data-nosnippet

Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrı ile birlikte Barış ve Demokratik Toplum sürecine girdik. Bu süreç bizim açımızdan önemli, hassas ve kritik olmakla birlikte, Kürt-Kürdistan ve dünya halkları için de tarihi bir dönüm noktasıdır. Önder Apo’nun geliştirdiği bu süreç aynı zamanda stratejik bir değişim sürecidir. Bu süreç, “Kürt varlığının kesinleştirilmesinden özgürleştirilmesine geçiş” sürecine doğru bir başlangıç yapmayı ifade ettiği gibi, Üçüncü Dünya Savaşı’nın ağır koşulları altında yaşamak zorunda bırakılan dünyanın ezilen, sömürülen halklarına da kurtuluş yolunu göstermektedir.

Küresel Kaos, Üçüncü Dünya Savaşı ve Kapitalist Modernitenin Çıkmazı

Bilindiği üzere gezegenimiz, uluslararası hegemonik ve bölgesel güçlerin, adına Üçüncü Dünya Savaşı da denilen yeni bir çıkar ve paylaşım savaşına sahne olmaktadır. Bu bağlamda da dünya çapında deprem niteliğinde sarsıntılar yaşanmakta, her gün yerkürenin farklı alanlarında yeni sorun ve çatışmalar patlak vermektedir. Her çatışma, domino etkisi yaratıp yenilerini tetikleyerek daha karmaşık problemlere davetiye çıkarmaktadır. Çözüm adına devreye konulan diplomatik, siyasi, iktisadi hamleler ise kalıcı çözümler üretememektedir. Bu durum askeri operasyonları, savaşları kaçınılmaz kılıyor. Peş peşe yerel-bölgesel savaşlar patlak veriyor. Savaşların yıkıcılığına rağmen beklenen sonuçlar elde edilememekte, küresel ve bölgesel çelişkiler her geçen gün derinleşmektedir. Derinleşen çelişki ve çatışmalar bir fasit daire misali yeni mekânlarda daha yıkıcı savaşlara dönüşmektedir.

Her çatışma ve savaş ise halklar ve emekçiler aleyhine dramatik sonuçlara yol açmaktadır. Can ve mal kaybına neden olmakta, yoksulluğu derinleştirmekte, hayatları altüst edip kitlesel göçleri tetiklemektedir. Trump’ın temsil ettiği faşist, emperyalist ve pragmatist siyaset ile finans kapitalin parayı tanrısallaştıran uygulamaları dünya çapında daha fazla deprem, savaş, yıkım, yoksulluk ve göç üretmektedir. Bu anlayış, daha aleni ve utanmaz bir biçimde gücü tek geçerli yaşam kanunu haline getirip güçlü olanın her yer ve zamanda haklı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Bu zihniyet ulusal-uluslararası hukuku belirliyor, kendisini kanun koyucu haline getiriyor; gücü yeten yetene, kural ve sınır tanımadan dünyanın her yanına, hayatın her anına sirayet ediyor. Bu durum küresel çapta güçlü olanın hükümranlığını daha da pekiştirerek tahakkümünü artırıyor; halkların, ezilenlerin, ötekilerin ve itiraz edenlerin ise daha fazla kuşatılmasına, darbelemesine neden oluyor. Dünya köklü sarsıntılar geçiriyor, düzen hızla çehre değiştiriyor, göstermelik de olsa evrensel hak-hukuk söylemi bile terk ediliyor, gücün ve nobranlığın hâkimiyetine dayalı yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyor. Bu düzenin kurucuları olan ABD-Çin ve Avrupa-Rusya denkleminde ise çekişme ve çatışmalar derinleşiyor, sonuçları tüm dünya için daha da tahripkâr hale geliyor. Buralardaki çatışmalar güç merkezlerinden başlayarak İsrail-İran, Suriye, Lübnan, Yemen; Pakistan-Afganistan, Hindistan; Tayvan-Kamboçya; Libya; Sudan vb. farklı coğrafyalardaki bölgesel-yerel uzantılara kadar yansıyarak fay hatlarını tetiklemektedir. Buralardaki yerel-bölgesel çelişki ve çatışmalara yenileri eklenmektedir. Tetiklenen her yeni çatışma ise daha yaygın ve kapsamlı olarak, mevcut zihniyet ve yaklaşımlarla çözülmesi imkânsız, karmaşık sorunlar üretiyor. Böylece Üçüncü Dünya Savaşına özgü çelişik ve karmaşık tablo daha da ağırlaşıyor. Süren savaşlar, yıkıcı hale gelen çatışmalar, uygulanan ambargolar, kuşatmalar ile karmaşık iç ve dış müdahaleler; sorunları çözme bir yana, içinden çıkılmaz hale getirerek kangrenleştiriyor.                   

Ezilen Halkların Alternatifi

Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında yaşanan bu durumu doğru değerlendirebilmek, her şeyden önce Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum hamlesini kavramakla mümkündür. Çünkü bu dönemdeki gelişmeler Önder Apo’yu bir kez daha doğrulamakla kalmamış; Kürt halkı başta olmak üzere halkların ve ezilenlerin alternatif yolunu da göstermiştir. Üçüncü Dünya Savaşı tüm kaotik yönleri ile sürerken, bu savaşın tarafı olan güçler daha fazla mevzi ve çıkar sağlamak için gerekli adımları atmakta, daha kapsamlı hesaplaşmalar için hazırlık yapmaktadır.

Hegemonik güçler ile bölgesel statükocu güçler Ortadoğu’da olduğu gibi çoğu yerde cepheden karşı karşıya gelse de aslında aynı madalyonun iki farklı yüzü oldukları ve bu güçlerin halklara hiçbir çözüm getiremeyeceği bir kez daha anlaşılmıştır. Çünkü ne kadar savaşırlarsa savaşsınlar, aynı devletçi zihniyeti paylaşmakta ve kapitalist modernitenin temel saç ayaklarını oluşturmaktadırlar. Bu zihniyetin halklara ve özellikle de demokratik uygarlığın kök halkı olan Kürt halkına katliam ve sömürü dışında bir şey getiremeyeceği; yılın başında Rojava’ya yönelik gerçekleşen ve Önder Apo’nun “İkinci 15 Şubat Komplosu” olarak tanımladığı saldırılarla bir kez daha açığa çıkmıştır.

Eşit ve Birlikte Yaşam Modeli

Önder Apo, böylesi dünya koşullarının yaşandığı bir dönemde Demokratik Komünal Toplum Manifestosu ile hem Kürtlerin hem de dünya halklarının önüne yeni bir seçenek koymuştur. Aslında ezilen ve sömürülen halkların alternatifsiz olmadığını, egemen güçlerin kendilerine dayattığı yaşam biçimine mahkûm olmadıklarını göstermiştir. Tüm dünyada hortlatılan milliyetçilik, artan silahlanma yarışı ve yükselen militarizm koşullarında Barış Mücadelesi yürütmek elbette önemli ve anlamlıdır. 

Savaş ve çatışmaların, halklar ile toplumların sorunlarını çözmediği, bilakis daha fazla yıkım, parçalanma ve acı getirdiği bir gerçekliktir. Mevcut durumda, ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik saldırılarında da her türlü acıyı esas olarak İran halkının çektiği açıkça görülmektedir. Ki bu savaş ve çatışmalar halkların sorunlarına çözüm getirmek amacıyla da yürütülmemektedir. Bu; egemen güçlerin, kendi çıkarlarını korumak ya da daha fazla çıkar, rant ve iktidar elde etmek için yürüttükleri bir egemenlik mücadelesidir. Halklar adına yürüttüklerini dillendirmeleri ise sadece kendi amaçlarını gizlemenin bir perdesi olmaktadır.

Halkların ve toplumların, birbirlerini öldürecek kadar derin sorunları yoktur. Halklar ve toplumlar, devletin ortaya çıkışından önceki döneme kadar da kendi aralarında yer yer çıkan sorunları daha barışçıl ve uzlaşıya dayalı bir şekilde çözebilmişlerdir; birbirleriyle savaşmadan da sorunlarını halledebilmişlerdir. Toplumlar arasına nifak tohumlarının ekilmesi; devlet iktidarının, özelde de ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Ulus devletlerin milliyetçilik, dincilik ve militarizm uygulamaları bunu doğuran ve büyüten temel etkenlerden olmuştur.

Üçüncü Dünya Savaşı koşullarının hüküm sürdüğü günümüzde de ulus devletlerin kendi iktidarlarını sürdürmek için bu argümanlara daha fazla sarıldıklarını görmekteyiz. Kendilerinin yarattığı ve bir şekilde çözülmemiş, dondurulmuş kimi sorunları tekrardan canlandırdıkları ve bunun üzerinden de halkları sürekli bir savaş halinde tuttukları görülmektedir.  Önder Apo; Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında neredeyse tüm dünyanın birbiriyle çatışma ve çelişki halinde olduğu, tek yöntemin savaş ve çatışma olarak esas alındığı bu kaotik ortamda, halkların birlikte ve uyum içerisinde yaşayabileceği bir barış mücadelesi projesi sunmaktadır. Bu, kapitalist modernitenin “insan insanın kurdudur” diyerek toplumları sürekli savaş ve kriz halinde tutma anlayışına karşı; halkların demokratik, özgür ve eşit birlikteliğine dayalı, barış içerisinde yaşayabileceği bir model ve tüm dünya halklarının yararına olan bir yaklaşımdır.

Bu proje; halkları ulus devletlerin modern köleleştirme politikalarından, savaşlarından, yıkımlarından kurtararak onlara daha adil, barışçıl, özgür ve eşit yaşayabilecekleri bir dünyanın kapısını açacaktır. Bundan ötürü, Önder Apo’nun geliştirdiği bu mücadele biçimini, dünyanın ezilen ve sömürülen bütün halkları benimseyip desteklemelidir. Çünkü bu, onların var olma ve ayakta durma mücadelesi olacağı kadar; özgür, eşit ve birlikte yaşama hayallerinin gerçeğe dönüşebilme mücadelesidir de.

Öz Güce Dayalı Örgütlenme ve Stratejik Değişim

Elbette Barış ve Demokratik Toplum, kendiliğinden ve salt istemeye dayalı olarak gelişecek bir durum değildir. İnşa edilmesi gereken bir projedir. Bu da ancak büyük bir emek ve çabayla oluşturulabilir. Ulus devlet iktidarlarının milliyetçilik ve dincilikle bezeyerek oluşturdukları önyargı, çarpıtma ve karalamalarla halklar arasına ördüğü duvarların, çekilen perdelerin ve kalıplaşmış alışkanlıkların aşılması için çok ciddi bir mücadelenin yürütülmesi gerekmektedir. Bundan ötürü de Rêber Apo her zaman, barış mücadelesi vermenin ve barış yapmanın savaştan daha zor olduğunu belirtmiştir. Bu mücadele elbette ikna edici tarzda, birbirini anlama, empati kurma, barışçıl ve demokratik temelde olacaktır. Bugünden yarına gerçekleşebilecek bir proje olarak görmemek gerekir. Sabır ve emeğe dayalı uzun erimli bir faaliyet ve mücadeleyi gerektirir.

Aslında Önder Apo, Demokratik Komünal Toplum Manifestosu ile mücadele tarzımızı değiştirmektedir. Bu bir stratejik değişimi ifade etmektedir. Dolayısıyla yeni mücadele yöntemleriyle Barış ve Demokratik Toplumu inşa edeceğiz. İnşadan kastettiğimiz de halkların ve toplulukların barış ve demokrasi ekseninde örgütlendirilmesidir. Bunu yaparken de devletten bir beklenti içerisine girmeden, toplumun öz gücüne dayanarak yapmak esastır.

Devlete Karşı Toplumu Demokratik İlkelerle Örgütlemek

Bilindiği gibi, Önder Apo’nun 2005 yılından itibaren geliştirdiği Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigmasının esası; devlete karşı toplumu demokratik ilkeler temelinde örgütlemektir. Kürt halkının da diğer tüm halkların da özgürlüğünün ve toplumsal kurtuluşunun yolu; toplumun, kendi öz örgütlenmesini devlete ya da başka bir güce havale etmeden bizzat kendisinin gerçekleştirmesidir. Bu örgütlenme devleti yıkmak ya da yeni bir devlet kurmak için değildir; toplumun, kendisini ve yaşamını örgütlemesidir. Devlet bu örgütlenmeyi tanıdıkça halkın kendi örgütlenmesi de devleti tanıyacaktır. Bu bağlamda da mücadele ile Barış ve Demokratik Toplum örgütlendikçe, ulus devlet ve her türden iktidar yapılanmalarının toplum üzerindeki tahakkümü, baskısı ve yönlendirmeleri giderek azalacaktır. Bu durum halkları ve toplumları daha da birbirine yaklaştırarak, iktidar yapılarının halkları birbirine düşürme politikalarını da boşa çıkaracaktır. Halkların birlikte barış içerisinde yaşamak istedikleri ve bu yönlü irade gösterdikleri yerlerde, savaş ve çatışmadan beslenmek isteyen kesimlerin de hesapları bozulur. Bu anlayış ve yaklaşım gelişip yayıldıkça barış ve demokratik toplum iklimi hâkim olmaya başlar. Bu da dünya barışının sağlanmasına giden yolun taşlarını döşeyecektir. 

Katı Devlet Geleneği ve Zihniyet Değişimi Mücadelesi

Önder Apo, Barış ve Demokratik Toplum hamlesiyle Türk devletini demokrasiye zorlamaktadır. Fakat devleti bunun asgari sınırına bile getirmek için verilen mücadele; bu sürecin ne kadar zor olduğunu ve bu zorluğun hâlâ sürdüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü her şeyden önce zihniyet değişmiş değildir. Türk devlet zihniyeti, kendisine karşı mücadele eden ya da kendi muhalifi, karşıtı olarak gördüğü herkesi katliamlardan, sürgünlerden geçirmiştir. Yani imhayı, yok etmeyi kendisine temel politika bellemiştir. Oturup sorunlarını konuşarak çözmeyi bir zayıflık olarak görmüştür. Bundan ötürü de muhaliflerini fiziki olarak hep ortadan kaldırmayı seçmiştir.

Bunu son 220 yıllık Kürt isyanları-direnişleri tarihine baktığımızda da rahatlıkla görebiliriz. Kürt tarihçilerinin ilk Kürt isyanı olarak kabul ettikleri 1806 Babanzâde İsyanı’ndan beri onlarca Kürt isyanı ve direnişi ortaya çıkmıştır. Bunların hepsi kan ve şiddetle bastırılmış; isyan ve direniş liderleri de ya idam ya da sürgünle karşılaşmıştır. Zaten Türk devlet geleneğinin bu ceberut ve katliamcı yapısından kaynaklı olarak isyanlar hep yaşanmıştır. Katliam ve soykırımla yok edilmek istenen halklar, Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğmuşlardır. Bu ardı arkası kesilmeyen isyan ve direniş geleneğine yol açan şey, Türk devlet geleneğinin bu yapısı olmuştur.

İdam Sehpasından Müzakere Masasına: Mücadele Diyalektiği

Önder Apo, elli yıldır yürüttüğü mücadele sonucunda bu Türk devlet geleneğini masaya getirmiştir; bunu da “İdam sehpasından müzakere masasına” diyerek tanımlamıştır. Bu, Önder Apo’nun zorlu ve ısrarlı mücadelesi sonucunda gerçekleşmiştir. Bu durum, aynı zamanda Kürt-Kürdistan tarihinde de bir ilki ifade etmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, 220 yıllık Kürt isyan-direniş tarihinde; ceberut Türk devlet geleneği karşısında hak mücadelesi veren Kürt isyan-direniş hareketleri soykırımla bastırılmışken Önder Apo, yürüttüğü mücadele ile Türk devletini diyalog/müzakere noktasına getirmiştir. Bu açıdan da bir ilki ifade etmektedir. Fakat bu, her şeyin gerçekleştiği veya bittiği anlamına gelmemektedir, tam tersine kendi içerisinde büyük bir mücadeleyle yürümektedir. Önder Apo her zaman olduğu gibi, anı anına mücadeleyi yürüterek bu görüşmeleri/müzakereleri sürdürmektedir.

Önder Apo, Türk devletini ve geleneğini barış ve demokrasiyi geliştirme konusunda değişime zorlamaktadır. Katı devlet geleneğinin de değişmemek için ne kadar ayak direttiğini, yaşanan gelişmelerden rahatlıkla görmek mümkündür. Türk devletinin çözümden anladığının hâlâ tasfiye olduğu aşikârdır. Gerek kullandıkları dilde gerekse pratik anlamda Kürt sorunun çözümünde adım atmamaları ve bu konuda gösterdikleri direnç, niyetlerini ele vermektedir. Çünkü her şeyden evvel bu bir zihniyet meselesidir ve zihniyet hâlâ değişmemiştir. Önder Apo yürüttüğü mücadeleyle bu devlet zihniyetini değiştirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda burada da bir mücadele diyalektiği söz konusudur. Devlet tarafı hâlâ bir şekilde Kürtleri tasfiye etme hesabıyla hareket ederken Önder Apo ise Türk devletini değişime zorlayarak Kürt sorununun çözümüne yönelik adım attırmaya çalışmaktadır. Böylelikle yeni bir evrede ilişki, çelişki ve mücadele diyalektiği farklı boyutlarda sürmektedir.