data-nosnippet

Nerede toplum, anadilim, ülkem, tarihim?

Önderliğin toplumsallıkla işe başladığını çok iyi biliyorum. Bana ilk görüşlerini anlattığında hemen Kürdistan ile işe başlamadı. “İnsan nasıl insan oldu?” hikâyesini anlattı. Bunun adı toplumsal tarihtir. Toplumsallaşma nedir? İnsan, doğada farklı bir tür olarak gelişmeye başlar başlamaz, toplumsal bir varlık olarak yaşar. Doğaya ayrı bir tür olarak eklenmesi toplumsallaşmasının ürünüdür. Buradan başladı ve toplumlar tarihini, uygarlık tarihini, kapitalizmi, emperyalizmi, devrimleri bu çağa kadar getirdi. Sonra Kürt tarihine getirdi ve Kürt gerçekliğini anlattı ama toplumsallıkla işe başladı. Önderliğin daha başlangıçtaki yönelimi böyledir. Toplumsallık, kilit kavramdır.

Nerede toplum, nerede anadilim, nerede ülkem, nerede tarihim? Bunları arıyoruz, bunlar yoksa yeniden var etmek istiyoruz. Toplumumuzu yeniden var etmek, ülkemizi yeniden özgürleştirmek, tarihimizle yeniden bağ kurmak, özgür bireyler ortaya çıkarmak, özgür bireylerin dayanışması üzerinde yükselen demokratik bir topluma ulaşabilmek, ahlaki ve politik toplumu yeniden inşa etmek istiyoruz.

Önderlik “Tekrara gerek yoktur. İnsanlık tarihinde olumlu anlamda elde edilmesi gereken ne varsa sentezlenip süzülmüş bal kıvamında bu yolun yolcusuna sunulmuştur” diyor. Önünde hazır bal var ama ben nasıl bir bal bulacağım diye arıyorsun. Aradığın her şey Önderlikte var. Zaten Önderlik demek bu demektir. Hakikat, aradığın her şey demektir. Eğer birine ‘Önder’ diyorsan, aradığın her şey ondadır demektir. Önderlik “Kendime esirgediğim, size vermediğim ne kaldı? Dilim mi muğlak, anlaşılmıyor muyum, bu konuda mı eksikliğim var? Varsa bunu düzeltin veya siz benden daha iyi olduğunuza inanıyorsanız buyurun siz gerçekliğinizi ortaya koyun ben size katılayım ama benim inancım şudur. Ben sizin sahip olmanız gereken ne varsa, her şeyi hazır olarak size sunuyorum” diyor.

Kadın eksenli toplum kendiliğinden demokratiktir

Önderlik arayışından vaz geçmiyordu. Yönelimi, yönü doğruydu. Önderlik sıfırdan bir şey yaratmadı. Önderliğin sahip olduğu şey tüm insanlığın tarihsel birikimleridir, hakikate ilişkin insanlık adına var olan her şeydir. Önderlik hepsine ulaştı, hepsini bir araya getirdi, onlardan bir sentez oluşturdu, kendisi de buna bir şeyler kattı. Sadece hazır olanı sentezleyerek sunarsanız olmaz, mutlaka kendinizden bir şey katacaksınız. Az olabilir, çok olabilir ama kendinizden bir şey katacaksınız. Önderlik kendinden de bir şey katarak insanlığın bütün anlam birikiminin sentezini yaptı. Hakikat budur.

Önderlik, “siz uygulama makamındasınız” diyor. Anlam arayışı değil, uygulama konusunda arayış içerisinde olacaksınız. Ben anlamını size sunuyorum, ilk yapmanız gereken kavramasını başarmaktır.

Düşünme rastgele olmaz, neye göre düşünüyorsunuz? Ölçüsüz, kuralsız düşünme olmaz ki. Bir yol olması gerekiyor, yöntemsiz düşünme olmaz. Bir yola gireceksin, yol olmadan yolculuk olmaz. Yolculuk olmadan zaten düşünce olmaz, düşünce olmadan da zaten yolculuk olmaz. Sizi yolculuğa çıkaran düşünce gücünüzdür ama bunun için de yol gereklidir. İnsan olmak toplumsallıkla mümkündür ve siz eğer bir hakikat yolculuğuna çıkacaksanız demek ki, hakikati kaybetmişsiniz.

Hakikatin kaybedilmesi nerede oluyor? Toplumsallığın kaybedildiği, toplumun parçalandığı ve kadına kaybettirildiği yerde oluyor. Kadına kaybettirildiği yer, hakikatin kaybedilmeye yüz tuttuğu yerdir. Kadın eksenli toplum, kendiliğinden demokratiktir, kendiliğinden ekolojiktir, kendiliğinden özgürlükçüdür. Burada özgürlük kavramına bile ihtiyaç yoktur. Özgürlüğün daha sonra kavramlaştığı biliniyor. Amargi sözcük olarak çok sonra çıkıyor. Amargi, özgürlük kelimesinin Yunanca karşılığıdır. Amargi’nin kelime olarak anaya ve doğaya dönüş, ananın toprağına dönüş anlamına geliyor. Ana toplumdan koparılan insan, aynı zamanda doğadan kopuyor ve dolayısıyla onun özlemleri bu tarzda kavramlaşıyor. Özgürlük budur. Özgürlük, yeniden kendi köklerine dönmedir. Özgürlük, kendi köklerinin üzerinden yeniden yükselmedir.

Başlangıçta Önderlikte bu kavramların yeri yoktur ama topluma bakıyor ve gözlemliyor. İnsanlar rahattır, düz yaşıyorlar, anlamsız yaşıyorlar, sanki bir sorunları yokmuş gibi yaşıyorlar. Biz “bu yaşam, yaşam değildir diyorduk”, “yaşamımızda ne var ki?” diyorlardı. Çevremizde birçok kişi bunu söylemiştir. İlk süreçlerde “bu yaşam yaşam değil” dediğimizde “senin yaşın hala bilmem kaç, ama bu dünyayı omuzlarına yüklemişsin, indir at kendin dünyanın tepesine bin, bırak dünya seni taşısın, sen niye dünyayı sırtında taşıyorsun. Yaşın daha yirmi ama saçın beyazlamış” diyorlardı, düşünmemeyi öğütlüyorlardı.

Toplumsal ilişkiler dostluk ilişkileridir

Önderlik özelde kendi toplumsal çevresine ama genelde tüm Kürdistan’a yayıyor. Toplumsal ilişkilere, toplumsal yaşama, insan ilişkilerine bakıyor, “burası bir bataklıktır” diyor. Bataklık, ama nasıl bir bataklık, bütün kirli sular oraya akıyor. İnsanlar o kirli suların içerisinde yüzüyorlar, kirli sulardan içiyorlar ve üstelik “ne kadar temiz su içiyorum” diyebiliyorlar. O bataklık yaşamına ideal yaşam olarak bakan insanlar bile var. Önderlik, “bu insanlar kendilerini kandırıyorlar, olmayan bir yaşamı yaşadıklarını sanıyorlar” diyor. Bu, Önderliğin temel yaşam ilkesidir. Bizim belki de en önde Önderlikte esas almamız gereken ilke “aldanmamak ve aldatmamak” ilkesidir. “Ben aldanmayacağım ve aldatmayacağım. Kandırmayacağım ve kandırılmayacağım” ilkesidir. Ne kendini kandır, ne de bir başkası seni kandırsın. Bu Önderlik gerçeğinde en hayati ilkedir. Aldanmayan ve aldatmayan insan. Önder Apo budur. Dostluk adına biri gelmişse “ben kendisine inanırım” diyordu ve Ortadoğu’daki dostluğu değerlendiriyordu. Ortadoğu dostlukların geliştiği zemindir. Toplumsallığın olduğu yerde dostluk vardır. Toplumsal ilişkiler, dostluk ilişkileridir.

Önder Apo ilk süreçlerde mevcut zemine baktığı zaman, bir; “burada hakikat yoktur, buradaki toplumsallık bozulmuş toplumsallıktır” diyor. İki; “Buradaki yaşam ihanete uğramış bir yaşamdır ve mevcut haliyle yaşamaya değmez. Ben bu bataklıkta yüzmeyeceğim, ben bu kirli sulara girmeyeceğim, ben bu diyarda gezmeyeceğim” diyerek ilk tepkisini gösteriyor. Ana, “ben seni bu topluma hazırlayacağım, terbiyeli olacaksın, çünkü bu topluma katılacaksın, bu toplumun bireyi olacaksın” diyor. Önder Apo “Senin bana verebileceğin toplum yoktur. Senin bu toplumun çoktan dağıtılmıştır” diyor. Bir Halkı Savunmak kitabına bakıldığında bunlar görülebilir. “İsteseydi de anamın bana vereceği bir toplumu yoktu, o toplum çoktan dağıtılmıştı. Anamın yapmak istediği şey bana tutabileceğim bir dal sunmaktı. Kendisi bu imkânı elde edemeyip bana vermek istiyordu.” diyor.

Her hakikat arayışı yanlış olanın reddiyle başlar

Önderlikteki hakikat arayışı 7 yaşında başlıyor. Önderlik yaşamını üç döneme ayırıyor. Birinci dönem doğal doğuş ve uygarlık ormanına giriştir. İkinci doğuş sosyalizmle tanışma ve PKK’lileşme sürecidir. Üçüncü doğuş 1999 ve sonrasıdır. Önderlik yaşamında üç doğuş gerçekleşiyor. Önderliğin bu tarzda yaşamını dönemlere ayırması önemlidir. Birinci dönem, ikinci dönemi hazırlıyor. Yani PKK’nin kuruluşu sürecine hazırlayan birinci dönemdeki birikimidir.

Her hakikat arayışı öncelikle yanlış olanın reddiyle başlar. Hakikatin kelime kökü haktır. Her hakikat arayışı haksız olanın reddedilmesiyle, ondan kopuşla başlar. Önderlik topluma baktığında oradaki sahteliği, ihaneti görüyor. “Ben buna katılmayacağım” diyor. Kopma da yoktur, çünkü katılmamış ki kopsun. Önderlikteki büyük fark buradadır. Uygar yaşama katılmıyor, geleneksel yaşama da katılmıyor. Yalnızlığı buradan geliyor. Anayla da kavgalıdır. “Mevcut topluma anasız ve efendisiz yeltenmek başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Ben dedim ki, ana sana ihtiyaç duymuyorum, ben anasız da yaşayabilirim, ey toplumsal gerçekliklerin verili hali sana da ihtiyaç duymuyorum, sensiz de yaşayabilirim” diyerek “inceleyin” diyor. Burada temiz kalma, kirlenmeme var. Ama burada yerine yenisini koyma var mı? O yoktur. Yalnız kalmaya dayanabilme gücü önemlidir. Bizim en dayanamadığımız şey yalnızlıktır. Yalnızlığa dayanan çok az arkadaş var. Bireyciliğe alışmış olan zaten yalnız kalmak ister.

Önderlik yanlışı reddediyor ama doğru yaşamı aramak zorundadır. “Nerededir?” diye soruyor. Peki, doğruyu bulana kadar nasıl yaşayacak? Önderliğin kendi kendisine sorduğu soru budur. Şu cevabı veriyor, “Ben bu topluma katılmayacağım, verili topluma alternatif bir ilişki yaratacağım ve öyle yaşayacağım. Diyelim ki, bunu da beceremedim, o zaman soyut yaşayacağım” diyor. Toplumsal ihtiyaçlar somut ilişkilerdir. Bir toplumsal gerçeklik var. Soyut yaşamak ise aslında duygu gücüne, kendi anlam gücüne dayanarak yaşamaktır. Duygular soyuttur. Avucunun içerisinde tutup bir başkasına gösteremiyorsun. Duygular soyuttur, anlam soyuttur, manevi alanı ilgilendirir.

Önderliğin bize anlatmaya çalıştığı şey şudur: Maneviyata dayanarak yaşayan insanlar gibi bir yaşamı sürdürmeyi esas alacağım. Bir mümin gibi yaşamayı esas alacağım ama bu yaşam zor bir yaşamdır. “Kesin kararım bu kirlenmiş somuta asla bulaşmayacağım” diyor.

Kürt kişiliği büyümek zorundadır

Soykırım uygulamasının dışında olan tek bir insan yoktur, dolayısıyla kirlenme bütün Kürdistan’a yayılmış, bütün Kürt toplumuna yayılmıştır. Bireyin kişiliğinin toplumda şekillendiğini bilmek zorundayız. Toplum bireyi şekillendirir ve yine de olumlu ya da olumsuz bize kattığı bir şeyler var. Her şeyi olumsuzdu denilemez, varsa olumluluklarımız onları bile bu toplumdan almışız. Ama esas itibariyle hasta toplumun olumsuzluklarıdır ve bunu değiştirmek gerekiyor. Önderliğin şöyle bir belirlemesi var: “Bireyin içinde şekillendiği toplumsal yapı, ne denli tahrip edilmiş olursa olsun yine de insana güvenmek esastır. İstediğin kadar tahrip ol, istediğin kadar toplumsal tahribat kişiliğine yansısın, buradan çıkış yapman mümkündür.” İnsana güvenmek denilen şey budur. Düşmüşlük, büyük yücelmenin gerekçesidir. Yücelme yükseklere çıkmadır, düşmüşlük de dibe vurmadır.

Düşmek, yücelmemenin, büyümemenin sebebi değil, büyümenin ve yücelmenin gerekçesidir. Kürt kişiliği büyümek zorundadır, çünkü düşmüşlük ancak büyüyen bir kişilikle alt edilebilir. Bu sorunlar ancak büyüyerek çözülebilir. Büyümek de toplumsallaşmaya, politikleşmeye bağladır. Politikleşme, toplumun temel özelliğidir.

Politika veya ahlak nedir? Doğal toplumda politika demek, o toplumun gelişmesi için gerekli olan en faydalı işleri bulmak demektir. Toplum için ne tür işler faydalıdır, o toplumu hangi işler güçlendirir, geliştirir, yüceltir? Duygu olarak, ruh olarak, yaşam tarzı olarak yücelten işler nelerdir? O işleri bulmak, planlamak, örgütlemek, yapmak, yaptırmak ve denetlemek politikadır. Peki, ahlak nedir? Toplumun işlerini en iyi şekilde yapmak demektir. Topluma en yararlı işleri bulmak ise politikadır. İkisi de iş ile bağlantılıdır. Bizim de birer politik ve ahlaki kişilik olarak kendi kendimize sormamız gereken şey şudur: Kürt toplumunu özgürlüğe taşımak için gerekli olan işler nelerdir, ne tür çalışmalar yapmamız gerekiyor? Bunları bulmak ve örgütlemek politikadır. Ondan sonra bunları uygulama, iyi bir şekilde yapmak ise bizim ahlaki duruşumuza işaret eder. Politika ve ahlak; işten, çalışmadan, pratikten kopuk değildir. Her ikisi de pratik alandır, eylem alanıdır. Ahlaki duruş eylemde ve yaşamda belli olur.

Önderliğin toplumdan kopuk bir yaşamı yoktur. Savunmalarda “İmralı yaşamıma dair” bölüm var. Burada Önderlik kendi yaşamını anlatıyor:

“Aslında dış koşullar, devlet, idare ve cezaevinin kendisi saraylara özgü bir donanımda olsa dahi, bana özgü tecride nasıl dayanıldığını açıklamaya yetmez. Temel etkenler koşullarda ve devletin yaklaşımlarında aranmamalıdır. Belirleyici olan, benim kendimi tecrit koşullarına ikna etmemdir. Öyle büyük gerekçelerim olmalıydı ki, tecride dayanabileyim, tecritte de olsa büyük bir yaşamın sergilenebileceğini kanıtlayayım. Bu temelde düşününce, öncelikle iki kavramsal gelişmeden bahsetmeliyim.

“Birincisi, Kürtlerin toplumsal statüsüne ilişkindi. Şöyle düşünüyordum: Benim özgür yaşamı arzulamam için toplumun, bağlı olduğum toplumun özgür olması gerekirdi. Daha doğrusu, bireysel özgürleşme toplumsuz gerçekleşemezdi. Sosyolojik açıdan birey özgürlüğü tamı tamına toplumun özgürlük düzeyiyle bağlantılıydı. Bu varsayımı Kürt toplumuna uygulayınca, algılamam oydu ki, Kürtlerin yaşamı, etrafına duvar örülmemiş zifiri karanlık bir zindandan farksızdı. Bu algıyı edebi bir anlatım olarak sunmuyorum, tamamen yaşanan gerçeğin hakikati olarak ifade ediyorum.

“İkincisi, kavramı tam anlayabilmek için ahlaki bir ilkeye bağlılık ihtiyacı vardır. Kendini mutlaka bir topluma bağlı olarak yaşanabileceği konusunda bilinçli kılacaksın. Modernitenin yarattığı en önemli bir algı da, toplumsal bağlılığı olmadan da kendini yaşatabileceği konusunda bireyi ikna etmesidir. Bu ikna sahte bir anlatıdır. Öyle bir yaşam yoktur aslında, ama imal edilmiş sanal bir gerçeklik olarak kabul ettirilir. Bu ilkeden yoksunluk, ahlakın çözülmüş olduğunu da ifade eder. Burada hakikatle ahlak iç içedir. Liberal bireycilik ancak ahlaki toplumun çözülüşü ve hakikat algısıyla ilişkisinin kesilmesiyle mümkündür. Çağımızda hakim yaşam biçimi olarak sunulması doğruluğunu kanıtlamaz. Tıpkı sözcüsü olduğu kapitalist sistemin ahlaki toplumun çözülmesi ve hakikat algısını yitirmesiyle mümkün olması gibi. Kürt olgusu ve sorunu üzerinde yoğunlaşmamın bir sonucu olarak söz konusu yargıya ulaştım.”

Önderliğin özellikle kadın arkadaşlara söylediği şudur: “Dünyaya özgür insanlarmışsınız gibi bakmayacaksınız, özgürlüğe müthiş muhtaç insanlarmışız gibi dünyaya bakacaksınız.

“Burada iç ve dış cezaevi arasında epey mukayesede bulundum. Sonuçta dışarıdaki tutsaklığın birey için daha tehlikeli olduğunu fark ettim. Bir Kürt bireyinin kendini dışarıda özgür sanarak yaşaması büyük bir yanılgıdır. Yanılgı ve yalanın egemenliği altında geçecek bir yaşam, kaybedilmiş ve ihanete uğramış bir yaşamdır. Bundan çıkardığım sonuç, dışarıda ancak bir şartla yaşanabileceği, onun da günün yirmi dört saatinde Kürtlerin (kapitalizm koşullarında Türk emekçilerinin) varlık ve özgürlüğü için savaşım içinde olmakla mümkün olabileceğidir. Ahlaklı ve onurlu bir Kürt için yaşam, kesinlikle günün yirmi dört saatinde varlık ve özgürlük savaşçısı olmakla mümkündür.”

Ulusallık ve evrensellik ilişkisi büyük bir önem taşır

Duygularınızı düşünün: Bir, ben özgürüm yanılgısıyla bu dünyaya bakmak. İki, özgürlük için belli kazanımlar, belli mevziler elde etmişim ama bunların hepsi tehdit ve tehlike altındadır. Kazandığım mevzileri kaybetmeyeceğim, yerine yeni mevziler kazanacağım, toplumu özgürleştireceğim. İki ayrı duygudur. Birinde kendini kandırma var, ikincisinde müthiş gerçekçi olma var. Apocu gerçeklik seni zafere taşır, yalan ve yanılgılar taşıyamaz. Gaflet, ihanetten daha tehlikelidir. Sen dünyaya nasıl bakıyorsan, onunla o tarzda mücadele edersin. Baktığın dünyada tümüyle çirkinlikten ibaret bir gerçeklik görüyorsan ona asla bulaşmazsın. O sana kendini dünya güzeli gibi sunabilir ama sen onun çirkinliğini göreceksin. Önderlik, “Kapitalist modernite kendisini dünya güzeli gibi sunsa bile, içindekini kusarak kendisine cevap vereceksin” diyor.

Sisteme baktığında tiksinenler var. Sisteme baktığında ‘bunlar ne güzel yaşıyorlar, keşke bizde böyle yaşasak’ diyen insanlar var. O tiksinerek bakan, yeni dünyanın gerçek savaşçısıdır. Diğeri sıradan bir yaşamın özelliklerini taşıyan biridir. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır.

Kürt’ün evrenselliği ulusal bütünlüğüdür

Ulusallık ve evrensellik ilişkisi büyük bir önem taşır. Yerel kimlik ve evrensel kimlik, insan kimliğinin iki temel özelliğidir. Tikellik ve evrensellik ilişkisi, özgünlük ve genellik ilişkisi birbirleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Evrensellik-tikellik ilişkisini Önderlik, “her gül bir tek tikelden geliyor” diyordu. Sarı gül var, kırmızı gül var, pembe gül var. Çok sayıda kendi özgünlükleri olan güller var. Bu renkleri onların tikelliklerine denk düşer, ama hepsinin gül olarak adlandırılmasını sağlayan ortak yanlar var. O da onların evrenselliğine tekabül eder. Evrensellik, bizi birbirimize bağlayan ortak yanımızdır. Kadın kimliği açısından da öyledir. Her bir kadın yoldaş kendi tikelliği içerisinde bir özgünlüğü ifade eder. Ama bir de onu kadın kimliğiyle diğer kadınlara bağlayan ortak yanı var, bu da onun evrenselliğine tekabül eder. Hepimizin insan olarak adlandırılmasını sağlayan ortak özelliklerimiz var, o da bizim evrenselliğimize tekabül eder. Önemli olan burada tikellik ve evrensellik dengesini veya ilişkisini doğru kurabilmektir. Biz tikel olana takılı kalıyoruz. Hâlbuki kişilikteki büyüme evrensellikle doğrudan ilişkilidir, ulus genelinde ulusallıkla doğrudan ilişkilidir, ulusal düzeyi yakalamaktır.

Kürt kimliğine bakıldığı zaman birçok alt kimlik bulunur. Kurmanc, Soran, Kırmanç(zaza), Kelhur, Lor ve daha bir sürü alt kimlik var. Bunların her biri bir özgünlüğe tekabül eder ama üstte hepsinin Kürt olarak adlandırılmasını sağlayan ortak değerler var. Soran, Zaza, Kelhur kimliğini reddetmeden, üstte ulusal kimliği yakalamak önemlidir. Kürtlükte bile evrensellik vardır. Kürt’ün evrenselliği onun ulusallığıdır, ulusal bütünlüğüdür.

Hakikat gözümüzün önündedir

Önderliğin yürüyüşü hep evrensel olana doğrudur. “Çocukluğumda bile doğruyu arama yürüyüşüm tüm insanlık ve geri plandaki evren temelindeydi” der. Dar anlamda Kürt’ün içerisinde de değil, “bu doğruyu arayışım beni evrensel olana götürmek zorunda, evrensel olanı yakalamak zorundaydım.” Hakikat evrenseldir, tikelliği içerisinde barındırsa da özünde evrenseldir. ‘Bütün’ evrenseldir. ‘Parça ilişkisi’ bile doğru bir kavram değildir. ‘Tikel ve evrensel ilişkisi’ daha doğrudur. Hâlbuki tikellik-evrensellik ilişkisi bir insanın organizmasındaki hücrelerin birbirleriyle ilişkisi gibidir, hep birbirine bağlıdır, iç içedir. Kopararak anlayamazsın. Parmağın kendi özgünlüğü var ama bedene bağlıdır. Tikel-evrensel ilişkisi böyledir. Aslında Kürt gerçeğine böyle bağlısın, kopuş senin zihninde var. Tersinden birliği de kendi zihninde oluşturabilirsin, kendini öyle görebilirsin.

Hakikat bize ulaşılmaz gibi gelir, bu da yabancılaşmadan kaynaklanmaktadır. Hakikat gözümüzün önündedir ama aramızda bir perde var. O perdeyi indirmek gerekiyor. Ariflere “Hakikate nasıl ulaşılır?” sorusu soruluyor. “Kendini yolun üzerinden kaldırarak ulaşabilirsin” diye cevap verirler. Yani yolu tıkayan sensin, yolun ortasından kalk hakikate ulaşırsın.

Hakikatin hep sade olduğunu bilmemiz gerekiyor. Gerçeğin maskesi yoktur. Maskeli olan her şey altında başka bir gerçekliği taşır. Hakikate ulaşmak için önce bütün perdeleri kaldırmak, bütün maskeleri düşürmek lazım. Hakikat kendisinden başka her yerde gizlenir ama kendisinden gizlenemez denir. Kendinden kaçmayarak kendinle yüzleşmesini bileceksin. Arifler “Görmek istiyorsan önce kendini gözünün önünden kaldır” diyorlar. Görmeyi bile engelleyen sensin, sendeki benlik olgusudur, kendine göreliktir, bu da görmeyi engeller. Bireycilikten, bencilikten, kendine görelikten çıktığın zaman bent ortadan kalkıyor ve sular akmaya başlıyor. Bütün hakikat sendedir. Kendini tanımak o kadar kolay değildir. Evrensel olan da sendedir. Onu da kendinde bulacaksın. Hem tikel hem de evrensel olan sendedir ve sen evrenin özetisin. Burada gerekli olan kendine araçsız, dolaysız, direk bakabilmektir.

Bazı insanlar hastadırlar ama doktora gitmekten korkarlar. Çünkü doktor, hasta olduklarını kendilerine söyleyecektir. Aslında hastalığını biliyorlar ama kendilerine itiraf etmiyorlar. Böyle insanlar var. Kendini tanıma bir anda gerçekleşecek bir şey değildir. Mutlak hakikati yakalamak istiyorsun, bu imkânsız gibi bir şey ama yine de bir yola gidiyorsun. Kendini sonuna kadar tanıyamazsın, ama yine de tanıma yoluna girersin. Bu bir heyecanlı yolculuktur, kendi içine yolculuk yapabilmek ve bunu dışarı yansıtabilmek önemlidir. Kendinde bütün insanı tanıyorsun, kendinde bütün evreni tanıyorsun. Özellikle kadın gerçeği söz konusu olduğunda bu daha heyecan vericidir. Hakikati salt kadına özgü bir şey olarak değerlendirmek doğru değil ama kadındaki hakikat payı daha güçlüdür. Bunun nedeni de kadının toplumsallığa olan yatkınlığıdır. Başka bir şey değildir. Sorun biyolojik farklılığımız değildir.

İnsan toplumsallaşarak insan oluyor ve onu gerçekleştiren de kadındır

Önderlik savunmalarda “Kadını biyolojik farklılığı olan bir cins olarak algılamak, toplumsal gerçeklik konusunda körlüğün temel etkenlerinin başında gelmektedir. Cinsiyet farklılığı kendi başına hiçbir toplumsal sorunun nedeni olamaz. Evrende var olan her zerrede ikilem nasıl hiçbir varlıkta sorun olarak işlenmezse, evrendeki her zerrede eril ve dişil ikilemi var. Nasıl hiçbir varlıkta sorun olarak ele alınmazsa, insan varlığındaki ikilem de sorun olarak işlenemez. Varlık neden ikilemlidir sorusuna verilecek cevap ancak felsefi olabilir. Ontolojik çözümleme bu soruya cevap arayabilir. Benim cevabım şudur: Varlığın ikilem dışında başka türlü var oluşu sağlanamaz. İkilem var oluşun mümkün tarzıdır. Kadın ve erkek mevcut haliyle olmayıp da eşeysiz (eşi olmayan) olsalar bile, bu ikilemden kurtulamazlar. Çift cinslilik denen olay da budur. Şaşırmamak gerekiyor, fakat ikilemler hep farklı oluşmaya eğilimlidirler. Evrensel zekâya kanıt arayacaksa bu ikilem eğiliminde aranabilir. İkilemin iki tarafı da ne iyidir, ne de kötüdür, sadece farklıdır. Farklı olmak zorundadır. İkilemler aynılaşırsa varoluş gerçekleşemez. Kadın erkeğe benzerse, erkek kadına benzerse, o zaman varoluş gerçekleşemez. Farklılaşma varoluşu gerçekleştirebilir. Örneğin iki kadın veya iki erkek ile toplumsal varlığın üreme sorunu çözümlenemez. Dolayısıyla ‘niçin kadın veya erkek?’ sorusunun değeri yoktur veya illa bu soruya cevap aranacaksa evren böyle oluşmak zorunda ve durumundadır diye felsefi bir cevap verilebilir.

“Kadını sosyal ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal kör düğümleri aşmak (çözümlemek) açısından büyük önem taşır.”

Hakikat de odur. İnsan toplumsallaşarak insan oluyor ve onu gerçekleştiren de kadındır. Bu tarzla bakmak gerekiyor. Yoksa marifet kadın olmak ya da erkek olmak değildir. Bunlar nötr kavramlardır, bir sorun olarak işlenemez. Bu anlamda biri iyi ya da biri kötü değildir. İyiliğin, kötülüğün ölçütü toplumsallığa karşı duruştur. Toplumsallığa olumsuz yaklaşım kötüdür, toplumsallığa olumlu yaklaşım iyidir. Ölçü toplumsallıktır ve kadının ölçüsü toplumsallıktır. Kadının hakikat payının gücü de onun toplumsallıktaki yoğunluğundan gelir. Erkeğin toplumsallıktan uzaklaşmaya çalışan özellikleri var. Duygusal zekâ ile analitik zekâ kopukluğunu yaşama olasılığı daha güçlüdür. Kadında iki zekâ iç içedir ve yoğundur. Kadın sadece duygusal zekâ yoğunluğu da değildir, kadın aynı zamanda analitik zekâ yoğunluğudur. Kadın, her iki zekânın diyalektik bütünlüğünü kendi kişiliğinde oluşturan bir varlıktır. Erkekte bu azdır. Kadın ortamları bu anlamda daha duyarlıdır. En zayıf haliyle bile böyledir. Bu da kadının ilişkilenmedeki becerisinden gelir, dili bile farklıdır. Erkeğin dili farklıdır, kadının dili farklıdır. Kadının dili hakikate daha yakındır, sevgi dilidir.

Dikkat edilirse en fazla kaybettirilen cins, ulus ve sınıf olduğu için ciddi bir kadın tarihi yoktur. Devletleşmeden hemen önce, uygarlığın doğuşu öncesi kadına kaybettirilmek isteniyor. Ataerkillik devletin olmadığı bir döneme tekabül ediyor. Gerekli olan kadın tarihinin yazılmasıdır. Kadının tarihi, toplumsallığın tarihidir. Kadının tarihi, insanlığın tarihidir. Kadının özne olarak toplumsallığın içerisinde yer aldığı süreç, büyük insanlaşmanın tarihidir, barışın tarihidir, sömürüsüz, baskısız bir dünyanın, bir insanlığın tarihidir. Ama erkeğin egemen olduğu tarih savaşın, uygarlığın, parçalanmanın, sınıfsal ayrışmanın, zulmün, zorbalığın, kıyımın, soykırımın tarihidir. Bu bir gerçektir.

Yeni bir yaşam yaratmak yeni bir toplum yaratmaktır

Burada bunu hatırlatmaktaki amacım, siz doğru olanın yürüyüşüne girdiğiniz zaman, aslında yeni bir yaşamın arayışına yöneliyorsunuz. Peki, bu yaşam nasıl bir yaşamdır? Bu yaşam kesinlikle toplumsal bir yaşamdır. ‘Ben kendime güzel bir yaşam kuracağım’ biçiminde değil, bireyci bir yaşamla alakası yoktur. Yaşamın toplumsal bağlamı anlamında ele alıyorsunuz. Yaşam toplumsaldır. Hakikat toplumsaldır. Toplumdan kopuk bir birey olamayacağına göre, toplumsallıktan kopuk bir hakikat de yoktur. Onun için Önderlik yaşamındaki kilit kavram toplumsallıktır. 7 yaşında başlıyor. Önderlik, “Toplumsal gerçeklikten kaçmak zannedildiğinden daha zordur. Özellikle bireyi olunan soy toplumu için bu böyledir. Toplumsallaşma konusunda 7 yaş civarında ana ile içine girilen yarış süreci halk tabiriyle yetmişine kadar öylece devam edip gider. Ananın toplumsallaşmanın esas gücü olduğu bilimsel olarak da tespit edilen bir doğrudur. Kişiliğim açısından ilk suçum, anamın bu hakkına kuşkuyla yaklaşmam ve kendi toplumsallığıma en erkenden kendim karar vermemdir.” diyor.

Ana ile bütün kavgası bunun üzerinedir. Yeni bir yaşam yaratmak, kendine yeni bir toplum yaratmaktır. İnsan toplumu da 13,8 milyar yıllık bir sürece yayılan evrensel oluşumun bir yaratımıdır. İnsanın tür olarak şekillenişi 6-7 milyon yıl önce başlıyor. Ama bu evrensel gelişmenin içinden, onunla bütünlük içerisinde ortaya çıkıyor. Evrensel gelişme olmadan, insansal gelişme olmaz ama toplumsallaşma o anda başlıyor. İnsanlaşma toplumsallaşmayla at başı olarak gidiyor. Toplumsallaşma olmadan, insanlaşma olmaz. İnsanın insan olma mücadelesi, toplumsallaşma mücadelesidir.  

Önderliğin incelenmesi gerekir dediği şey, “Böyle bir toplumda anasız ve efendisiz yaşama cüret ettim” diyor.  Önderliği yalnız bırakan kimdir veya Önderliği yalnız olmaktan çıkarmak nasıl olur? Önderlikle yoldaş olmakla olur. Önderlikle yoldaş olma hayatımızın anlamıdır, bundan başka bir anlam yoktur. Önderlik, “Ben 7 yaşından itibaren anamla kavgaya tutuştum, bu mücadelenin özü de toplumsallaşma üzerineydi, anam beni terbiye ederek topluma hazırlamaya çalışıyordu.” diyor. Genelde annemiz ya da babamız bizi neden terbiye etmek isterler. Ahlaklı bir birey olarak toplumda yerimizi almamız için bunu yapıyorlar. Eğitimin amacı budur. Bu böyle işler, insanlar çok derinlikli olmasalar bile geleneği bilirler ve o geleneği sürdürürler. İnsanlar çocuklarını terbiyeli, ölçülü, ahlaklı bir birey olarak yetiştirirler ki, toplumda yüzleri kızarmasın. Dayanışma duygusunu öğretirler, ahlakı öğretirler, saygılı olmayı öğretirler. Bütün bunların hepsi bireyi topluma hazırlamak içindir.

Toplum politik ve ahlakidir. İnsanları bir arada tutan ölçüler ve kurallar var. Bunlar günlük olarak oluşmazlar, tarihsel olarak oluşurlar. Toplumu var kılan, toplumu bir arada tutan, bir yerde toplumun çimentosunu teşkil eden kurallar ahlaktır. Ahlak, toplumun içinde bireyleri bir arada tutan harç işlevini görür. Ahlak olmadan ortada toplum diye bir şey olmaz. Ahlak genel ilke, ölçü ve kural demektir. Kuralsızlık, ahlaksızlıktır. Ahlakın belirgin temel özellikleri var. Ahlakta gönüllülük vardır. Ahlakta zorlama yoktur.

50-60 yıl önce Kürdistan’ın her yerinde -özellikle de kırsal kesimde- ahlaki toplum vardır. Ahlak kuralları işler. Ahlakı da dar anlamda ele almamak gerekiyor. Basit gelenekler biçiminde ele almak dar oluyor. İşleyen ölçüler var, yaşamda bireyleri bir arada tutan değerler var. Toplumun her bir bireyine yönelik yapılan bir saldırı tüm topluma yapılmış sayılır, kabul edilmez, herkes ayaklanır. Kürt toplumunda bunlar vardır.

Toplumsallığın dağıldığı yerde yaşam param parçadır

Yaşam, toplumsal ilişki biçimidir. Önderlik, “kapitalizmin yarattığı en büyük tahribat, yaşamı tanımlamayı neredeyse imkansız hale getirmesidir.” diyor. Kapitalist dünyaya baktığında, yaşam nedir diye tanımlayamıyorsun. Peki, yaşamı tanımlamak neyle mümkündür? Yaşamı ancak toplumsallığa bakarak tanımlayabilirsin. Toplumsallığın dağıldığı yerde yaşam paramparçadır. Önderliğin en çok mahkûm ettiği şey bireycilik ve kendine göreliktir. Bireyciliği, fare gibi toplumu kemiren bir kemirgen olarak değerlendiriyor. Bireycilik bir kanser hücresidir. Kanser bir hücrede gelişir, zamanla tüm hücrelere yayılır ve bir hücrenin aşırı büyümesini ifade eder. Bir hücre aşırı büyüdüğünde diğer hücreleri yok eder. Bireycilik de bu tarzda öne çıkınca, o zaman toplumu kemirir ve toplumu dağıtır. O açıdan kapitalist sistem bireyciliğe dayanır. Liberalizm bireyciliğin ideolojisidir. O nedenle buraya bakmak gerekiyor.

Toplumsallık başkaları için yaşayabilme gücüdür. Sen ne kadar başkaları için yaşayabiliyorsun, başkalarının sorunlarına ne kadar çözüm üretebiliyorsun, ne kadar onlara hizmet verebiliyorsun. Toplumsallık budur. Ahlakilik buradadır, hakikat de budur. Sen başkaları için yaşadın mı, başkaları da senin için yaşar.  O açıdan hakikat yürüyüşü dediğimiz şey, toplumu yeniden tanımlamayla bağlantılıdır. Önderlikte bu vardır, toplumsallığı yeniden örgütlemek istiyor. Yaşamı da burada bulmaya çalışıyor. Toplumsallığı örgütlediğin kadar yaşarsın.

Hakikat yürüyüşüne çıkanların ilk yaptıkları arkadaş bulmaktır, yoldaş aramaktır. Birey tek başına sıfırdır, tek başına insan bir solucandan daha güçsüzdür. Doğanın en zayıf varlığı insan yavrusudur. İnsan bu zayıflığını toplumsallaşarak gideriyor. Bu hayati bir şeydir, toplumsallaşan insan tanrılaşıyor. Uzaya roketler fırlatıyor, yerin altına inebiliyor, atomun derinliğine iniyor, tarihin başlangıcına gidiyor. Tanrısallık denilen şey budur. Doğanın en zayıf varlığı olan insanı evrenin en güçlü varlığı haline getiren, onun toplumsallaşma eğilimidir. Tek başına hiç olan birey, toplumsallaşarak her şey olabiliyor.

Kültürel soykırım, toplumsallığın dağıtılmasıdır. Sadece toplumsallığın dağıtılması da değil, tüm köklerinin sökülmesidir. Köksüzlüktür. Oluş için iki unsur gereklidir: zaman ve mekân. Zamansız ve mekansız oluşum yoktur. Zaman derinlik, mekân ise genişliktir. Zaman derinliğe işlemektir, köktür. Toprağa bir bitki ektiğinizde zaman geçtikçe kökleri en derinlere doğru gider. İnsanın görünür bir biçimde maddi anlamda kökleri yoktur ama kültür köktür. Bu anlamda insan tarihin kendisidir. Her hakikat arayışı tarihsel insana ulaşmaya götürür. Önderliğin bütün çabaları, bütün çalışmaları hep tarih üzerinedir. İnsanın tarihi, evrenin tarihi, doğanın tarihi üzerinedir.

Önderliğin en muhteşem yanı o tarihsel derinliği yakalamasıdır, en derinlere uzanabilmesidir. Tüm evrenin tarihi içerisinde insanın tarihini ele alması, insanlık tarihi içerisinde Kürt’ün tarihini en derinliğine bilince çıkarması ve o temelde bu tarihle yeniden buluşup tarihsel akışını sürdürmesidir. Hakikatin kaybedildiği yer, tarihimize müdahale edildiği ve tarihin bilinçli özneleri olmaktan çıktığımız yerdir.

* Ali Haydar Kaytan’ın Tarih Oluşmanın Zamanıdır kitabından derlenmiştir