşinde olmayacak. Sade ve sadece topluma hizmet için yaşayacak. Kendini öyle adayacak ki, hiçbir şeyi bireyci olmayacak. Sadece amaç için yaşayacak.

Bu bağlamda yeni dönemin yol haritası Manifesto’da detaylıca anlatılmıştır. Manifesto, daha önce geliştirilen savunma serilerinden kopuk değildir. Manifestonun kendi başına, diğerlerinden kopuk ele alınması yanlış anlaşılmaları beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, manifestonun önceki savunma serisinin devamı ve geliştirilmiş, derinleştirilmiş ve daha da somutlaşmış hali olduğunu iyi anlamak gerekir. Ne sıfırdan her şeyi başlatıyor ne de öncekilerin aynısı, tekrarıdır. Manifestolar teorik metinler veya Savunmalar gibi, paradigmal olarak olay/olguları her yönüyle ele alan metinler değildir. Manifestonun misyonu, genel paradigmatik ve teorik doğrultu oluşturmaktır. Temel paradigmal yaklaşımımız bellidir. Paradigmal doğrultuya az-çok anlayan herkes nasıl bir sonuç çıkartması gerektiğini de anlar.

Birçok eksikliğe rağmen genel olarak bir bilgi-bilinçlenmenin olduğu görülüyor. Kürt halkı bilinçlenmiştir. Ancak, öncüde şu husus dikkat çekiyor: bu kadar bilgi-bilinçlenme olmasına rağmen, neden pratik-politika aynı düzeyde seyretmiyor? İnsan şaşırıyor, bu kadar bilip de pratik-politikada hayata geçirmeme nasıl izah edilmelidir? Bu sorunu aşmak için her şeyden önce sözü ve pratiğiyle bir olmak gerekir. Söylediği ayrı, yaptığı ayrı olan ideolojiyi pratiğe geçiremez. Bu kadar bilgiye rağmen en ufak bir inşa çalışmasının olmamasına ne diyeceğiz? Verilen söz, var olan bilinç pratikleşemiyorsa, bir sorun var denilemez mi? Ya da acaba, bu bilinç ile kendini örtbas etme mi var? Bu konuda bilinç, örgütlenme ve pratik-politika birlikteliğinin yakalanmasına ciddi ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak, demokratik siyaset stratejisiyle, demokratik toplumun demokratik entegrasyonunu, demokratik cumhuriyetle gerçekleştirmek istiyoruz. Bu dönem aynı zamanda demokratik cumhuriyete göre yeniden yapılanma dönemidir. Özellikle bu dönemde şimdiye kadar gidilmeyen yerlere gidilmesi gerekiyor. Ulaşılamayan Kürtlere, ezilen kesimlere, demokratik çevrelere; en genel anlamda demokratik cumhuriyete göre her kesime ulaşılması gerekmektedir. Gerisi pratik-taktik uygulamaya kalmıştır.