İkinci Dünya Savaşıyla 1990 arasında yaşanan dönem, ABD-Sovyet bloklaşmasının çelişki ve çatışmasının derinleştiği bir dönem oluyor. Bütün dünyadaki siyaset bu iki güçten birine dayanarak yaşadı. Ucuz siyasetçilik oluştu. Şimdi de bazı çevrelerden o yönlü arayışlar var. Oysa Sovyetler Birliğinin çözülüşüyle iki kutuplu dünya da ortadan kalktı. İki kutup kalkınca ABD ‘imparatorluk kuruyorum’ dedi. Birçok çevre ABD imparatorluğunun kurulduğunu ilan etti. Önder Apo ise “ABD imparatorluğu Sovyetler imparatorluğunun karşısındaydı. Çöken ve çözülen Sovyetler Birliği ama etkinliğini kaybeden de ABD olacak.” demişti. Şimdi geldiğimiz nokta bunu çok daha fazla somutlaştırdı. Kapitalist dünya tek kutuplu olmadı çok kutupluluğa gidiyor. Bunu birçok çevre anlamak istedi, değerlendirdiler, fakat yeterince görüp değerlendiremeyenler gelişmeleri ve süreçleri okuyamadılar. Örneğin Ukrayna savaşını okuyamadılar. Yine Körfez Savaşını, Ortadoğu’daki gelişmeleri yeterince okuyamadılar. Mevcut durumda Rusya’nın da küresel güç olma amacı var. Çin ise ABD ve diğerleri gibi bir süper devlet olma amacında değil. Daha doğrusu sessiz ve derinden ilerlemek istiyor. Çin askeri faaliyetleri öne çıkarmak yerine ekonomik ve ticari açıdan yürüyor ve siyasette etkili hale gelmek istiyor.
Savaş yakıcılığını koruyor
1. Dünya Savaşında İngiltere-Almanya kutuplaşması oldu, ona Alman-İngiliz savaşı denildi. Bir kutuplaşma yarattılar, sistem ikiye bölündü. 2. Dünya Savaşı yine Almanya ile İngiltere, Fransa ve sonra ABD katıldı, Rusya arasında oldu. Hitler Sovyetler Birliğine saldırarak bütün kapitalist dünyanın lideri olmak istedi ve hepsini yedeğine alabileceğini umut etti. Böyle bir hat çizerek savaşın yörüngesini değiştirdi.
1. Dünya Savaşında Rusya’da Ekim Devrimi oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa devrimi oldu, Çin devrimi oldu. Fakat bunlar sosyalist devrim adıyla geliştiler. Yirminci yüzyıl bu savaşlar nedeniyle bir devrimler yüzyılı olarak tanımlandı, ama sonuçları ortadadır. O devrimlerin, ideolojik yapılarının, teorilerinin eleştirilmesi, tartışılması gerekiyor. Çünkü kazanımlarını koruyamadılar, örneğin Rusya koruyamadı. Bütün kazanımların değişmesine yol açtı. Şimdi küresel sermaye güçleriyle ulus-devlet statükoculuğu arasında 3. Dünya Savaşı yaşanıyor. Bu savaş küresel sermaye güçlerinin Ortadoğu’da ulus-devlet sistemiyle çatışması olarak sürdü. 3. Dünya Savaşı Saddam yönetimiyle başladı, Körfez savaşıyla Kuzey Afrika’ya yayıldı. Libya’ya kadar bu sınırlar savaş alanına dönüştü. 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’deki savaşla birlikte İran merkezine dayandı. 3. Dünya Savaşı da kapitalist modernite sisteminin çelişki ve çatışmalarından doğan bir savaş oluyor. Şimdi bu temelde çatışmalar var. Bu savaş gerçekten de birinci ve ikinci dünya savaşlarının yol açtığı sonuçlardan daha az yıkıma yol açmadı.
Saddam Hüseyin’den, Hüsnü Mübarek’e, Kaddafi’den Ali Hamaney’e kadar Ortadoğu’nun öne çıkmış bütün ulus-devlet siyasetçileri, liderleri yok edildiler. Hepsi bir yönüyle saygı görüyorlardı. Bu anlamda 35 yıllık savaşı küçümsememek lazım.
ABD-İsrail, İran savaşının açığa çıkardığı önemli noktalar var. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın çeşitli devletleri ABD’yle tam birlik içinde değillermiş, bu açığa çıktı. Daha doğrusu ABD önceki saldırılardan elde ettiği sonuçlara dayanarak bir baş dönmesi yaşamış. Müttefiklerini, NATO’yu bile bir yana bırakarak, herkes bana biat edecek diye saldırıya geçmiş. Buna tepki gösterdiler ve İran ile bu tarzda savaşmasına karşı çıktılar. Böyle bir savaşla İran’da rejim değişikliğinin yaratılmasını doğru bulmadılar. Kendilerinin içinde yer aldığı kapitalist modernite sistemi için zararlı gördüler. Sistem açısından tehlikeli buluyorlar ve bu da yeni bir durum oldu.
Şu ana kadar ABD, İngiltere ve İsrail birlikte yürütüyorlardı. Çünkü bu sistemi İngiltere yaratmıştı ve küresel hale gelmesini de İngiltere sağlamıştı. ABD İngiltere’den devraldı ve İngiliz sistemini yürütüyordu. Şimdi onu ABD sistemi olarak değiştirdi. İngiltere bundan dolayı Avrupa Birliğinden ayrılmıştı. Şimdi Avrupa Birliğine tekrar yaklaşırız diyorlar.
Savaş yakıcılığını koruyor, bölgeyi, bütün dünyayı etkiliyor. Kim kazanıyor kim kaybediyor? Mevcut durumuyla savaşın geldiği noktada kazanan var mı? İran, ABD-İsrail saldırılarına karşı ulus-devlet statükoculuğunun savunulması anlamında bir direnç gösterdi ama bu kadar değer kaybetti, İran yerle bir oldu. Dolayısıyla dayandığı sistem aslında çözülmüştür. İran hâlâ kalanları koruruz iddiasını sergiliyor. Fakat öyle kolay da koruyamayacağı açığa çıkmıştır. Çünkü ulus-devlet statükoculuğu yıkılıyor, değişiyor, dönüşüyor. İran da değişime uğrayacak.
Çatışan taraflar uzlaşmak zorunda kalacaklar
Peki ABD-İsrail saldırısı mı kazandı? ABD-İsrail her gün yok etme naraları attı, fakat sonuç ortadadır. Şimdi nerden çözüm bulacaklar, onun arayışı içerisindeler. Kendi ilişki ve ittifakları da eskisi gibi değildir. ABD’nin bir önceki yönetimi Ukrayna savaşı üzerinden NATO’ya dayanarak Avrupa siyaseti üzerinde bir denetim kurmuştu. Trump yönetimi kendisini aşırı rehavete kaptırarak müttefiklerine bile sormadan ‘ben her şeyi yaparım ve başarırım’ biçiminde saldırıya geçmiş ama yapamadığı ortaya çıktı. Mevcut gelişmeler gösterdi ki ABD’nin Ukrayna savaşına dayalı olarak NATO’yu güçlendirmek ve dünyada tek hegemon olma stratejisi başarısız kaldı.
Şöyle denebilir: Çatışan taraflar kazanamayacaklar, uzlaşmak zorunda kalacaklar. Biz istiyoruz ki demokratik uzlaşı olsun, demokrasiye kapı açsınlar, diktatörlükle, şiddetle, kanla, toplumları ezerek, bastırarak var olma anlayışından vazgeçsinler. Önder Apo daha 2001 yılında Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa adlı savunmasında bunların hepsini değerlendirmişti. “Büyük olasılıkla iki taraftan hiçbiri kazanamayacak” demişti. Sonuçta bir uzlaşma çıkabilir. Büyük ihtimal bu savaşın sonucu tarafları içine alan bir uzlaşma olacak. Şimdi gidiş ona doğrudur. İran’daki gelişmeler bunu açık gösteriyor. Bu bakımdan her iki tarafın zafer naraları bir şey ifade etmiyor.
Buradan bakınca olup bitenleri sadece ABD-İsrail saldırısı ve İran’ın savunması arasında sıkıştırmak, ikisine bağlı değerlendirmek çok yetersiz ve yanlıştır. Birçok çevre öyle değerlendiriyor. Sanki sadece bu iki güç var ve birinden birisi kazanacak gibi ele alınıyor. Öyle bakıp değerlendirenler yanılıyorlar. Olup bitenleri sadece İran rejimi ve ABD-İsrail saldırısı açısından ele alanlar yanıldılar. ABD’nin müttefikleri bu savaşa dahil olmadı ve karşı çıkışlar da oldu. İran’da ise halklar dış müdahaleden yana olmadılar ama mevcut rejimden de yana değiller. Evet bu rejime karşı mücadele ediyorlar, İran’ın demokratikleşmesini, demokratik cumhuriyete dönüşmesini istiyorlar. O zaman ‘demokrasi’ batı kavramıdır düşüncesinden İranlılar kendilerini kurtarmalılar. Kendilerine göre kavram oluşturmuşlar “İslam Cumhuriyeti” diyorlar. Evet buraya kadar geldi. İslamla demokrasiyi bu kadar karşıtlaştırarak “ya İslam olursun ya da demokrat olursun” demek doğru değildir. Bunun doğru olmadığını Önder Apo ‘Medine Sözleşmesine’ atıf yaparak kanıtladı ve ortaya koydu. Dolayısıyla o güçler de bunu görmeliler. ABD’nin dünya hegemonyası imparatorluğu, İsrail’in Ortadoğu hegemonyası arayışı, İran rejiminin İslam Cumhuriyetiyle halk karşıtı rejimi devam ettirmedeki ısrarlarının ötesine geçmek lazım.
İran toplumu demokrasiye ve özgürlüğe en açık toplumdur
Bir de üçüncü arayış var. Halkların demokratik cumhuriyet arayışı, demokratik birlik arayışı, demokratik İran arayışı oluyor. İran’da böyle bir topluluk var. Bu halk güçleri defalarca Hamaney yönetimini aslında yenilgiye uğrattılar, mevcut rejim içinde bile etkili oldular. Onun dışında kalan demokratik güçler, halk güçleri var. İran toplumu demokrasiye ve özgürlüğe en açık toplumdur, tarihsel durumu böyledir. Devletçilik güçlü ama demokratik toplum da kadın öncülüğü de güçlüdür. Jin Jiyan Azadi Devrimi iki yıl öncesinde Rojhilate Kürdistan’da başlayarak bütün İran’a yayıldı. Kadınlar tutum koydular ve rejimi temellerinden sarstılar. Sonuçta ne bu rejim eskisi gibi kendini sürdürecek ne de ABD-İsrail saldırısının öngördüğü İsrail hegemonyası zafer kazanacak. Demokratik güçlerin aktif olarak içinde yer aldığı bir İran kurulacak.
Sonuç nasıl olacak? Buna ne zaman ulaşılır, bunu şimdiden bilemeyiz ama İran’da kesinlikle böyle üçüncü bir alternatifin gelişme olasılığı güçlüdür, zemini çok küvetlidir. Halkların buna güçleri var, dayanakları var. Büyük olasılıkla böyle bir uzlaşı gelişecek. Bu uzlaşıda demokratik güçler etkili olacak. Demokratik güçlerin, halkların, kadınların belli düzeyde özgürlük haklarının elde ettikleri durum ortaya çıkacak.
Yaşanan savaşta yüzyılların, bin yılların yarattığı değerler, tarih yok edilmek isteniyor. Bu savaş tarih düşmanı bir savaş, insanlık düşmanı bir savaş oluyor. Bütün değerleri yok ediyor. Doğuda, Ortadoğu’da insanlığın beşiğinde tarihe dair iz bırakılmak istenmiyor. Kürdistan’a saldırıların altında yatan da budur. Ortadoğu’da bu kadar savaş çıkartmanın bir nedeni de budur. Kapitalizm modernite insanlık tarihini yok etmek için saldırıyor. Nasıl doğayı yok etmek için saldırıyorsa tarihi yok etmek için de saldırıyor. Bunun sorumluları ortadadır. Bu sorumlular tarih içerisinde hep bundan sorumlu tutulacaklar.
İran savaşı şuna yol açtı: ABD, başta İngiltere olmak üzere Avrupa üzerindeki etkinliğini kaybetti. Çünkü İngiltere sistemin kurucusuydu. Şimdi İngilteresiz ABD sistemi nasıl yürütecek belli değildir. Bir de bu savaş hem kapitalist modernite sisteminin çift kutuplu ya da tek kutuplu olmadığını çok kutuplu olduğunu ortaya çıkardı hem de İngiliz-ABD çelişkisini, anlayış ve siyaset olarak farklılıklarını ortaya çıkardı. Bundan sonraki süreçte bunun etkileri daha somut olarak görülecektir. Çelişkiler çok daha fazla derinleşecektir. Bu durum halklar, demokratik güçler, kadınlar için daha fazla örgütlenme mücadele, etme zemini yaratabilir. Kapitalist modernite sisteminin aşılması için mücadeleyi geliştirmeye daha çok imkan verebilir. Bunu görmek önemlidir.