Tarih konusuna neden bu kadar önem veriyoruz? Tarih bilinci nedir ve neden önemlidir? “Tarih bütün bilimlerin anasıdır.” Tarihi, insanın zihniyet birikimi olarak değerlendirirsek, insan eliyle yaratılan her şeyin bu zihniyet birikimine dayalı olarak gerçekleştirildiği görülebilir. O halde bütün pozitif ve beşerî bilimler tarih bilincinden, tarih biliminden, tarih olarak ifade ettiğimiz insanın zihniyet birikiminden kaynaklanmış ve ona dayalı olarak geliştirilmiştir. Bu ne anlama geliyor? Tarih bilimi ne kadar gelişirse, diğer bilim dalları o kadar çok geliştirebilir. Tarih biliminde ne kadar zayıf kalınırsa, diğer bilim dallarında da o kadar geri kalınır. Tarihsel olarak insan aklının en ileri gelişim düzeyine ulaşmamız gerekiyor. Zihniyet dünyamızı güçlü, zengin, yaşam gerçeklerinin çeşitli boyutlarını anlayabilir hale getirmemiz gerekiyor.
İnsanın aklı, toplumsal akıl, oluşan tarih bilinci oluyor. Başka bir yerden insanın yaşam gerçeğini çözebilme, anlayabilme durumu yoktur. O halde insanın kendini, toplumu, doğayı tanıması toplumsal bilinç sayesinde oluyor. Toplumsal bilince dayalı olarak gelişiyor. Hem toplumsal doğanın (ikinci doğa) hem de doğanın (birinci doğa) kavranmasında, en temel yeri tarih bilimi tutuyor. Diğer yandan toplumsal gerçekliğin, yaşam gerçekliğinin anlaşılması açısından özgür yaşam gerçeğinin özelliklerinin bilinmesi önem kazınıyor. Onlara bağlı, onu yaşar hale gelinmesi de tamamen tarih bilincine bağlıdır.
Bir insan veya toplum tarihsel olarak, zihniyet birikimini ne kadar doğru şekilde gerçekleştirmiş olursa, o kadar hakikate yakındır. Yani yaşamı o kadar doğru anlamaya, onun gereklerine uygun hareket etmeye, özgür iradeli olmaya yakın demektir. Yaşamı bilerek, anlayarak, planlayarak, örgütleyerek gerçekleştiriyor demektir. Tarih bilincinin zayıf ya da olmaması da insanı hakikatten, özgür yaşamdan, yaşam gerçeğinden o kadar uzak kılar, basitleştirir. Anlayarak, planlayarak bir yaşam sürdüren değil de refleksleriyle, çevrenin yönlendirmesiyle, sürüklenerek bir yaşam sürdüren hale gelir. Öyle bir yaşamın da verimi olmaz. İnsan ve toplum yaşamına herhangi bir katkısı ortaya çıkmaz. Tarih bilinci geliştikçe, bugünkü yaşamın çözümlenmesi, özgür yaşam hakikatinin anlaşılması ve ona ulaşılması da gelişir.
Tarih bilinci olmadan insan ve toplum olmaz
Tarih bilincinin derinliği özgür yaşam bilincine derinden varmayı; zayıflığı ise ondan uzak olmayı ifade ediyor. Tarih bilincinden yoksunluk insan ve toplum olmaktan çıkmayı ifade eder. Bu konu toplumların var oluşuyla, özgür yaşamıyla ilgili bir konudur. Bir toplumun toplum olarak var olma, toplum olarak kalma ve özgür yaşama ulaşmada başta gelen unsur, tarih bilincidir. Toplumların bugünün yaşamını anlayacak, çözümleyecek, örgütleyecek bir bilince ulaşması demektir.
Tarih bilinci merkezi uygarlık döneminde üzerinde en çok tartışılan, mücadele edilen bir konudur. İnsan aklının ve emeğinin ürettiği ‘artık değer’ üzerinde mücadele, hırsızlık, egemenlik arayışı ortaya çıkmaya başladığından beri, bunun yapılabilmesi için iki temel yöntem izleniyor. Birisi ‘zordur’, çok çeşitli biçimlerde zor kullanımı, şiddet uygulama, oluşmuş artık değeri böyle bir zor gücüne dayanarak ele geçirme, yağmalama, talan etmedir. Diğeri ise bilinç ve düşünce gücü olarak bir insanın veya toplumun, kendi emek gücüne sahip çıkar durumdan uzaklaştırılmasıdır. Ya da emek gücünün değerini yeterince anlayamaz ve ona yeteri düzeyde sahip çıkamaz hale getirilmesidir. Zorla ‘artı değer’ sömürüsü gerçekleştiği gibi bilinç çarpıtmasıyla da gerçekleştiriliyor. Hatta tarihsel olarak bilinenin aksine, artık değer sömürüsü daha fazla bilinç çarpıtılması ile gerçekleşiyor. Özellikle günümüzde kapitalist modernite sistemi bunu çok daha fazla uyguluyor, liberalizm denen ideolojik yapılanmanın bütün marifeti bunun üzerine kurulmasıdır.
Önder Apo “Kapitalizmin gücü silahından ya da parasından değil, liberalizminden geliyor” dedi. Bununla neyi ifade etmek istedi? İnsan zekâsının, bunu ifade eden ve tarihsel olarak birikmiş bilincin çarpıtılmasını, zayıflatılmasını ifade ediyor. Öyle ki emek değeri güçlenmiş ama onun ne anlama geldiğini bilemeyen, ona sahip çıkamayan bir duruma getirilen birey veya toplum sömürülmeye, egemenlik altına alınmaya, egemenlik altında tutulmaya açık bir toplum veya birey haline getirilmiş oluyor. Herhangi bir zora ihtiyaç kalmadan neredeyse kendi rızasıyla sömürülür, baskı altına alınır hale geliyor.
Bu bakımdan merkezi uygarlık güçlerinin, iktidarcı ve devletçi güçlerin elinde baskı ve sömürü uygulamada iki temel silah var. Biri zor aygıtları, diğeri bilinç çarpıtma aygıtlarıdır. Bilinç köreltme, saptırma, zayıflatma durumudur. Bunun da başında tarih bilinci geliyor. Çünkü bütün bilimlerin anası tarih bilimidir. Eğer her şey biraz da tarih bilincine bağlı olarak gerçekleşiyorsa, insanın ve toplumun varlığı, özgürlüğü buna dayalı olarak var oluyorsa, o halde insanı ve toplumu baskı ve sömürü altına almanın önemli bir yöntemi olan bilinç saptırmasında da en başta gelen tarih bilincinin saptırılması, tarih biliminin köreltilmesi olur. Bunu, egemen uygarlık güçleri çok bilinçli, örgütlü ve oldukça planlı şekilde yapıyorlar. Özellikle kapitalist modernitenin ulus-devlet sistemi, Önderliğin savunmalarda toplum kırım olarak tanımladığı bir düzeyde bilinç köreltme, bilinç saptırmayla uğraşıyor.
Tarih bilinci bugünü anlamamızın en temel yöntemidir
Toplum kırımın özü, zihniyet kırımıdır, zihniyet saptırması veya köreltilmesidir. Bir kere özgür zihniyet yapısı kırıldı mı, insan ve toplum daha rahat sömürülür, dahası gönüllü, istekli, kendi rızasıyla sömürülür, egemenlik altına girer hale geliyor. Bu, köleliğin katmerleşmiş ve derinleşmiş halidir. Bu nedenle bütün egemen, iktidar ve devletçi güçler bilinç köreltmesiyle, özellikle de tarih bilincinin zayıflatılmasıyla uğraşmışlardır. Bunu kuşkusuz tarihi yok ederek, tarih gerçeğini toplum yaşamının gündeminden çıkararak yapmaya kalkmıyorlar, öyle olsa hileleri daha açık görülebilir. Neyle yapıyorlar? Tarihin içini boşaltarak, özünü saptırıyorlar. Tarihi canlı bir yaşam gerçeği olmaktan çıkarıyor, ölü, kendisinden yararlanılamayan, aslında biraz yük durumuna düşen, yine nostalji olarak tanımlanan, tatlı veya acı anılar biçiminde yaşanmış sayılan kronolojik bilgi yığını haline getiriyorlar. Kendileri tarihin canlı özünden yararlanır, insan ve toplum gerçeğini derinliğine anlayacak bir bilinç durumu ortaya çıkarırlarken, toplum içinse tarihi öldürülmüş, içi boşaltılmış, posa haline getirilmiş bilgi yığınları biçiminde sunarak, onunla oyalıyorlar. Tarihin içini boşaltıyorlar, tarih bilinci bu biçimde köreltiliyor.
Bu maksatlı ve bilinçli bir durumdur. Dolayısıyla tarihi bu biçimde anlamak yanlıştır. Tarihi sadece kronolojik bilgiler yığını olarak görmek değil de, insan ve toplum gerçeğinin yaşayan canlı, bugününü aydınlatan, geleceğe yön veren birikimi olarak görmek; yaşanmış olanın gelecek yaşam için içerdiği dersleri görebilmek, onları açığa çıkarabilmek tarih bilinci oluşturmanın esasını, özünü ifade ediyor. Tarih bilincine sahip olalım derken, bunu görmemiz ve anlamamız gerekiyor.
Tarih bilinci, bugünü çözmemizin, anlamamızın en temel yöntemidir. Onsuz insan ve toplum var olamaz. İnsan ve toplumu tanımlayan zihniyet gücü oluşamaz. Tarih bilinci sadece kronolojik bilgiler, olay ve olguların, yer ve zamanların bilinmesi değildir. Bu yaklaşım tarih bilincinin özünü boşaltmaktır. Dolayısıyla canlı, insan ve toplum yaşamına yön veren, onun geleceği hakkında öngörü oluşturmasını sağlayan bir bilinç durumudur. İnsana, bugünü anlayıp geleceği tasarlama gücü veren bilinç durumudur.
Sömürgeci egemenliğin sadece ekonomik, siyasi boyut içermediğini, diğer iktidar ve devlet egemenliğinden öte ulusal ve kültürel boyutlar içerdiğini biliyoruz. Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenlik diye ifade ettiğimiz devlet ve iktidar sisteminin sadece siyasi tahakküm ve ekonomik sömürü amacı gütmediğini, tümüyle ulusal ve kültürel bir egemenliği, sömürüyü ve asimilasyonu içerdiğini iyi biliyoruz. Önder Apo buna, “kültürel soykırım rejimi” dedi. Sadece siyasi, ekonomik gücü sömürme değil; dil, tarih, kültür olarak toplumun ortaya çıkardığı birikimleri sömürme, ele geçirme ve kendi hizmetine koşmayı amaçlıyor. Bu tarz, sömürülerin en kapsamlısı, en katısıdır. Bundan daha ağır bir sömürünün topluma dayatılma durumu yoktur.
Toplumun sadece emek ve artık değer gücüne dönük bir sömürü değil; dil-tarih-kültür olarak toplumun yarattığı her şeye dönük bir sömürü durumunu ifade ediyor. Toplumun tarih boyunca var ettiği bütün değerleri, toplumsal özü sömürmeyi, kendi egemenliği altına almayı ve geriye posası çıkmış bir toplum bırakmayı öngörüyor. Bu kadar çok boyutlu ve derinlikli bir sömürüyü yürütmek için de buna uygun bir egemenlik biçimini, buna uygun bir saldırı biçimini topluma yöneltmesi gerekiyor. Kültürel soykırım rejimi böyle ortaya çıkıyor. Birey ve topluma saldırının en katmerlisi böyle gerçekleştiriliyor. Birey ve topluma artık değer sömürüsünün çok ötesinde bir saldırı yöneltiliyor. Fiziki ve zihni saldırılar en uç noktada uygulanıyor. Zor boyutunun soykırım, katliam düzeyinde uygulanması; fiziki katliamı, yok etmeyi öngörecek, içerecek bir düzeye çıkarılması yaşanıyor. Bilinç saptırma ise tümüyle tarih bilincinin yok edilmesi olarak gerçekleşiyor. Bir bireyi ve topluluğu birey ve toplum olmaktan çıkarmanın en etkili yolu onu tarihsiz kılmaktır, kendine ait bir zihniyet birikiminden yoksun bırakmaktır.
Bir toplumu ulusal, kültürel varlık olarak yok etmek; ulusal, kültürel değerlerini sömürebilmek için onu tarih bilincinden yoksun bırakmak bu işi yapmanın en kolay yöntemi oluyor. Bu anlamda en çok tarih bilincine saldırı oluyor. Tarih bilincine saldırı demek, zihniyete ve düşünceye saldırı demektir. Bireyin ve toplumun kendine ait bir zihniyetinin, düşünce birikiminin bırakılmaması, bu temelde oluşmuş her şeyin yok edilmesi, sömürülmesi demektir. Böyle olunca birey ve toplum kendi gerçeğini göremez, kendisi için düşünemez, çıkarlarını bilemez, kendisi açısından özgür gelecek tasarlayamaz, planlayamaz, ona yönelemez hale geliyor. Buna karşı durmak ise başka değerlere bağlanmayı, toplumsal başkalaşmayı, başka toplumlar haline dönüşmeyi getiriyor.
Özgürlük mücadelesinin temelinde tarih bilinci vardır
Bilinç birikimi olarak tarih, yurtseverlikle, halkçılıkla, toplum olma gerçeğiyle bağlıdır. Tarih bilincinin yok edilmesi; özgürlük bilincinin, vatan bilincinin yok edilmesidir. Ortadan kaldırılması ya da böyle bir bilincin ortaya çıkıp, gelişmesine imkân tanımama olarak değerlendiriliyor. Bütün bunlara karşı Önder Apo, baştan beri iktidarcı-devletçi egemen sistem gerçeğini, yine sömürgeci, kültürel soykırım gerçeğini derinden idrak etti. Böyle bir sistemin saldırı oklarını tarih bilincine yönelttiğini, toplumu tarih bilincinden yoksun kılarak ve toplumu buna dayanarak toplum olmaktan çıkarmayı öngördüğünü bildiği için kültürel soykırım rejimine karşı mücadelenin merkezine tarih bilincini oturttu.
Kültürel soykırıma karşı varlık ve özgürlük mücadelesinin temeline tarih bilincini koydu. Tarih bilincinden yoksunluğu insan ve toplum olarak yok olma biçiminde değerlendi. Varlık ve özgürlüğü de tarih bilincinin oluşumuna dayandırdı. Önder Apo “Ne kadar kapsamlı ve derin bir tarih bilinci oluşturulur, tarihten dersler çıkarılırsa o kadar toplum olarak var olunabilir, toplum haline gelinebilir” dedi. Toplumun tarih bilincini oluşturmak için bütün düşüncelerini, arayışlarını tarihsel temellere oturttu. Yeni bir tarih bilinci, çizgisi, tezi geliştirmeye yöneldi. Önder Apo’nun savunma ve çözümlemelerinde yoğunca bu konu üzerinde durması bu nedenledir. “Toplumu tarihsiz olarak tanımlamak, tarihten koparmak asla mümkün değil” dedi. Toplumu, tarihin yarattığı bir realite ve olgu olarak gördü. Kürt toplumunun da var ve özgür olmasının kendi tarih bilincine bağlı olarak gerçekleşeceğini değerlendirerek tarih bilinci üzerinde önemle durdu. Tarih bilinci oluşmadan, sömürgeciliğin hiçbir saldırısına karşı doğru ve yeterli mücadele edilemeyeceğini değerlendirdi.
Bir toplumun, varlık alanlarına saldırı karşısında direnmesi için, onu var eden gerçekliğe tümüyle sahip olması gerekiyor. İşte bu da tarihsel bir toplum olma bilincidir. Tarih içinde şekillenmiş dil, kültür ve yaşam ortaklığında kendini ortaya koymuş bir bilincin var olması, yaratılması olarak gördü. Bütün mücadelelerinin temeline bunu koydu. Temel mücadeleyi zihniyet mücadelesi olarak gördü. Önderlik baştan beri Kürt toplumuna dayatılan sömürgeciliğin en tehlikeli yönünün zihniyete, düşünceye yöneltilen boyutu olduğunu, sömürgeciliğin en tehlikelisinin zihniyet ve düşünce kırımı olduğunu değerlendirdi. En tahrip edici asimilasyonun, zihniyet asimilasyon olduğunu ifade etti. İnsanların, toplum olma bilincinden yoksun kılındığını, bundan yoksun olan, kendini tanımayan ve dolayısıyla gelecek öngöremeyenin de var olamayacağını, özgür olamayacağını, fiziki olarak var olsa da bunun başkalarına hizmet etme temelinde, kölelik tarzında bir var oluş olacağını açıkça ortaya koydu.
Siyasi ve askeri mücadele tarih bilincine dayalı gelişti
Bütün çalışmalarının merkezine tarih bilinci oluşturmayı, yeni bir zihniyet oluşturmayı koydu. Mücadelesinin merkezine ideolojik mücadeleyi, zihniyet mücadelesini yerleştirdi. Bütün çabalarını, toplumun tarih bilincini yeniden oluşturmaya yöneltti. Burada başarı sağladığı, gelişme yaratabildiği oranda da topluma yöneltilmiş ekonomik ve siyasi saldırılara karşı bilinçlenme, örgütlenme ve mücadeleyi geliştirdi. Siyasi ve askeri mücadele boyutları aslında tarih bilincinin gelişmesine dayalı olarak ortaya çıktı, gerçekleşti, gelişti. Başarı, tarih bilincindeki derinliğe bağlı oldu. Tarih bilincinin doğru gelişimi, derinliği ne kadar çok oluştuysa, o kadar siyasi ve askeri mücadelede doğru yöntem, tarz geliştirme ve başarıyla uygulama gerçekleşti.
Önderlik, siyasi ve askeri mücadelede tarz ve taktik açıdan ortaya çıkan zayıflıklar, yetersizlikler ve başarısızlıkların arkasında tarih bilincindeki yetersizliği gördü. “Eğitimsizlik” derken de tarih bilincindeki zayıflığı kastetti. Şunu hep söyledi, “İnandığınız, çözümleyebildiğiniz yeterli bir tarih bilinciniz olursa, ne yapmanız gerektiğini, nasıl yapmanız gerektiğini bilmek zor olmayacak. Ne yapacağınızı da, nasıl yapacağınızı da çok iyi görür, kendinizi bu işe tümüyle verirsiniz. O zaman doğru karar almamak, etkili söz söyleyememek, başarılı eylem yapamamak için hiçbir neden kalmaz. Eğer bunlarda kusur, eksiklik varsa tarih bilincinizi, zihniyet durumunuzu gözden geçirin. Neye ne kadar inandığınıza bakın!” Pratikteki yetersizliklerin ardında hep zihniyet, bilinç yetersizliğinin yattığını öngördü, değerlendirdi ve yeterli hale gelmeyi, pratikte başaran hale gelmeyi de zihniyet durumunun güçlendirilmesine, geliştirilmesine bağladı. Bu nedenle eğitime, tartışmaya, araştırmaya bu kadar önem verdi. O nedenle bu kadar inceledi, okudu, yazdı. Çalışma ve mücadelesini çok büyük oranda düşünce alanında yürüttü.
Önderlik, düşüncede kazanılmadan, başarılmadan pratikte başarılı olunamayacağını değerlendirdi. Bu temelde bütün çabasını düşüncede kazanmaya, yeni bir tarih bilinci oluşturmaya yöneltti. Birey ve toplumun kendini yeniden doğru tanımlar, gerçeğini görür ve hakikatini anlar hale gelmesine yoğunlaştı ve bunu sağlamaya çalıştı. Özgürlük mücadelesinin özü bu oldu. Önderliğin, zihniyet ve vicdan devrimi ile kastettiği buydu. Özgürlük mücadelesinin pratiğinin siyasi, askeri pratik olmaktan önce bir kişilik devrimi pratiği olması, kişilik devrimini her şeyin önüne alması, başta gündemleştirmesi bundan ileri geldi. Dikkat edilirse özgürlük devrimi, bir kişilik ve zihniyet devrimi olarak gerçekleşti. Zihniyette ne kadar değişiklik yapıldıysa yeniden toplum olma, özgürlüğe doğru yürüme o kadar gelişti. Zihniyet alanındaki değişiklik ve gelişmenin düzeyi aslında özgürlük devrimin gelişmesi, özgür toplum olmamın gerçekleşmesi, siyasi ve askeri olarak direnişin geliştirilmesinin düzeyini belirledi.
Önderlik yeni bir tarih bilinci yarattı
Önderlik bunu geçen süreçte yoğun olarak ulusal düzeyde yaparken, Üçüncü Önderliksel Doğuş olarak adlandırdığımız süreçte ise bütün insanlık açısından yeni bir tarih bilinci oluşturma yaklaşımını geliştirmeye çalıştı. Şimdi Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu da bunu içeriyor. Sadece Kürtler açsından değil, bütün insanlık açısından yeni bir tarih bilinci ve tezi yaratmayı öngörüyor. Birinci Önderliksel Doğuşta esas olan, Kürt tarihinin yaratılması ve tanımlanması; Kürtler açısından, kültürel soykırım rejiminin yok etmeye çalıştığı tarih bilincinin yeniden yaratılıp, özümsetilmesi çabasıydı. Önderliği diğer ‘sözde’ liderlerden ayıran, toplum tarafından benimsenir, pratiğini başarılı yürütür kılan özelliği de sömürgeciliğin ve kapitalist modernite sisteminin çeşitli biçimlerde sunduğu yanlış tarih anlayışını olduğu gibi ele almaması; sorgulayan, eleştiren ona karşı Kürt toplumunun özgür varlığını öngören bir tarih tezi, bilinci yaratma çalışması oldu.
Bu konuda ilkeli tutumu her türlü gelişmenin temelini oluşturdu. Tarih bilincinin oluşması Kürt toplumunu yeniden bilinçlenmeye, gerçeğini görmeye, kendisi için yaşam arayışına girmeye ve böylelikle özgürlük mücadelesine yönelmeye götürdü. Özgürlük mücadelesiyle birlikte tarih tezi zenginleştikçe ve bilinci geliştikçe de siyasi ve askeri mücadele boyutlandı. Saldırı ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar ulusal ve bölgesel düzeyi aşarak küresel düzeye ulaşırsa ulaşsın, kapitalist modernite güçleri birleşerek saldırır hale gelsin, hepsine karşı bir direnme gücü gösterdi. Onları yenilgiye uğratamasa da onların saldırıları karşısında yenik düşmedi. Bu kadar direnç silahlı gücünden, ekonomik gücünden, siyasi gücünden ileri gelmedi, dikkat edilirse bunların hepsi en alt sınırlarda seyretti. Gerçeği böyle anlayanlar mücadeleyi hep askeri, siyasi ve ekonomik boyutta görenler aslında Kürtlerin nasıl direndiklerini anlayamıyor, anlamadıkları için de şaşkındırlar. Hala da ‘bu işin içinde başka nedenler olabilir mi?’ diye hep polisiye, istihbari bir yaklaşım gösteriyorlar. Birileri gizliden gizliye destek mi veriyor diye özgürlük hareketini şunun veya bunun kullandığı bir hareket olarak görmeye, anlamaya çalışıyorlar. Çünkü kendi akılları başka bir alternatife yetmiyor!
Pozitivizmin çok değişik versiyonları olsa da her şeyi maddi olgularla değerlendiren bu felsefeye göre aslında özgürlük hareketinin var olmaması gerekiyor. Böyle bir direnişin sürmemesi, başarılmaması gerekiyor. Şimdi kırk defa yenilmiş, tasfiye edilmiş olması gerekiyor. Ama öyle olmadığı için anlayamıyorlar. Bilmezlikten değil, ama gerçekten anlaşılmayan boyutu da vardır. Önderlik bunun nedenini, pozitivizm olarak tanımladı. Pozitivist felsefeye göre özgürlük hareketi gerçeği anlaşılır değildir. Zaten pozitivizmi eleştirip aşabilmesi de Önderliğin böyle bir mücadeleyi yürütebilmesine dayandı. Bu mücadele neye göre oluyor, nereye dayanıyor? Bazıları, “Özgürlük Hareketinin yenilmezliğinin sırrı nerede?” diye soruyor. Özgürlük hareketinin yenilmezliğinin sırrını, tarih bilinci oluşturmakta aramak gerekir. Eğer bir sır arayacaksak kesinlikle buraya dayandırmalıyız.
Özgürleşmek kendi tarih bilincini yaratmaya bağlıdır
Özgürlük Hareketinin yenilmezliğini, toplumun kendini ahlaki ve politik olarak tanımlayabilir, anlayabilir duruma gelmesinde görmek lazım. Bu duruma gelindikten sonra direniyor. Direnişte başarılı olup olmaması durumu; siyasi ve askeri mücadelede gelişme, güç sahibi olma durumu kuşkusuz böyle bir bilincin derinliğiyle bağlantılıdır. Bilinç ne kadar yüzeysel, zayıf olursa politik, askeri mücadele de o kadar dar yüzeysel, dolayısıyla da zayıf kalıyor. Önderlik bunu ulusal düzeyde Kürtler açısından yaptı ve belli bir sonuç açığa çıkardı. Gördü ki sorun sadece Kürtlerle sınırlı değildir. Tarih bilincinin karartılması, tarihsiz kılma, tarih bilincinden yoksun kılma sadece Kürtlere dayatılan bir olgu değildir. Kürtlere dayatılan bu işin en uç noktası, en vahşi, en saldırgan, en acımasız olanı ama bütün toplumlar böyledir. Bütün toplumlara iktidarcı-devletçi güçlerin özellikle de kapitalist modernite güçlerinin dayattığı bir toplum kırım var. Toplum kırımın özü -bir kere daha tekrarlarsak- zihniyet kırımıdır; onun da merkezinde tarih bilincinin yok edilmesi, toplumların, insanların tarihsiz bırakılması, başka tarihlere bağlanması vardır.
Bu saptırma nasıl ortaya çıkıyor? Toplumsal gerçekliğin tarihsel var oluşu yok ediliyor, saptırılmış bir biçimde bütün tarihsel değerler, bazı tekel güçlerinin ortaya çıkardığı değerler gibi gösteriliyor. Uydurma bir tarih yazılıyor; hiç de hak etmeyen, sahibi olmayan güçlere tarihsel değerler bahşediliyor, toplum tarihsiz bırakılıyor, tarih devletin eline geçiriliyor.
Başta gelen sömürü, tarih sömürüsü oluyor. Maddi, ekonomik, siyasi sömürüden önce tarih sömürüsü geliyor. Toplumun kendi tarihini bilme, yazma, tarih tezi oluşturma gücü bırakılmıyor. Toplum olmaktan çıkartılıp, devletin kölesi haline böyle getiriliyor. Buna karşı da Önderlik, Demokratik Uygarlık sistemini geliştirdi, onun tarih tezini oluşturdu. Kürtler açısından olduğu kadar bütün toplumlar, halklar açısından da gerekli ve geçerli olan, “devletli tarih” diye ortaya konmuş olan uydurma tarihin karşısında gerçek bir tarih anlayışı, tarih tezi olarak Demokratik Uygarlık tarihini tanımladı. Onu unsurlarıyla, dönemleriyle, günümüzdeki durumu ve yeniden inşa boyutlarıyla ortaya koydu. Böylece toplumsallığı iktidar ve devlet tasavvurundan, baskısından, sömürüsünden kurtarmaya çalıştı. Bir kere böyle bir bilinç, anlayış olmadan kendini bu biçimde tanımlama gerçekleşmeden ve buna dayalı bir gelecek, özgür yaşam tasarısı olmadan toplumların iktidar ve devlet tekelleri elinde sömürüden kurtarılması, onlara karşı başarılı bir özgürlük mücadelesi vermesi mümkün olamazdı.
Önder Apo, Demokratik Modernite kuramını oluşturarak bütün insanlığa kapitalist modernite sisteminin geliştirdiği baskı ve sömürüye karşı özgür, farklılıklara dayalı, eşit ve demokratik yaşama ulaşmanın bilincini sundu. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu böyle bir bilinci ifade ediyor, bütün insanlara hitap ediyor, tüm insanlık için baskı ve sömürüden kurtuluş yolunu gösteriyor. Bu kurtuluş yolunun merkezinde ne var? Tarih bilincine sahip olma var; kendi tarihini yaratma, anlama ve görme var. Kendi tarihini görme, tarihine sahip olma neyi ifade eder? Gelecek için ders çıkarmayı ifade eder.
Başkasının tarihinden kendisine yeterince ders çıkaramazsın! “Tarihi olmayanın geleceği de olmaz” denilir. Bu nedenle Kürtler ve diğer halkların geleceğini yok etmek için tarihleri yok edilmeye çalışıldı. Gelecek yaratabilmek için tarih bilincine sahip olmak, kendi tarihini tanımlayabilmek, görebilmek, oradan güç alabilmek gerekiyor. Tarihi doğru anlamak, doğru duruş kazanmak, günlük yaşamın sorunlarına yeterli çözüm bulabilmek, özgür yaşamın başarıyla yaratılmasını sağlayabilmek demektir. Onun üslubunu, yöntemini, duruşunu, ölçülerini, imkânlarını ortaya çıkarabilmek demektir. Tarihsizlik ise yokluktur! Kölelik ise tarih bilincinin zayıflatılmasını, başkalarının tarih bilincine bağlanmayı ifade ediyor.
Özgürleşmek, kendi tarih bilincini yaratmaya, ona sahip olmaya bağlıdır. Bunun dışında bir özgür duruş, özgür yaşama ulaşma kesinlikle yoktur. O halde özgürlük mücadelesi yürüteceksek, özgürlüğü elde edecek ve kesin bir yaşam olarak ortaya çıkartacaksak, bilmeliyiz ki bunun merkezinde özgür düşünce, zihniyet özgürlüğü; bunun da merkezinde tarih bilinci yer almaktadır. Kendi tarihsel gerçeğini bilme, tarihsel değerlerine sahip olma, tarihin içerdiği toplum, vatan, kültür, dil değerlerini görebilme, anlayabilme, sahiplenebilme ve onlarla yaşayabilmeyi tek yaşam gerçeği olarak kabul etmek gerekmektedir. Bunun dışında herhangi bir tarih bilinci, özgür yaşam bilinci kesinlikle yoktur.