Dünya dengelerinin yeniden kurulmaya ve var olanın yıkılmaya çalışıldığı 3. Dünya Savaşı Ortadoğu’da giderek yeni boyutlar kazanırken; küresel ve bölgesel hegemonik güçlerin yaklaşımlarında günlük, hatta saatlik olarak değişimler yaşanıyormuş gibi görünüyor. Oysa ki ilişki, ittifak yaklaşımları kadar güncel taktik adımlar hegemonik güçlerin çıkarları çerçevesinde oluşmaya devam etmektedir. En son İran-ABD müzakere süreci ile ABD-İsrail saldırısının başlaması bunun en açık göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan hiç alakası olduğu tahmin edilmeyen güçler üzerinden Afganistan-Pakistan çatışması örneğinde olduğu gibi yeni gerilimler ortaya çıkabilmekte ve kapsamlı değerlendirmeye tabii tutulduğunda hiçbir şeyin kendiliğinden ve birbirinden bağımsız olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Nasıl ki 1. ve 2. Dünya Savaşını başlatanların ekonomik ve siyasi hesapları ve hedefledikleri bir sonuç vardıysa, Ortadoğu’da yeni bir aşamaya evrilen 3. Dünya Savaşının da öyle bir amacı ve sonuçları olacaktır. 2. Dünya Savaşında Hitler Sovyetlere saldırdı ama esas amaçlarından biri de Asya’dan başlayıp Avrupa’ya ulaşacak olan ticaret yollarının hakimiyetini ve denetimini kontrolü altına almaktı. Kuşkusuz bu savaş yürütülürken hegemonik güçlerin kendi içinde de bir iktidar mücadelesi bulunmaktadır. Bu nedenle bölgemizde kapsamı genişleyerek devam eden savaşın yeni sonuçlar ortaya çıkaracağını görmek gerekir.
ABD ve İran arasında yapılan görüşmelerde yumuşak mesajlar verilirken Afganistan-Pakistan savaşı ortaya çıktı. Çok geçmeden bir gün sonra da ABD-İsrail’in İran’a dönük saldırısı başladı. Demek ki Pakistan ve Afganistan savaşı bir gün sonra ABD ve İran arasında gelişen savaştan bağımsız değilmiş. Kapsamı ve çapı ilk başta birbirine sınırı olan ve uzlaşmazlık sonucu iki gücün, lokal bir gerilimi gibi görünse de irdelendiğinde esasta bu savaşı harekete geçiren güçlerin olduğu görülecektir. Bu savaş ne kadar olur, nereye ilerler, bunun nasıl yansımaları olur, hangi sonuçları ortaya çıkarır, başka güçleri ve gündemleri etkiler mi soruları temelinde cevaplar aramak önemli olmaktadır. Kuşkusuz savaşların doğaya, halklara, kadınlara, çocuklara ne kadar büyük tahribat verdiğini ve Hegemon güçler tarafından kâr ve daha fazla yayılma alanı yaratmak için çıkarıldığı gerçeğini unutmamak gerekir.
Ortadoğu’da kaos ve belirsizlik hâkim
1990’lı yıllardan bu yana başlayan süreç artık bölgenin temel etkin devletlerinin de aktif içine girmesiyle sonuca doğru götürülmek istenmektedir. Kaos aralıkları, gelecek yüzyıllarda toplumsal yaşamı şekillendirmede rol oynayan fikirlerin, felsefelerin, ideolojilerin, örgütlü güçlerin kendini daha etkin hale getirdiği ve kazandığı taktirde ileriki süreçlerde modernitesini kurma zemini yaratılan süreçler olmaktadır. Bu aralıklar belli bir zamana yayılsa da ilişki ve çelişki dinamiklerinin yoğunluk kazandığı zaman dilimi içinde mutlaka bir sonuca giderler. Şu anda özellikle son 30 yıl içinde bölgemiz üzerinden genişleyip derinleşerek devam eden 3. Dünya Savaşı, bugün bölgenin yeni dengeler üzerinden şekillendirilmesi aşamasına doğru hızla ilerlemektedir. ABD-İsrail’in İran’a saldırısı bunun en açık örneği olma özelliğini taşımaktadır. ABD ve İsrail’in yıllardır İran’la yaşadığı gerilimin bir sonucu olan bu savaşın 12 gün savaşlarından farklı bir sonuç ortaya çıkaracağını şimdiden öngörmek yanlış olmasa gerek. Çünkü savaşın sadece İran topraklarında ve bir saldırı-savunma savaşı biçiminde geçmeyeceği karşılıklı yapılan açıklama ve uygulamalardan net anlaşılmaktadır. Özellikle ABD ve İsrail cephesinden yapılan rejim değişikliği hedefi öyle hemen kolaylıkla gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Ama Hamaney de dahil üst düzey yönetim kademesinin tasfiye edilmesi yeni bir durumdur. İran rejimi var olan gücünü direnme temelinde kullanacağı yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Ancak buna karşı Batı da giderek ABD ve İsrail etrafında birleşmektedir. Savaştan hemen önce CIA’nın İran halkına yönelik olarak yapmış olduğu çağrıların sonucunu ve halk muhalefetinin nasıl harekete geçeceğini şimdiden kestirmek fazla mümkün görünmemektedir. Kısa bir süre önce ayağa kalkan İran halklarının rejimin saldırıları sonucunda on binleri bulan şehit vermesinin yaratmış olduğu atmosferin dağılması için bir zamana ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Özellikle de başlayan dış saldırılar karşısında rejim zayıfladıkça halktaki hareketlilik de gelişerek rejimin yıkılması gerçekleşebilir. Ama daha saldırının ilk günlerinden bir sonuca da gitmemek gerekir.
Sykes-Picot ömrünü tamamladı bölge yeniden şekillendiriliyor
Şu anda yepyeni bir durum ortaya çıkmıştır. İran’da rejim değişikliğini hedefleyen saldırıların kapsamı genişleyerek devam etmesi durumunda sadece İran içinde değil bölgede de güncel ve geleceğe dair büyük değişim ve dönüşümlerin zeminini ortaya çıkarması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Körfezdeki tüm Arap ülkeleri bir biçimde aktif olarak savaşa dahil olmuştur. Bunun ne gibi sonuçlarının olacağını şimdiden belirtmek erken olur. Özellikle de Türkiye’nin bu savaş karşısındaki temkinli yaklaşımı bu konuda da bir ipucu vermektedir. Doğu Kürdistan gerçeğinin daha fazla görünür hale gelmesi Türkiye’yi ürkütmektedir. Elbette sadece yeni bir Kürdistan değil Sykes-Picot’un örtmeye çalıştığı gerçekliklerin de ortaya çıkması mümkün olabilir. Bu yanıyla da 1. Dünya Savaşı ile kurulmuş olan dünya dengelerinin bölgemiz düzeyinde sonu gelebilir. Deyim yerindeyse bölgede artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.
Suriye’de yaşanan değişimin de gösterdiği gibi geçmiş yüzyılın anlaşma ve ittifakları geçerliliğini yitirmektedir. Bu nedenle de çok rahatlıkla “Sykes-Picot ömrünü tamamladı ve bölge yeniden şekillendiriliyor” denilebilir. Kuşkusuz bu şekillenme ulus-devletçi zihniyetin milliyetçilik versiyonu temelinde olmayacaktır. Farklı kültürleri, dilleri ve inançları gözeten, özgünlüğünün, özerkliğinin yaşamasını sağlayan bir karakter taşıyacaktır. Tabii ki bu demokratik karakteriyle ilgili bir durum olmamaktadır. Daha çok da hem merkezi bir gücün ortaya çıkmasını engellemek için hem de sermayenin daha fazla çıkarına olduğu için değerlendirilmek istenmektedir. İsrail ve bazı Arap devletleri dışında merkezi ve güçlü olacak devlet yapılanmaları dağıtılacaktır. Bu gelişmelerden Türkiye de nasibini alacak yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. O nedenle Türkiye’yi daha riskli günlerin beklediği söylemleri siyasette önemli bir yer tutmaya devam etmektedir.
Şu an İran temel gündemde iken Netenyahu’nun dile getirdiği altıgen ittifakın kapsamı üzerinde durmak ve anlamaya çalışmak gerekir. Bu projeye göre yeni bir askeri savunma, ekonomik ve siyasi ağ öngörülmekte ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu ittifak projesinin Siyasal İslam’ın Sünni ve Şii eksenine karşı bir duruş olduğu ifade edilmektedir. Hindistan’dan başlayan, körfez ülkeleri, Kazakistan, Kıbrıs ve Yunanistan’ı, Asya ve Afrika’da birçok ülkeyi kapsayan bir coğrafyayı içine alacak bir proje söz konusudur. O nedenle bu savaşı öyle hemen birkaç günde sonuçlanacakmış gibi düşünmemek ve oluşacak koşulları doğru değerlendirecek bir yayıncılık yapmak gerekir. Bu durumda örgütlü Kürtlerin önemi daha fazla artacaktır. Oluşan imkanlar doğru politika ve ittifaklar temelinde değerlendirilirse önemli gelişmeler ortaya çıkacaktır. İran’a yönelik saldırılar rejimi giderek zayıflatacaktır. Zaten Trump amaçlarının rejimi değiştirmek olduğunu ifade etmiştir.
Kuşkusuz bu saldırılar Irak’ı da etkileyecektir. Irak’ın yapısında da önemli değişiklikler ortaya çıkaracaktır. Irak’ta da Bölgesel yönetimde de hükümet kurulmadı. Basına yansıdığı kadarıyla Irak ordusunun oldukça hareketli olduğu ifade edilmektedir. Zaten İran’da başlayan savaşla Irak’a yönelik de iki taraflı saldırılar gerçekleşmektedir. Bir yandan ABD üsleri, diğer yandan İran’a bağlı güçler vurulmaktadır. Geçmiş süreçte Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın tehditlerinden sonra Şengal’de bir gerilim söz konusuydu, ama nasıl bir durumun ortaya çıkacağını önümüzdeki günlerde daha iyi göreceğiz. Çok sayıda Avrupa ülkesi Şengal soykırımını tanıdı, Şengal konusunda Irak’ta da demokratik entegrasyon temelinde bir çözümün aranması en doğru yol gibi görünmektedir. Diğer yandan Türkiye’nin de katkılarıyla Irak’ta Sünni dengesi de etkili hale getirilmek istenmektedir. Sünniler yeniden ve daha etkili bir biçimde örgütlendirilmektedir. Tüm bu gelişmeler görülerek yaklaşılmalı ve Irak’la Şengal konusu yakından takip edilmelidir.
Bölgedeki gelişmeleri İran’la bağlantılı ele almak ve değerlendirmeler yapmak daha doğrudur. Bu süreç devam etmektedir. Cenevre’de anlaşma yapıldı deniyordu, güya müzakereler vardı, ama İran’ın iki komşusu savaşa girdi. Belki de önümüzdeki günlerde bölgedeki başka ülkelerde de farklı şeyler gelişebilir.
Gerilim ortamlarından çıkışın temel yollarından biri öz gücüne güvenmek olduğu kadar doğru ittifaklar kurmak da önemlidir. Kürtlerin taktik ve stratejik ittifaklara açık olduğu yönünde beyanlarda bulunması önemlidir. Kuşkusuz stratejik ittifaklar halklar ve demokrasi güçleriyle, taktik ittifaklar da farklı güçlerle yapılabilir. Diplomatik ilişkiler anlık, duygusal tepkilerle yapılamaz. Zaten bu temelde siyaset de yürütülemez. İttifaklar günlük, saatlik, anlık olabilir. Bu konuda Önder Apo’nun her hamlesi öğretici derslerle doludur. Önderliğin bu özelliğini de esas alarak duygusal değerlendirmelerden uzak durmak gerekir.
Kuşkusuz ABD ve İsrail’in İran’a dönük gerçekleştirdiği saldırılardan en fazla da Türk devleti korkmaktadır. Netanyahu’nun Sünni ve Şii cepheye karşı duracakları yönündeki açıklamalarıyla bir yandan Şii cephede İran’a dönük saldırılar ifade edilirken, diğer yandan Sünni cephe söylemiyle de Türk devletinin kast edildiği bilinmektedir. Diğer yandan Kürtlerin bu durumdan faydalanmasından korkmaktadırlar. Çünkü halen milliyetçi, ulus-devletçi saiklerle hareket etmektedirler.
Özgürlük Hareketi üzerine düşen tüm sorumlulukları yerine getirdi
Bilindiği gibi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrıya, Önder Apo, “çatışma ortamını ve Kürt sorununun çözümünü hukuki ve siyasi zemine taşıyabilirim” diyerek cevap verdi. Daha sonra 27 Şubat 2025’te Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını gerçekleştirdi. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, çatışmaların tarihsel nedenlerini ortaya koymaktaydı. Gelinen bu aşamada ise sorunları çatışmayla, silahlı mücadeleyle değil de demokratik ve hukuki yöntemlerle çözmeyi esas aldığını ortaya koymuş oldu. Bu temelde PKK’nin feshedilmesi ve silahlı mücadelenin durdurulması çağrısını yaptı. Bunun üzerine PKK de 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği 12. Kongreyle kendini feshettiğini ve Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıkladı. Daha sonra KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın da aralarında bulunduğu 30 gerilla sürecin gelişmesi için silahlarını yakarak imha etti. Yine 26 Ekim 2025’te KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok yaptığı bir basın açıklamasıyla Kuzey Kürdistan ve çatışma riski bulunan yerlerden güçlerini çektiklerini duyurdu. O günden şimdiye kadar da herhangi bir yerde çatışma yaşanmadı. Bu durum Türkiye’de herkesi de rahatlattı.
Ancak Türk devletinin şimdiye kadar bu çağrıya yeterli düzeyde bir cevap verdiği söylenemez. Bu bir buçuk yıl içinde siyaset kurumu çok önemli adımlar atabilir, yasalar çıkarabilir, toplumun da desteğini alabilirdi. Bu yönüyle Türkiye toplumu da daha fazla rahatlardı. Ortadoğu açısından da çok önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Bu süre zarfında Özgürlük Hareketi üzerine düşen tüm sorumlulukları yerine getirdi. Türk Devleti de Türkiye’deki siyasal irade de eğer Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunu önemsiyorsa o zaman daha farklı bir yaklaşım içinde olması gerekirdi. Ancak tümden böyle bir yaklaşım içinde olduğu söylenemez. Tabii ki yumuşayan bir ortam var. Meclisin hazırladığı bir rapor var, bazen olumlu söylemlerde, ifadelerde de bulunuyorlar. Ancak raporun içeriğinde de görüldüğü gibi soruna köklü yaklaşım ortaya konmamaktadır. Bütün bunlara rağmen Önder Apo sabırlı davranmış ve büyük bir emekle süreci bugünlere kadar getirmiştir.
Ortada bir Kürt sorunu vardır ve bunun adı konulmalıdır
Kürt sorununun çözümü bağlamında Meclis’te kurulan komisyonun sunduğu raporda bazı değerlendirmeler yapılmış ve güvenlikçi politikalarla sorunun çözülmeyeceğinden, demokratikleşmenin sağlanması amacıyla bazı yasaların çıkarılması gerektiğinden söz edilmiştir. Ancak halen köklü çözümler üretme yerine Kürt sorununu görmezden gelen, sorunu güvenlik boyutuna indirgeyen bir karakteri bulunmaktadır. Önder Apo, ‘kediye, kedi demek lazım’ dedi. Ortada bir Kürt sorunu bulunmaktadır ve bunun adı konulmalıdır. Kürt sorunu kabul edildiğinde bunun için çözüm projeleri de geliştirilebilir. Adını koymadan doğru çözümler bulunamaz, doğru kararlar alınamaz. Bu eksiklikler giderilmez, yetersizlikler aşılmazsa, o rapor herhangi bir sonuç ortaya çıkarmaz. Raporda sıkça demokratikleşmeden bahsedilmiş ama o da gerçekleşmez. Zaten yüz yıldır Kürt sorununun çözümünün önü açılır diye demokratikleşmeden kaçınılmıştır. Türkiye’nin bugüne kadar demokratikleşmemesinin temel nedeni Kürtlerin varlığının inkarıdır. Bu nedenle de demokratikleşme adımları atıldığında, Kürt sorunu konusunda da adımlar atmak durumunda kalınacaktır.
Dolayısıyla bu rapor devletin yaklaşımını ortaya koymaktadır. Aslında raporda ne Kürt sorununun tanımı ve kabulü vardır ne de Önder Apo’nun muhataplığı ve koşullarını değiştirme yaklaşımı vardır. İktidar, Kürt sorununun adını koymadan ve çözmeyi öngörmeden, Önder Apo’yla da yürütülen diyaloga resmiyet kazandırmadan süreci götürmek istemektedir. Özgürlük Hareketinden ise sürekli adımlar atmasını, silahları bırakmasını, örgüt olarak kendini dağıtmasını istemektedir. Bu rapor da bunu sağlamaya dönüktür. Özgürlük Hareketi, bu gerçeklikleri açığa çıkarmak ve tutumunu ortaya koymak amacıyla kamuoyuna bir açıklama yaptı. Açıklamada tutumun nasıl olması gerektiği üzerinde de durulmaktadır. Bunların başında da Önder Apo’nun resmi muhataplığının kabul edilmesi ve özgür çalışma koşullarının oluşturulması gelmektedir. Diğer yandan Kürt varlığı ve Kürt sorunu kabul edilerek sorunun çözümü için irade ortaya konulmalı ve adımlar atılmalıdır. Süreç ancak bunlar olursa gelişir. Bunu içermeyen, öngörmeyen her adım süreci tıkatır.
Kürt halkı Önder Apo’yu baş müzakerecisi olarak görmekte ve statüsünün netleşmesini istemektedir. Böyle büyük bir sorunun çözüm gücü ve muhatabı olan Önder Apo’yla süreç resmi bir muhataplık çerçevesinde ilerletilmek durumundadır. Devlet Bahçeli bile son konuşmasında Önder Apo’nun statüsünün netleştirilmesi gerektiğini ifade etti. Bu konu çözüme kavuşturulmadan Türk devletinin samimi yaklaştığından söz edilemez. Zaten 27 Şubat’ta Önder Apo yaptığı açıklamayla sürecin ikinci aşamaya geçtiğini, artık devletin hukuki ve yasal adımları atması gerektiğini açıkça ifade etti. Önümüzdeki süreçte siyasi iradeye ve meclise belirtilen yasal ve hukuki adımların atılması konusunda daha fazla bir tazyik uygulamak gerekmektedir.
Kürtler öz güçlerine güvenmeli ama doğru analizleri de yapmalıdırlar
Rojava’ya yönelik saldırılar aslında demokratikleşmeye, demokrasiye yönelik saldırılardı. Uluslararası güçler de çıkarları gereği kapalı kapılar ardında verdikleri onayı gizlemek amacıyla da bu saldırılara sessiz kalarak destek verdiler. Saldırıdan sonra Rojava’da Kürt karşıtlarının ve işbirlikçi Kürtlerin ‘her şey bitti’ algısı oluşturmak istediği bir anda, Rojava Yönetimi ile Şam arasında bir antlaşma yapıldı. Arkasından da Rojava heyeti Münih’te Şam Yönetimiyle ortak bir biçimde Güvenlik Konferansına katıldı. Özerk Yönetime dönük saldırılar kapsamlıydı, Önder Apo’nun da ifade ettiği gibi, 15 Şubat uluslararası komplosunun farklı bir türeviydi, ama saldırı dalgası Önder Apo başta olmak üzere Kürt halkının görkemli direnişiyle boşa çıkarıldı. Tom Barack’ın özerk yönetim yetkililerine artık muhatabımız Şam hükümetidir dediği bir durumdan, tüm dünyanın kabul göreceği bir güvenlik konferansında yeni bir muhataplık durumu ortaya çıktı. Rojava’ya dönük gerçekleşen silahlı saldırılar sürecinde, Kürt inkarı ve soykırımının uluslararası arenada da devam ettiği gibi bir yansıma bulunmaktaydı. Ancak daha sonra ortaya çıkan gelişmeler durumun hiç de öyle olmadığını ortaya koydu. Demek ki güncel gelişmeler değerlendirilirken duygusal yaklaşımlardan uzak daha kapsamlı bir çerçeveden bakabilmeli ve işin arka planını daha iyi analiz edebilmeliyiz.
Her şerde bir hayır vardır derler. Herhalde Rojava’ya dönük gerçekleşen saldırılardan da önemli bir sonuç çıkarılmıştır. Demek ki sadece dış desteğe dayalı mücadele yürütülememektedir. Bu anlayışın nelere yol açtığı herkes tarafından çok daha iyi anlaşılmış oldu. Kürtler öz güçlerine güvenmeli, ama doğru analizleri de yapmalıdırlar. Bölgenin yeniden dizaynında Kürtler olmadan neler olacağı da görüldü. Tom Barack diyordu muhatabımız Şam’dır, ama Münih’te Özerk Yönetim yetkilileriyle aynı masaya oturdular. Bunu İran’da başlayan savaş ve bölgedeki gerilimden ayrı düşünmemek de gerekir.
Kuşkusuz Rojava için ortaya çıkan güçlü sahiplenme Kürt birliğinin güçlendirilmesini her zamankinden daha fazla mümkün kılmıştır. Her ne kadar Rojava’ya dönük gerçekleşen saldırı sürecinde milliyetçi eğilimler farklı olumsuz roller oynamak istediyse de hesapları tutmamıştır. Mevcut durumda ulusal birlikte halkın bilinci, hatta örgütlülüğü ileri düzeye gelmiştir. Halk demokratik temelde birliğini sağlamış ve siyasete güçlü bir mesaj vermiştir. Siyasete düşen görev, buna sahip çıkmak ve bunun örgütlü siyasetini yapmaktır. Mevcut siyasi durumu doğru okuyup ona göre politika üretip adımlar atmaktır. Demokratik Kürt birliğinin gerçekleşmesini sağlamak için adımlar atmaktır.
Demokratik yaşamı inşa etmenin zemini güçlenmektedir
Şüphesiz demokratik ulus paradigmasına yönelik saldırılar ciddidir ve buna karşı ideolojik mücadeleyi daha fazla geliştirmek gerekir. Milliyetçi, ulus-devletçi yaklaşımların Kürtleri büyük soykırımlarla karşı karşıya bırakmaktan, diğer halklarla çatıştırmaktan başka hiçbir getirisi yoktur. Bu, defalarca kanıtlanan bir gerçekliktir ve bu ideolojinin geleceği de yoktur. Yaşanan yetersizlikleri demokratik ulus projesine bağlamak eğer bilinçli bir çarpıtma değilse tamamen yüzeyselliğin ürünüdür. Eğer Kürdistan’da gelişme olduysa, varlık mücadelesi başarılmışsa, bu tamamen demokratik ulus yaklaşımının bir sonucudur. Eğer sorgulama olacaksa Demokratik Ulus projesi değil, buna göre kendini oluşturmayan, darlığı yeterince aşamayan anlayış ve tarzlar sorgulanmalıdır.
Ortadoğu’da sorunların çözümü sistemde devlet artı demokrasi formülü geliştirilerek sağlanabilir. Demokratik komünal yaşamı inşa etmenin zemini giderek daha da güçlenmektedir. Toplumu her yerde komünler biçiminde örgütleyerek demokratik komünal inşayı sağlayacak bir çalışma içinde olmak demokratik toplum için daha da önemli bir ihtiyaçtır. Devlet artı demokrasi böyle gerçekleşecektir. Devrimsel mücadele ve inşa asıl bundan sonra başlamaktadır. Kadınlar ve gençler başta olmak üzere mücadeleden sorumlu olan tüm güçler büyük bir devrimci sınavla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Demokratik toplumsal örgütlenmeyi geliştirip komünal inşayı sağlayarak devleti geriletmeli ve topluma alan açmalıdırlar. Bu açıdan tabandan yükselen toplumsal örgütleme çalışmalarına, yerel demokrasiyi inşa etmeye yoğunlaşmak ve buna odaklanmak gerekir.
Bu gelişmeler ışığında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Newroz yaklaşmaktadır. Yine Ramazan Bayramı da aynı günlere denk gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Kürtler bu yıl bahar ayına, bayram ayı olarak girecekler. Kuşkusuz Newroz’u sadece Kürtlere ait bir bayrammış gibi kutlamamak gerekir. Demokratik Ulus paradigmasının sağlam tarihsel temelleri burada bulunmaktadır. Newroz’u sadece Kürtler arası birliğin değil, halklar arası birliğin bir bayramı olarak kutlamak önemlidir. Özellikle Rojava gerçekliğinde bunu öne çıkarmak daha da gereklidir. Kürtler var Newroz’da, Araplar ve Farslar var. Newroz’u çok fazla milliyetçiliği besleyen bir yaklaşımla değil de kapsayıcı değerlendirmek daha önemli olabilir.