data-nosnippet

Kürt sorununun tarihsel ve küresel boyutu var. Öyle başka sorunlar gibi güncel, dar, yerel ya da bölgesel değildir. Kürt Sorunu kapitalist modernite sisteminden, o sistemi var eden tarihsel süreçten, onun dayandığı iktidar ve devlet sisteminden bağımsız değildir. Sorun bu güçler tarafından yaratılmış bir sorundur. Önce bu gerçeği görmemiz, anlamamız gerekiyor. Sorunu nasıl bir tarihsel gelişim içerisinde, hangi güçler ortaya çıkardı? Önce bunu bilmeliyiz. Ardından bu sorun nasıl bir sorundur? Sorunu yaratan güçler açısından ne ifade ediyor? Soruna maruz kalan güçler açısından yani Kürt toplumu, Kürt halkı açısından ne anlam ifade ediyor?

Her zaman Kürt sorunu yoktu. Şöyle bir anlayış var: Yüz yıllık bir sorun var. Hiç kimse yüz yaşında olmadığına göre, kendisi doğduğunda sorun varmış, o halde “tarih boyunca bu sorun hep varmış”. Hayır öyle değildir. Böyle bir algılama yanlıştır. Kürt Sorunu denen sorun tarih boyunca her zaman yoktu. Farlı biçimlerde sorunlar vardı, ama mevcut biçimde anladığımız, tanımladığımız gibi bir Kürt sorunu değildi. Kürt Sorunu tarihin bir kesitinde bazı güçler tarafından ortaya çıkartıldı. Bazı çelişki, çatışma ve uzlaşmalara dayalı olarak ortaya çıkartıldı.

Peki bu ne zaman oldu? En yalın ve somut olarak yüz yıllık bir sorundur. Öncesinde yoktur. Esas itibariyle Birinci Dünya Savaşı içinde ve sonrasında ortaya çıkan bir sorundur. Önceki süreç yok mudur? Yalnızca Birinci Dünya Savaşı ile mi ortaya çıktı? Elbette öyle değildir. Birinci Dünya Savaşını da ortaya çıkartan bir tarihsel süreç oldu. Dolayısıyla nasıl ki öyle bir tarihsel süreç Birinci Dünya Savaşını var ettiyse, Kürt Sorunu gibi bir sorunun ortaya çıkmasına da etken oldu.

Kürt Sorunu iktidarcı-devletçi sistemin ortaya çıkarttığı bir sorundur

Birinci Dünya Savaşı nasıl kapitalist modernite sistemiyle bağlantılıysa ve kapitalist modernite sistemi nasıl iktidarcı devletçi sistemin son modernitesiyse, Kürt Sorunu da demek ki en genel itibariyle iktidarcı-devletçi sistemin ortaya çıkarttığı bir sorundur. İktidar ve devlet sistemine bağlı bir sorundur. İktidar ve devlet sisteminin varlığıyla ilgili bir sorundur. Ama iktidar ve devletçi sistem 5 bin yıldır var. O halde bu sorun 5 bin yıllık sorundur, artık çözümlenemez bir sorundur diyebilir miyiz? Hayır. İktidar ve devletçi sistemin ortaya çıkardığı bir sorun, ama 5 bin yıl önce çıkardığı bir sorun değildir. Bu sistemin son modernitesinin 19. yüzyılın sonunda 20. yüzyılın başında yaşadığı çelişki ve çatışmalar ortamında oluşturulmuş, ortaya çıkartılmış bir sorundur. İktidar ve sistemle bağı bu biçimdedir. Esas olarak onun son modernitesiyle, kapitalist moderniteyle bağlantılıdır. Kapitalist modernite sistemi yüz yıldır var. 500 yıldır Avrupa’da ve diğer yerlerde gelişmiştir. Ortadoğu’ya 19. yüzyılın başından bu yana, hatta 18. yüzyılın ortasından bu yana yayılmaya çalışıyor. İdeolojik, felsefi, askeri, siyasi olarak Ortadoğu’yu etkileyerek girmeye çalışıyor.

Devlet sistemi küresel bir güç haline geliyor

Kapitalist modernite sisteminin ortaya çıkarttığı bir sorunsa, o zaman kapitalist modernite sistemi 500 yıldır var olduğuna göre, 500 yıllık bir sorundur diyemeyiz. Evet kapitalist modernite sistemiyle onun Ortadoğu’ya yayılma çabalarıyla bağlı, sorunun temelleri o zaman atılıyor. Sorun için birikim o yayılma çabalarıyla oluşuyor. Bunlar doğru, ama sorunun doğrudan ortaya çıktığı süreç Birinci Dünya Savaşı sürecidir.

O zaman Birinci Dünya Savaşı’nın özellikleri nelerdir? Birinci Dünya Savaşı’nın iki temel özelliğini vurgulamak gerekiyor. Bir; kapitalist modernite sistemi, onun şahsında tarihi iktidar ve devlet sistemi ilk defa küresel bir güç haline geliyor. O zamana kadar bu dünyada devletler var. Önder Apo “Çeşitli kimlikler, adlar altında birçok devlet var. Yıkılıp yenileri kurulmuş, farklı adlar almış ama devlet-devlettir. 5 bin yıldır kartopu gibi büyümüş gelmiştir. Şimdi dünyaya hakim olan bir dev haline gelmiştir.” dedi. Kapitalist modernite sistemi içerisinde de dünyanın bir çok alanında devletler var. Fakat, Birinci Dünya Savaşından önce dünyanın her tarafında devlet yoktur. Bu devlet dünyası yer kürenin tümünü ele geçirmiş değildir. Bazı yerlerinde var, bazı yerlerinde yoktur. Biliyoruz ki, bu devlet denen olgu M.Ö. 4 binli, 3 binli yıllarda Sümer’de başladı. Sümer, Bağdat ile Basra arasında Şabdül Arap üzerinde, Dicle ve Fırat nehirlerinin suladığı vadide oluşmuş bir kenttir. Onun gibi birçok kent var. Ud, Uruk vb. adlar alıyorlar. O kentlerde oluşan yeni bir örgütsel egemenlik sistemdir. Ortaya çıkan birikimi, gelişmeyi, kendi tekeline alıp istediği gibi kullanmak isteyenlerin oluşturduğu bir çete, soygun, baskı sistemidir.

5-6 bin yıl içerisinde dünyanın birçok alanına yayıldı. Önce Yukarı Mezopotamya’ya yayıldı. Babil oldu, Asur oldu. İki tarafa yayıldı. Batıya geçti, Nil vadisinde Mısır oldu. Doğuya geçti, Zagrosların doğusunda Med oldu, esas olarak Pers oldu. Oradan Ege’ye geçerek Grek-Yunan egemenliği oldu. Güney Avrupa’ya, Akdeniz kıyılarına yayıldı ve Roma’ya kadar gitti. İlkçağ böyle oluştu. Devlet buralarda vardı, başka yerlerde yoktu.

Ondan sonra Asya’nın doğusuna yayıldı, Çin’e kadar. Afrika’nın kuzeyine yayıldı, bazı Ortaçağ İmparatorlukları, devletleri oldu. Ortadoğu’da İmparatorluklar haline geldi. Böyle bir süreçte Batı Avrupa’da kapitalist modernite sistemi gelişti. Evet devlet baskı sömürü gücüydü, ama toplumsal ahlak bu devlet hukukunu bastırıyordu, toplum üzerindeki sömürüye bazı sınırlar koydurtuyordu. Avrupa’da kapitalizmin gelişimi demek, aslında sömürüye toplumsal ahlak tarafından konan söz konusu engellemelerin ortadan kaldırılması, her türlü sömürünün geçerli sayıldığı, mubah sayıldığı, hatta marifet sayıldığı bir yeni sömürü sisteminin gelişmesi demektir. Böyle bir anlayışla, felsefeyle dünya yağmalandı ve talan edildi. Baskı ve sömürü kazanımlarının tekelleşmesiyle güçlenen Avrupa kapitalist devlet sistemi; bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yağmayı genişletmek ve derinleştirmek için bir araç olarak kullandı ve böylece tüm dünyayı sömürgeleştirdi. Sömürgecilik denen şey böyle başladı. Aslında sömürgecilik, bütün dünyanın zenginliklerinin yağma ve talan edilerek Avrupa’ya taşınması demektir. Özellikle deniz aşırı ticarete dayanarak okyanusları aşan taşıma tekniğinin gücünden yararlanarak Afrika’dan, Amerika’dan, Asya’dan bütün zenginlikleri taşıdılar. Buna “ticaret özgürlüğü” dediler. Lenin “Ticaret özgürlüğü adına bütün dünya yağma ve talan edildi.” dedi. Bunun da adı özgürlük oldu. Özgürlüğü de doğru anlamak lazım. Sömürü özgürlüğü adına insanlar her türlü baskı ve kölelik altına alındılar.

Şimdi Asya’dan, Afrika’dan toplumlar kopuyor, göç dalgaları geliyor deniliyor. Dalga dalga Avrupa’ya ve Amerika’ya koşuyorlar. Neden? Çünkü oraların bütün değerleri kapitalist modernite sisteminin ilk doğuş döneminde yağma ve talan edildi. Bütün gelişmeler orada yaratıldı, öyle bir güç dengesizliği oluştu ki, bir taraf maddi olarak parıl parıl parlıyor. Bir tarafta ise insanlar açlıktan ölüyor. Bu sistem 500 yıl içerisinde böyle bir dünya ortaya çıkardı. Dünya dengelerini bu kadar bozdu. Böylece devletçi sistem bilim ve tekniğin gelişiminden de yararlanarak bütün dünyayı keşfetti. Önce yağma-talan biçiminde sömürü geliştirdi. Baktı ki, bu yağma ve talan biçimindeki sömürü yetmiyor. Oraları siyasi, askeri egemenlik biçiminde tümden ele geçirmeye yöneldi. Sonra sermaye ihraç etmeye yöneldi ve yeni sömürgecilik geliştirdi. Böylece devlet sistemleri yayıldı bütün dünyanın sömürüye açılması, bütün dünyanın devletçi egemenlik altına alınması düzeyine ulaştırıldı.

Küresel imparatorluk kuran İngiliz sermayesi ve siyasetidir

Birinci Dünya Savaşı bu anlamda iki şeyi ifade ediyor. Bir; yerkürenin tümünün iktidar ve devlet sisteminin egemenliği altına girmesi. Devlet egemenliği dışında bir karış toprak parçasının kalmamasını ifade ediyor. Bu, küresel düzeyde iktidar ve devlet sisteminin hegemonik hale gelmesi anlamına geliyor. Yani bütün dünyayı devlet ve iktidar sisteminin ele geçirmiş olması oluyor. Ondan önce dünyanın her tarafında devlet yoktur. Amerika’nın birçok yerinde toplulukların kendi özgür yaşamları var. Etnisitenin, halk topluluklarının, kabilelerin, kavimlerin, halkların kendi toplumsallığı içerisinde yaşadıkları sistemler var. Afrika’da, Asya’da var. Devletçi sistem bütün bunların hepsini yok etti. Her yere devleti götürdü ve devlet egemenliğini kurdu. Toplumların kendi toplumsal yönetimlerini, özgür yönetimlerini yıkarak onları ele geçirdi. Sadece toprakları fethetmedi, toplumları da fethetti. Sadece sömürdüğü şeyleri almadı, bütün dünyayı egemenliği altına aldı. Dünya devlet egemenliği altına yüz yıl önce girdi. Bu dünya yüz yıl önce böyle değildi. Geçmiş hep böyleydi sanılmamalıdır. Tarih içerisinde dünyanın her tarafında devletler zaten varmış, devletsiz alan yokmuş denilmemelidir. Öyle değildir. Devlet dünyanın belli yerlerinde vardı. Belli yerlerinde de toplumlar vardı. Devlet olmayan kendi kültürel sistemi içerisinde yaşayan halk toplulukları söz konusuydu. Bu durum Birinci Dünya Savaşıyla değişti. Birinci Dünya Savaşı’nın en temel özelliği, devlet sisteminin bütün dünyayı ele geçirmesi, yani küresel düzeyde hegemonik hale gelmesidir. Bu da kapitalist modernite çağında gerçekleşiyor. Dolayısıyla kapitalist modernite sistemi küreselleşiyor.

İkinci özellik ise, bazı tekelci gruplar ve bazı devletler arasında dünya parçalanıp paylaşılıyor. Savaş böyle bir paylaşım savaşı oluyor. Savaş, devletin dünyayı ele geçirme savaşıdır. Yerkürenin, bazı tekel grupları, devletler arasında paylaşılması savaşıdır. İttifaklar oluşturdular. “Üçlü İtilaf” deniliyordu. Ama çatışan güçlerin merkezi İngiltere ve Almanya’dır. Birinci Dünya Savaşı bu iki gücün arasında geçen savaştır. Erken gelişimine dayanarak İngiliz devleti Hindistan’a kadar ele geçirmişti. “Güneş Batmayan İmparatorluk” haline gelmiş küresel bir devlet olmuştu. Almanya buna itiraz etti. Gelişen Alman sermayesi bu dünyanın sömürüsünden “ben de daha fazla pay alacağım” dedi. İstediği pay verilmeyince İngiltere’ye “seni yeneceğim, birinci güç ben olacağım” dedi. Dünyanın en büyük gücü kim olacak, dünyayı en fazla kim sömürecek çelişkisi, arayışı Birinci Dünya Savaşı’nı yarattı. Almanya kendi etrafında bir ittifak oluşturdu. Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu. İngiltere ise Fransa ve Rusya ile bir ittifak oluşturdu. Dört yıl savaştılar. Savaş sonunda Alman cephesi yenildi. İngiliz cephesi zafer kazandı. Böylece savaştan sonraki dünya sistemi İngiltere devletinin görüşleri, planları, çıkarları doğrultusunda oluştu. Dünya bu temelde İngiltere’nin çıkarları doğrultusunda yeni bir egemenlik sistemine kavuştu. Bunu kendi cephesi temelinde yaptı.

Savaş içerisinde şöyle bir değişiklik oldu: 1917 yılının eski takvimle Ekim ayı sonunda yeni takvimle Kasım ayı başında Rusya’da devrim oldu. Buna “Sosyalist Devrim”, “Bolşevik Devrim” deniliyor. “Ekim Devrimi” olarak tanımlanıyor. Böyle bir devrim olunca Rusya savaştan çekildi. Dolayısıyla İngiliz-Fransız ittifakından da çekildi. Sovyet Rusya savaştan ve ittifaktan çekilince, Almanya karşısındaki ittifak güç olarak İngiltere ve Fransa kaldı. Almanya’yı yenilgiye götüren güçler bunlar oldular. İngiliz-Fransız ittifak içerisinde de merkez olan güç İngiltere’ydi, savaştan sonra başta Ortadoğu olmak üzere dünyayı İngiltere ve Fransa aralarında paylaştılar, kendi anlaşmalarına göre şekillendirdiler. Kendi çıkarlarına göre bir düzen verdiler.

Devletçi sistemin tarihi Ortadoğu’da başladı

13. – 14. yüzyıldan itibaren Amerika’nın, Afrika’nın talan edilmesi süreçlerinde bütün buralar devletler tarafından ele geçirilmişti. Devletçi egemenlik buralarda kurulmuştu. ABD 18. yüzyılın son çeyreğinde kuruldu. İki yüz yıllık bir devlettir. ABD’nin böyle bir savaşla küresel bir devletçi sistem kurmakla herhangi bir ilişkisi yok, bir yeri de yok, sorumluluğu ve gücü de yoktur. O daha sonra güç kazandı ve gücü ele geçirdi. İkinci Dünya Savaşı içerisindeki çelişki ve çatışmalar sonucunda sistem onun üzerine kaldı. Ama esas olarak sistemi küresel boyuta getiren, küresel imparatorluk kuran İngiliz sermayesi ve siyasetidir.

Fransa da buna ortak oldu. Zaten önceki yüzyıllarda keşifler, icatlar adı altında dünyanın diğer yörelerini yağma-talan etmişlerdi, egemenlik kurmuşlardı. Sorun, Ortadoğu üzerinde kimin egemen olacağı sorunu olarak kalmıştı. Ortadoğu’da da iki nedenle egemenlik gerekiyordu. Bir; küresel hegemonik güç olabilmek için bir tarihsel temel olması gerekiyor. Devletçi sistemin tarihi de Ortadoğu’da başladı. Yani Sümer’de başladı. Devletin kökleri Sümer’dedir. Ortadoğu’yu ele geçiremeyen bir devletçi sistem küresel hegemon hale gelemez. Çünkü tarihsel geçmişi olamaz. Devletçi sistemin tarihi ile buluşamıyor. Tarihsel olarak kendini ortaya koyabilmesi için de Ortadoğu’yu ele geçirmesi gerekiyor. Devletin ortaya çıktığı, gelişme gösterdiği yeri ele geçirmelidir. İki; Ortadoğu’nun zenginlik kaynakları önemliydi. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri çoktu. Tarım, ziraat, hayvancılık vardı. Yeraltında madenleri vardı. O zamana kadar bunların birçoğu açığa çıkarılmıştı, kullanılıyordu. Yeni olan bir de petrol denen bir araç çıkartıldı. Bu çok büyük bir enerji kaynağıydı. Ortadoğu’da önce bu keşfedildi. Ortadoğu, Arap sahası, petrolün temel sahasıydı. Dolayısıyla bu enerji kaynağının ele geçirilmesi, ona hükmedilmesi, hakim olunması gerekiyordu. Aslında dünyanın diğer yerleri ele geçirilmişti, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını, zenginlik kaynaklarını ele geçirme, devletçi sistemi ele geçirmek için küresel hegemonik olmak isteyen güçler kendi aralarında savaş verdiler. Savaş Almanya ve İngiltere arasında sürdü, ama savaşın mekanı Ortadoğu oldu. Savaş Ortadoğu’da yaşandı. Aslında Birinci Dünya Savaşı bir Ortadoğu savaşıydı. İktidar ve devlet sistemi küresel hegemonik bir güç haline gelirken Ortadoğu kimin egemenliği altına girecekti? Ortadoğu’daki devletçi sistemi yeniden hangi güç yapılandıracaktı? Soru buydu ve savaş bunun için verildi. Ortadoğu’nun en etkili gücü olan Osmanlı İmparatorluğuyla ittifak kurmuş bulunan Almanya ona dayanarak zafer kazanacağını, egemen olacağını sandı ama savaşta kaybetti. Alman-Osmanlı cephesi yenildi. Dolayısıyla yeni Ortadoğu yapılanmasını İngiltere ve Fransa devletleri kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdiler. Ortadoğu’ya yeni bir siyasi harita kazandırdılar. Çıkarlarına, egemenlik sistemlerine göre böldüler ve parçaladılar, devletçikler oluşturdular. Önce manda sistemlerini kurdular. Yarı sömürge yaptılar. Arkasından manda yönetimleri devlet haline geldi. Bağımlı devletler oldular. Yeni sömürge devletleri oldular. Ortadoğu’da bazı devletler kuruldu ama aslında onlar İngiltere ve Fransa’nın çizdiği sınırlar temelinde kuruldular. Onların çıkarları temelinde kuruldular. Onlara bağımlıdırlar. Arap devleti diye ortaya çıktılar. Ama esas olarak öyle bir devlet yoktur. İngiltere ve Fransa’nın çıkarları var.

1926’da Ankara Anlaşmasıyla Türkiye-Irak sınırını çizdiler

Yenilseler bile Türkiye’de bu parçalanmaya Kemalistler itiraz etti. Eski devletçi geleneğe dayanarak ayakta kalan Osmanlı ordusu Mustafa Kemal öncülüğünde İngiltere ve Fransa’nın daha önce Sevr’de çizdikleri Ortadoğu sistemine kendi cephelerinden itiraz ettiler, savaşa girdiler. Doğu yakalarında, Rusya’da sosyalist devrimin olmasından da yararlandılar. Objektif olarak da ona dayandılar. Rusya’daki devrimden destek de aldılar. Onun gücüyle İngiltere ve Fransa’nın Anadolu için çizdiği haritayı reddettiler, ona karşı bir çatışmaya girdiler. Kendi varlıklarını Türklerin ve Kürtlerin varlığı olarak tanımladılar. Araplar dışındaki Ortadoğu’nun İslami toplumu, devleti olarak tanımladılar. Toplumun çeşitli kesimlerinden, Kürtlerin var olan aşiret sistemlerinden, yine Anadolu’da ortaya çıkmış çeşitli direniş odaklarından, sol güçlerden destek alarak bu savaşı yürüttüler ve İngiliz-Fransız egemenliğine kendilerini kabul ettirdiler. Sevr’i değiştirdiler. Lozan’da yeni bir anlaşma imzalattılar. Lozan Anlaşması, Sevr’de Anadolu’nun batısında kurulması öngörülen küçük bir Türkiye yerine Misak-ı Milliyle çizilmiş, Kürdistan’ı da içine alan yeni bir Türkiye tanımlamasını kabul etti. Önce 1921’de Fransa anlaştı. Ardından Lozan’da birlikte anlaşma yaptılar. 1926’da da Ankara Anlaşmasıyla Türkiye-Irak sınırını çizdiler. Böylece Türkiye devleti kuruldu. İngiltere ve Fransa’nın savaş sonunda öngördüğü gibi değildir. Ondan sonra 1918’de biten savaş 1926’ya kadar aslında Kürdistan’da devam etti. Dünya savaşı olarak bitti, ama Kürdistan savaşı olarak bitmedi, sürdü. Kürdistan’da paylaşım, parçalanma en son 25 Haziran 1926 tarihli İngiltere ile Türkiye arasında yapılan Ankara Anlaşmasıyla çizildi. Savaş sonrası öngörülen siyasi sistem ortaya çıkartıldı. Bugün karşımızdaki haritalar, devlet sınırları o zaman çizildi.

Arap sahası 22 devlete bölündü, cetvellerle masa başında sınırları çizildi. Neye göre bunu yaptılar? Enerji kaynaklarını paylaşma temelinde bunu yaptılar. Nerede zenginlik var, petrol çıkmışsa İngiltere ve Fransa kendi etkinliklerine de dayanarak buraları paylaştılar. Bir; kendi aralarındaki mücadele gereği böldüler. İki; parçaladılar, zayıf kıldılar ki hepsi kendilerine bağlı olsunlar. Arap sahası da o zaman böyle bölündü. Ondan önce Osmanlı İmparatorluğu vardı. Ondan önce de İslam İmparatorluğu vardı. Emevi, Abbasi devletleri vardı. Arkasından Osmanlılar egemen oldular. Arap sahasında İslami İmparatorluklar vardı. Böyle şimdiki gibi 22 ulus-devletli bir Arap gerçekliği yoktu.

Kürdistan üzerindeki mücadele ise, önce ortaçağda zaman zaman Osmanlı, İran İmparatorlukları arasında bir mücadele alanı olarak sürdü gitti. Zaman zaman Osmanlılar hakim oldu, zaman zaman İran İmparatorluğu hakim oldu. İranlılar bazı dönemlerde Urfa’ya hatta Lübnan’a kadar geldiler. Bütün Kürdistan’a egemen oldukları dönemler oldu. Zaman zaman Osmanlılar hakim oldular, İran Safavi İmparatorluğunu Zağrosların doğusuna attılar.

Sonuçta 1639 Kasr-ı Şirin Osmanlı-İran anlaşması, -ki bir savaş sonrası- yapıldı. Savaşta İran yenilmişti. Fakat esas olarak çelişki ve çatışma içinde oldukça zayıf kaldıklarını, zarar ettiklerini gördüler. Doğu cephesi hep çatışmalı olunca, Avrupa’daki gelişen kapitalizm Osmanlı İmparatorluğu’nu batıdan sıkıştırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nun onunla uğraşabilmek için Doğu Cephesinde biraz sükûnet yaratması gerekiyordu. İran’da da Kuzeyden Rusya, Doğudan Hindistan, Çin sıkıştırıyordu. Kendi doğusuyla uğraşabilmek için batı sınırının biraz istikrar kazanması gerekiyordu.

Kürt beylikleri Osmanlı ve İran çelişkisi ve çatışması sürdükçe etkili hale geliyorlardı. Onları susturabilmek, daha fazla egemenlik altına alabilmek için birbirleriyle çatışmalı değil de uzlaşmalı olmaları iki tarafın da çıkarınaydı, böylece Kürdistan’ı ilk bölen, Zağros dağlarını sınır yaparak bölen bir durumu ortaya çıkardılar. Zagrosların doğusu İran egemenliğinde kaldı. Batısı Osmanlı egemenliğinde kaldı. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu yenilgiye uğrayınca, Osmanlı İmparatorluk sınırları içerisindeki Kürdistan’ın ne olacağı tartışmalı oldu. Önemli bir mücadele sahası burasıydı. Önce İngiltere, Fransa arasında bir çatışmaya yol açtı. Belli bölümünü aldılar. Sevr’de dar bir alanda bir “Kürdistan Muhtariyeti” kurmayı öngördüler. Ardından Kemalistlerin savaşı ve o haritayı değiştirici askeri eylemleri ortaya çıkınca Lozan’da bunu değiştirdiler. Arap sahasında oluşturdukları yeni duruma göre, Suriye, Irak devletine göre Kürdistan’ın birer ucunu oralara bıraktılar. Geri kalan Kürdistan’ın daha büyük kuzey bölümünü Türkiye sınırları içerisine bıraktılar. Anlaşmaya vardılar. Böylece Osmanlı egemenliği altındaki Kürdistan üç parçaya bölünmüş oldu. Musul-Kerkük bölümü Irak sınırları içerisinde sayıldı. Amed-Urfa-Dersim-Serhat bölümü Türkiye’ye verildi. Sınırın güneydeki bazı uzantıları Suriye sınırları içerisinde kaldı. Kamışlı’dan Afrin’e kadar olan saha oluyor. Daha önce Osmanlı-İran İmparatorlukları arasında bölünme olmuştu. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi mevcut geliştirilen ulus-devletlerin egemenliği altına alınması böyle ortaya çıktı. Ondan önce böyle değildi. Aşiretler, topluluklar kendi toplumsal sistemleri içeresinde yaşıyorlardı. Kürdistan’ın birçok alanında gelişen Kürt Beylikleri siyasi, ekonomik birer otorite olarak aşiret sistemiyle de bağ içerisinde kendi egemenliklerini sürdürüyorlardı.

Kürdistan İmparatorlukların savaş alanı oldu

Bu tarihsel kesiti iyi bilmek gerekiyor. Kürdistan sürekli hegemon olmak isteyen imparatorlukların saldırı ve savaş alanı oldu. İstila, ilhaklar, işgaller geliştirildi. Evet, iktidar ve devlet sistemi, Sümer sistemi olarak aşağı Mezopotamya’da doğdu. Babil, Akad, Asur sistemi olarak Yukarı Mezopotamya’ya taştı. Yukarı Mezopotamya’yı da ele geçirerek Med sistemi haline geldi. Devletçi sistemin ortaya çıkışında Arap topluluklarıyla Kürt topluluklarının ilişkileri belirleyici rol oynadı. Aryen topluluklarıyla Semitik topluluklarının yarattığı gelişmeler ve birbirleriyle ilişki ortamında böyle bir devletçi sistem doğdu. Mezopotamya’daki birikime dayandı. Kadın devrimine, tarım-köy devrimine, neolitik devrimine; bu devrimlerin ortaya çıkardığı zenginliği ele geçirme savaşı oldu. Dolayısıyla iktidar ve devlet çetesi, bu zenginlik kaynaklarını ele geçirmek için saldırı yürüttü. Hem doğal zenginlikleri hem de toplumsal birikimi ele geçirmek için saldırdı. Bunun karşısında Kürtler de hep direndiler. Egemenlik altına alınan, kırılan kesimler olsa da Kürt kabile ve aşiret toplulukları daha çok dağa çekilerek, dağa dayanarak bir de yarı göçebe, yarı hareketli toplum olma durumuna dayanarak bu saldırılar karşısında direndiler. Bir biçimde aşiret yapılarını, yarı özgür yaşamlarını korudular. İmparatorluklar geldi, imparatorlukların içinde yer aldılar, ama kendileri imparatorluk olmadılar, devletleşmediler. İmparatorluklar da şimdiki ulus-devletler gibi doğanın ve toplumun her şeyine hakim değillerdi. Söz konusu imparatorluklar içerisinde, kendi doğalarında yarı özgür yaşamlarını, kabile ve aşiret düzeninde hep sürdürdüler. Bu 19. yüzyılın başına kadar böyle geldi.

19. yüzyılın başından itibaren merkezi Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa karşısında sıkışınca Kürdistan’ı daha fazla ele geçirmek istedi. Bu da Kürt beylerinin otoritelerinin, egemenliklerinin, siyasi ve ekonomik güçlerinin zayıflatılması, merkezi Osmanlı Yönetiminin eline geçirilmesi anlamına geliyordu. Bunun için 1806’dan itibaren Kürdistan’ın değişik bölgelerine, o bölgelerde gelişen Kürt Beyliklerini yıkmak, o beyliklerin mali ve askeri gücünü ele geçirmek için Osmanlı İmparatorluğu saldırılar yürüttü. Birçok beylik buna karşı direndi. Tehlikeyi görünce Bedirxan gibi devlet egemenliğini ilan edenler de oldu. Fakat tek tek, parça parça kaldılar. Merkezi Osmanlı İmparatorluğunun saldırılarını kıramadılar. Sonunda yenildiler, ezildiler. Osmanlı İmparatorluğunun Kürdistan üzerindeki egemenliği gelişti.

Kürt’ü inkar ve imha siyaseti Birinci Dünya Savaşıyla ortaya çıktı

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Birinci Dünya Savaşı içerisinde de böyle bir paylaşım Kürdistan’da sürdü. Savaş Ortadoğu’daydı. Kürdistan da savaşın merkezlerinden birisiydi. Sonuçta, Birinci Dünya Savaşı ardından söz konusu bölünme, Kemalist Türkiye ile İngiltere, Fransa’nın anlaşmasıyla Kürdistan ulus devletlerin egemenliği altına bırakıldı, savaş verildi. Bu savaşı anlamak lazım. Örneğin Sevr niye bozuldu? Bir defa Osmanlı-İran İmparatorlukları arasında Kürdistan nasıl ve neye dayanarak parçalandı? Osmanlı Kürdistan’ı üzerindeki mücadele nasıl sürdü? Paylaşım nasıl ve neye dayanak yapıldı, hangi güç hangi amaçları güttü?

Kürt Sorunu denen sorun, böyle bir savaş sürecinde Kürdistan’ın bu biçimde bölünmesi ve ulus-devletlerin egemenliği altına alınmasıyla ortaya çıkartıldı. O zamana kadar Kürtler devlet değildiler, ama siyasi-ekonomik güçleri beyliklerdi. Güçlü aşiret düzenleri vardı. Feodal aşiret sistemine dayalı beylikler yarı devlet gibi egemenlik sürdürüyorlardı. Toplumsal yaşam başattı. Feodal aşiret beylerinin belli bir egemenlikleri vardı, ama devlet egemenliği gibi değildi. O kadar güçlü ve tahakkümcü değildiler. Dolayısıyla Kürtler toplum olarak kendi dil, kültür, tarihlerini yaşıyorlardı. Dağa dayalı, yarı göçebe, özgür aşiret toplulukları olarak, başka toplumlarla da iç içe varlıklarını sürdürüyorlardı. Yarı özgür bir yaşamları vardı. Toplumsallıkları vardı. Bütün bunları yok eden, yasaklayan, sona erdiren, Kürt’ü inkar ve imha etmek isteyen zihniyet ve siyaset Birinci Dünya Savaşıyla ortaya çıktı. Birinci Dünya Savaşı ardından oluşturulan Kürdistan, Ortadoğu ve dünya sistemi Kürt Sorununu ortaya çıkardı. Ondan önce Kürt’ün varlığını yasaklayan, dilini yasaklayan, kültürünü yasaklayan, tarihini yasaklayan; dolayısıyla onu yok etmek isteyen bir zihniyet ve siyaset bu dünyada yoktu. Hiçbir devlette de yoktu. Kürtler Osmanlı İmparatorluğu içerisinde olumlu kavim, üstün kavim sayılıyorlardı. Kürtler ve Ermeniler Osmanlı merkezine daha yakın tebaa olarak ifade ediliyorlardı. Dolayısıyla Kürt Beyliklerinin otonomileri daha güçlüydü. Daha özel otonomi almışlardı. Yarı bağımsız özgür bir yaşam sistemleri vardı.

İran sistemi içerisinde de öyleydiler. Şimdiki gibi inkar ve imha denen bir zihniyet ve siyaset ortada yoktu. Bu, Birinci Dünya Savaşıyla ortaya çıktı. Savaş İngiliz-Alman savaşıdır. Kapitalist modernite sisteminin, iktidarcı-devletçi sistemin, küresel hegemonik hale getirmesi sürecinde ortaya çıktı. Savaşta İngiltere ve Fransa galip çıktılar. Yeni Ortadoğu’yu onlar şekillendirdiler. Kemalistler itiraz edince Kemalist Türkiye ile de anlaştılar. Kürt Sorununu bu güçler ortaya çıkardı. Bu güçlerin yarattığı sistemle ortaya çıktı. Böyle bir sorun öncesinde yoktu. Tamamen Birinci Dünya Savaşı’nın ve savaş sonrasının ortaya çıkardığı bir sorundur. Dolayısıyla sorumlu olan güçler ortadadır.

Sonra İkinci Dünya Savaşı oldu. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girmedi. Dolayısıyla Kürdistan’ın büyük parçası savaşın dışında kaldı. Ama İran savaşın içerisinde oldu. İngiltere, Amerika ve Rusya İran’ı işgal ettiler. Hitler faşizminin Kafkasya üzerinden İran’a girip oradan Hindistan’a gitmesini engellemek istediler. Doğu Kürdistan bu nedenle savaş içerisinde kaldı. Savaş sonunda İran devletinin, Şahlığın yokluğundan yararlanarak, Doğu Kürdistan’ın aydınları, beyleri bir araya geldiler “Muhabad Kürt Cumhuriyeti” adıyla Doğu Kürdistan’da bir devletleşme çabası içerisine girdiler. İngiltere ve Amerika birleştiler, Sovyet Rusya ile de anlaştılar Şahlığı yeniden egemen kılarak Doğu Kürdistan’daki devletleşme çabalarını ezdiler. Birinci Dünya Savaşından sonra Kuzey Kürdistan’daki girişimleri Şex Sait isyanı var denilerek Amed ve çevresinde ezdilerse, sonra Serhat’ta ve en son Dersim’de katliamlarla ezdiler. Yine Güney Kürdistan’da Mahmut Berzenci’nin devletleşme girişimlerini İngiltere’nin saldırıları temelinde ezdiler; en son Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni de ortak anlaşmaları temelinde ezdiler. Kürdistan’ın mevcut ulus-devletlerin egemenliği altında inkar ve imha sistemine dayalı olarak kalmasını öngördüler.

Kürt Sorununu ayakta tutan küresel hegemonya sistemidir

İkinci Dünya Savaşı’nda askeri ve mali olarak İngiltere geriledi, ABD savaştan uzak kalarak, daha fazla sömürü yaparak daha çok ekonomik, askeri güç kazandı. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel sermaye sisteminin yeniden yapılanmasında birinci güç olarak ABD öne çıktı, merkez oldu. İngiltere ve Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi düzeyinde; Avrupa Birliği düzeyinde de birinci güç olmayı, sistemin koruyucu gücü olmayı ABD’ye devrettiler. ABD sistemin öncülüğünü devraldı. Fakat sistem bir İngiliz sistemidir. Siyaseti belirleyen İngiltere’dir. Dolayısıyla siyaset belirleyen İngiltere oldu.

Sistem, bir sermaye sistemidir. Sermaye içerisinde Yahudi sermayesi belirleyen ve yönlendiren sermayedir. Dolayısıyla İsrail’i yarattılar. İsrail politikası, Yahudi sermayesi yine sistemi yöneten bir güç oldu. ABD de var olan mali ve askeri gücüne dayanarak bu sistemin pratik işlerini yürüttü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürüyen sistem biraz ABD-İngiltere-İsrail ortaklığına dayalı sistem oldu. ABD önde göründü, ama siyaset belirleyen İngiltere’dir, İsrail’dir. Mali sistemi yürüten Yahudi sermayesidir. ABD bunlarla ittifak içerisinde sistemin yürütücü gücü oldu. İngiltere’den öncülüğü aldı, dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı ile kurulmuş küresel kapitalist hegemonyayı yöneten, yürüten öncülük ABD oldu. Onun imkanlarını devraldığı gibi sorunlarını da devraldı. Dolayısıyla Kürt Sorunu da bu sistemin yarattığı bir sorun olarak ABD’nin sorunu oldu. Kürt Sorununu çözmeye çalışan her türlü girişim küresel sermaye sistemini tehdit etti. Küresel sermaye sisteminin öncüsü olan ABD, kendisi için tehdit olarak gördü. Çözüm çabalarını bastıran, ona karşı savaş yürüten sistemin öncü gücü oldu. Sistem adına savaşı ABD yürüttü.

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi yaptıran, Türkiye’nin bütün Kürt katliamlarına destek veren, gerillaya karşı savaşı destekleyen güç NATO ve NATO’yu yürüten güç olarak Amerika iken, yirmi yıl öncesinde Önderliğe dönük doğrudan uluslararası komplo saldırısını başlatan güç de oldu. Bugün de o komployu güncellemeye çalışıyor. PKK’nin pratik olarak mevcut olan yönetimini etkisiz kılmak üzere karar alıyor. Demek ki, uluslararası komplo ABD tarafından kararlaştırılan, planlanıp yürütülen komplo böyle ortaya çıkıyor. Kürt Sorunu küresel kapitalist hegenomik sistemin ortaya çıkardığı bir sorundur. Dolayısıyla Kürt Sorununu ayakta tutan güç küresel hegemonya sistemidir. Bunu Avrupa’daki Alman-İngiliz savaşı ortaya çıkardı. İngiltere-Fransa ittifakı şekillendirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrada Amerika’ya devrettiler. ABD de NATO kapsamında bu inkar ve imha sistemi Kürt Sorununu yürütüyor. Kürt Sorunu denen sorunu ayakta tutan, yürüten gücü oluyor. Kürt Sorunuyla bağı ve ilişkisi bu temeldedir. Yani bir taraftır. Bugün sorunu yaratan gücün temsilcisidir, merkezidir. Sorunu Kürtler yaratmadı. Ortadoğu halkları da yaratmadı.

Kürt Sorununu, kapitalizmin ulus-devlet sistemi yarattı. Ulus-devletin öncülükleri yarattı. Onların dünyayı ele geçirme ve paylaşmak için kendi aralarında yürüttükleri savaş içerisinde ortaya çıkardılar. Sorunu, Almanya ile çatışma içerisinde İngiltere öncülüğü yarattı. ABD öncülüğü de sürdürüyor, koruyor ve ayakta tutuyor. Çözüm çabalarına karşı çıkıyor ya da kendi çıkarlarının dışında herhangi bir gelişmenin Kürdistan’da olmasına karşı çıkıyor, engellemeye çalışıyor. Aslında Kürt’ün varlığını ve özgürlüğüne karşı çıkıyor. Eskiye göre biraz zihniyet ve siyaset bakımından belli bir değişiklik yaşamış olsalar da fakat öz itibariyle hala Kürtlerin ulusal demokratik haklara sahip bir güç olmasını kabul etmiyorlar. Onu küresel kapitalist sistem için bir tehdit olarak görüyorlar. Küresel kapitalist sistem Kürt’ün yokluğu üzerine kurulmuştur. Sorunun esası budur. Var olması, sistemin değişmesini, yıkılmasını getiriyor. Onun için sistemin öncülüğü, sistemi yıkmayı, değiştirmeyi öngören hareketi kendi varlığı ve güvenliği için tehdit görüyor, savaş açıyor. Uluslararası komplo bir savaştı.

Kürt Sorunu küresel bir sorundur

Kürt sorununa ilişkin genel planda tespit yapacaksak o zaman Kürt sorununun sorumluları kimlerdir? Onları iyi tanımalıyız. Hangi politikalar, hangi çıkar çatışmaları, hangi şoven, ırkçı zihniyet ve siyasetler böyle bir sorunun ortaya çıkmasına yol açtı? Kim bu işte ne kadar sorumlu ve suçludur? Sorun nasıl bir sorundur? Bunları iyi bilmeliyiz. Bir insan bunları bildiği oranda, böyle bir bilince ulaştığı oranda çözüm geliştirir, çare olur, güç yaratır. Bunların bilincine varmayan, celladından medet bekleyen zavallı durumuna düşer. Önümüze konmuş Türkiye, Irak, Suriye, İran devletleri ve sanıyoruz ki sorunu yaratanlar sadece bunlardır. Sadece bunlar değildir. Biraz tarihi geçmişe yöneldiğimizde görüyoruz ki, öyle değildir. Tabi bunlar da hiç değildirler diyemeyiz. Türkiye bir hiçtir, İran-Irak devletleri bir hiçtirler bunların hiçbir şeyi yok, her şeyi yapan İngiltere ile Amerika’dır! Böyle de değildir. Herkes bu sorunun içerisindedir, çünkü bir sistemdir. Uluslararası komplo yirmi yıl önce Önderliğe yöneltilip yürütülürken bunu net olarak gördük. ABD yönetti, ABD’nin Dışişleri Bakanı en çok desteği İsrail ve İngiltere’den alarak yönetti. Ama kimden istekte bulunduysa hemen destek verdiler. Rusya, Yunanistan, Fransa, Almanya hemen destek verdi. Almanya’nın Önderliğe ilişkin tutuklama kararı vardı. Ulaştığı an hemen tutuklayıp Almanya’ya götürüp yargılaması gerekiyor. Almanya’nın ilk işi o kararı kaldırmak oldu. Bir de Önderliğe sınırlarını kapattı. “Ben istemiyorum” dedi. Çünkü yargılamak için alsaydı Amerika’nın yönettiği uluslararası komplo bozulacaktı. Amerika yok etmek istiyordu. Türkiye’ye vermek istiyordu. Yaklaşımı, kararı, amacı öyleydi. İtalya yönetiminin “Kürt Konferansı düzenleyelim” talebini en önce Fransa ve Almanya reddettiler. D’Alema yönetimini yapayalnız bıraktılar. Ondan sonra da 15 Şubat komplosunu ortaya çıkardılar.

Kürt Sorunu bir küresel sorundur. İktidarcı devletçi sistemin son modernitesi olan kapitalist modernite sisteminin küresel hegemonik güç haline geldiği dönemde ortaya çıkan bir sorundur. Dolayısıyla küresel kapitalist hegemonyanın ortaya çıkardığı bir sorundur.

Şöylede söylenebilir: Kürt Sorunu, kapitalist modernite sisteminin küresel hegemonik güç haline gelmesini temelinde ortaya çıktı. O halde Kürt Sorunu çözülürse küresel kapitalist modernite sistemi parçalanır. Kapitalist modernite sistemi, küresel hegemonik hale mevcut Kürt Sorununu yaratarak geldi. Onun üzerinde var oluyor. Varlığını ve etkinliğini bunun üzerinde yürütüyor. Kürt Sorununu çözmek demek, bu küresel hegemonik kapitalist modernite sistemini yıkmak, parçalamak, onun egemenliğine son vermek anlamına geliyor. O nedenle Kürt Sorunun çözme yönünde yürütülen her tutarlı mücadele anında küresel kapitalist modernite sistemiyle çelişti ve çatışma içerisine giriyor. Hemen çelişiyor ve ardından da çatışıyor.

Demek ki, Kürt sorunu Birinci Dünya Savaşı içerisinde ortaya çıkartıldı. Kapitalist modernite sisteminin küresel hegemonik güç haline gelme sürecinde ve hegemonik sistem olma temelinde ortaya çıkartıldı. Kürt Sorunu üzerine kapitalist modernite sistemi küresel ve hegemoniktir. O halde küresel kapitalist sistem içerisindeki bütün güçler Kürt Sorunuyla ilgilidir, ilişkilidirler. Kürt Sorununun varlığından yanadır. Kürt Sorununun sorumlularındandır. Çözüm gücü değildirler. Kürt Sorununu çözmek için yürütülen mücadele onlarla çatışmaya girer. Kürt Sorununu çözüm güçleri onlara karşıttır, onlardan ayrıdır.

İran ile Türkiye küresel hegemonik güç olma arayışındadır

Kapitalist modernite sisteminin öcüleri ve payandaları kimlerdir, bunu ifade ettik. Bir Alman-İngiliz savaşında ortaya çıktı. Bunların dünyaya egemen olma savaşları içerisinde oldu. Şimdi de aynı savaş sürüyor. Almanya her ne kadar geriletilmiş olsa bile, Alman sermayesi ve buna dayalı olarak Alman zihniyeti ve siyaseti dünyaya egemen olmaktan uzaklaşmış değildir. Aynı amacı güdüyor. Güçlense, fırsat bulsa eski durumuna yine gelir. Zaten aynı mücadeleyi yürütüyor. İngiliz zihniyet ve siyaseti ise bu sorunu kurdu. Burada sermaye gücü, Yahudi sermayesiydi. İsrail gerçeğini iyi anlamak gerekiyor. ‘İsrail Kürtlere dost mu olur, düşman mı olur’ tartışılıyor. Öyle kendimize göre tartışma yapmak yerine Kürt Sorununun ortaya çıkışındaki yerini ve rolünü görüp hangi politikaları yürüteceğini anlamamız lazım. Amerika devraldı. Şimdi sistem adına ABD yürütüyor. O nedenle ABD karar alıyor. Sisteme öncülük edecekse karar alacak. Kim Kürt Sorununu çözmek istiyorsa ona karşı mücadele edecek ki, sistemin temsilcisi ve öncüsü olabilsin. Fransa zaten yapıyor. İngiltere ile birlikte bu sistemi yarattılar yürütüyorlar. Rusya ona entegre oldu. Daha önce Rusya bir uçtu. ABD, İngiltere, Fransa ile ittifaktı. Sonra ABD ile çatışma içerisinde oldu, ama örneğin Mahabad Cumhuriyeti’nin ezilmesinde ABD-İngiliz siyasetine karşı çıkmadı. Onlar tarafından İran’da Şahlığın güçlendirilip Doğu Kürdistan’a egemen kılınmasına karşı çıkmadı, Kürtleri desteklemedi, tersine onlardan yana oldu. Çin benzer biçimde var oldu. Dar ekonomik çıkarlar için her şeyi yapıyor. Öyle ciddi bir biçimde ideolojik, siyasi tutum almıyor. Sözde Komünist Partisi yönetiyor, kendisinin sosyalist alan olduğunu söylüyor, ama ideolojiyle bir ilişkisi yoktur. Dar ekonomik sömürüye, çıkara o kadar çok bulaşmış ki, kiminle ticaret yapabiliyorsa o başının tacıdır. Kenan Evren’in en iyi müttefiki ve dostuydu. Türkiye’de Kenan Evren rejimi ile en iyi ilişki kurdu. Türkiye, Çin ile ilişkilerini Kenan Evren faşist cuntası zamanında kurdu. Böyle sosyalizm olur mu, nerede ideoloji, nerede ilke!

Diğer yandan bölgede gelişen ulus-devletler oldu. Türkiye, İngiliz-Fransız ittifakının Türklere biçtiği rolü reddederek ortaya çıktı. Mücadele etti ve bir şeyi kabul ettirdi, bir gücü var. İran bir güçtür ve bölgede hegemoniktir. İran ile Türkiye küresel hegemonik güç olma arayışında olan devletlerdir. Tarih boyunca bunu yaptılar. Osmanlı kendisini Cihan İmparatorluğu saydı. İran İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu kendisini Cihan İmparatorluğu olarak gördü, böyle olmak için de mücadele ettiler. Başaramadılar, sonra zayıf düştüler. Böyle bir zihniyetleri, siyasetleri, emelleri var. Bu devletlere yön veren zihniyet ve siyasetin arkasında bu emeller vardır. Fırsat bulurlarsa küresel hegemonik olurlar. Birer Amerika olmaktan, İngiltere olmaktan sakınmazlar. Güçleri yetmiyor onun için olamıyorlar. Küresel hegemonik olamayınca bölgesel oluyorlar. Bu bakımdan da kendilerine göre bir zihniyetleri var. Siyasetleri var. Onlar da bir güçtürler. Küresel düzeyde yönlendirici değiller, ama bölgesel düzeyde yönlendiricidirler. Basite almamak gerekiyor.

Arap sahasında gelişen ulus-devletlerin durumu biraz daha farklıdır. Bağdat bir devlet merkezidir. Orada biraz devletçi bir sistem var. Bağdat da Sümer’den aldığı misyonu sürdürüyor. Daha çok Mısır bir devletçi gelenektir. O geleneğe dayanarak krallıklar kuruldu. Toplum krallıkları reddetti. Arap toplumuna hakaret saydılar. Araplar bölgenin düşünsel olarak etkili gücüdürler, toplumsallaşmada Kürtler gibi başat toplumdurlar. Toplumsallığı geliştiren, toplum olma özelliği taşıyorlar. Devlet Araplarda ortaya çıktı. İktidar ve devlet sisteminin yaratıcı gücüdürler. Petrol zenginliği üzerinde oturuyorlar. İdeolojik olarak peygamber çıkarmışlar. Böylece bütün 72 milletten topluma ideoloji yaymış durumundalar. Böyle bir toplumu 22 parçaya böl, işbirlikçi yap, ikinci sınıf konumunda tut, Türklerin, Farsların baskısı altına koy, onların hor gördüğü bir duruma getir. Bunu Arap toplumu kabul etmedi. Arap kültürü bunu reddetti. Direnmek istedi, bu sefer de ona karşı ulus-devlet milliyetçiliğini öne çıkardılar. Askeri darbeci güçlere dayanarak, darbe yaptırdılar. Nasırcılık, Baascılık, Kahire’de, Şam’da, Bağdat’ta geliştirdiler. Bir dönemi de öyle götürdüler. Toplumun tepkilerini bu ırkçı şoven Arap milliyetçiliğini, Baascılığı ve Nasırcılığı geliştirerek denetim altına almaya çalıştılar. Onların da birer işbirlikçilik olduğu, aslında Arap toplumunun tarihsel kültürünü, misyonunu, özgür yaşam tutkusunu, toplumsallığını temsil etmeyen, tam tersine kapitalist modernitenin ulus-devletçiliğinin en pespaye birer ucu olduğu açığa çıkınca toplum onlara karşı da ayaklandı. “Arap Baharı” denen isyan süreci böyle gelişti, gelişiyor. Kökeninde bunlar var. Bir sürü ulus-devlet milliyetçiliklerini yıktılar.

Kürt Sorunun çözmek birlik özgürlük varlık demekti

Peki sadece bunlar mı, bundan sorumlu Kürtler yok mudur? Evet, işin içerisinde Kürtler de var. Sevr’de tartışmalar olurken rol oynatılan, işbirlikçilik yaptırılan Kürtler var. Lozan’da Kürdistan üzerinde pazarlık yapılırken işbirlikçilik yaptırılan Kürtler vardı. Türkiye’nin temsilcisi olan İsmet Paşa “Ben Kürt’üm, Kürtlerin temsilciliğini yapıyorum. Türklerin adına gelmişim ama kendim Kürt’üm.” dedi. Türkiye böyle bir heyet gönderdi. İngiltere’nin koltuğunun dibinde Şerif Paşa diye biri vardı. Yani işbirlikçi bulmakta zorlanmadılar. Pazarlıklar öyle oldu.

İkincisi; parça parça oldu. Aşiretçi, bölgeci yaklaşımı aşamadılar. Kürt aşiret feodal beylik sisteminin zihniyet ve siyasetinin de bunda sorumluluğu var. Bu kadar saldırı olup Kürtler üzerinde böyle bir sistem kurulurken, evet bazı çevreler buna karşı direndiler, ama direnişler parça parça oldu, bölge bölge oldu, birlik yaratamadılar. Ulusal bilinç örgütlülük geliştirmediler, dar ve parçalı kaldılar, dolayısıyla ezildiler. 19. yüzyılın başından başladı. Botan Beyliği de öyle oldu. Garzan Beyliği, Soran Beyliğini de öyle ezdiler. Birinci Dünya Savaşı ardından da aynı durum yaşandı. 19. yüzyılın tecrübesi varken 20. yüzyılda dayatılan bu sisteme karşı direnişlerde de birlik ve bütünlük yaratamadılar. İç bölünme, parçalanma, yerel, mahalli, aşiretsel ve bölgesel politikalar, buna yol açan zihniyet Kürt Sorununun ortaya çıkartılmasının bir parçası oldu. Bu sorunu daha başlarken, ortadan kaldıramadı, darbeleyemedi, yok edemedi. Tam tersine iç çelişki ve çatışmaları derinleştirerek sorunun bir parçası olarak sorunun bu biçimde oluşup kangren haline gelmesinin bir ucu oldu.

20. Yüzyılda da Amed’teki direniş kendi başına kaldı. Serhat kendi başına kaldı. Dersim kendi başına kaldı. Süleymaniye kendi başına kaldı. Mahmut Berzenci, İsmail Ağa kendi başlarına kaldılar. Mahabad Cumhuriyeti kendi parçasıyla kaldı. En sonunda Barzani ve Talabani bir Kürdistan parçasında bile bir araya gelemediler. En çok birbiriyle savaşan oldular. KDP ve YNK böyle oluştu. Bunlar da bir ucu ve parçasıdırlar. Sorunun bu biçimde ortaya çıkartılmasına karşı mücadele eden, onu engelleyen, dolayısıyla Kürt Sorununu çözen güç olamadılar. Kürt Sorunun çözmek demek, birlik demekti, bağımsızlık demekti, özgürlük demekti, varlık demekti. Bu da ancak birlik ve ulusal düzeyde güç birleştirerek mücadele etmekle; bireysel, ailesel, aşiretsel çıkarlardan arınıp ülkenin ve toplumun çıkarlarını gözeten bir tutuma, mücadeleye girmekle mümkün olacaktı, onu gösteremediler. Bireysel, ailesel, aşiretsel, yöresel çıkarları öne aldılar. Onun gereğine göre hareket ettiler. Kürt Sorununun gelişimini engelleyemediler.

Peki gerçekten sorun nedir? Kürt Sorunu nasıl bir sorundur? Neyi ifade ediyor? Bu soruları sık sık sorarak doğru ve yeterli cevaplar vermemiz gerekiyor. Sorunu doğru anlayabilmek, kendini çözüm gücü haline getirebilmek için bu sorulara da doğru cevap vermek kesinlikle gereklidir.

Bu çerçevede ele aldığımızda sorunun ortaya çıkışı, aslında nasıl bir sorun olduğunu, sorunun boyutlarının neler olduğunu bize gösteriyor. Tarihsel olarak iktidar ve devlet sisteminin ortaya çıkardığı bir sorun olarak tanımladık. Demek ki, iktidar ve devlet sisteminin halkları, kabile ve aşiret topluluklarını, etnisiteyi, egemenlik altına alma saldırıları karşısında; etnisitenin, halk topluluklarının var olma mücadelesini içeren bir sorun oluyor. Sorunun kökünde iktidar ve devlet sisteminin her şeyi köleleştirme, baskı egemenlik altına alma zihniyet ve siyaseti var. Bu temelde bir saldırısı vardır. İşin bir boyutu kesinlikle budur. Hiyerarşiden bu yana kadın üzerinde erkek egemenliğinin zihniyet ve siyaset olarak kurumlaşmasından bu yana geliştirilen her türlü baskıcı, egemenlikçi zihniyet ve siyasetin bunu ifade eden iktidar ve devlet sisteminin, baskı ve sömürü saldırıları var. Kürt Sorunu, Kürt halkının 5 bin yıl öncesinden bu yana etnisitenin devletler tarafından egemenlik altına alma saldırısının son halkası, bir devamı olma özelliği taşıyor. Sorunun bir defa tarihsel olarak oluşu böyle baskı ve sömürü sistemiyle bu düzeyde bir bağı var.