data-nosnippet

Demokratik toplum sosyalizminde eko endüstri, paradigmamız açısından toplumsal inşanın temeli olarak tanımlanır. Eko-endüstri, gerek sosyalist hareketlerin pozitif bilim anlayışının, gerekse kapitalist endüstriyalizmin alternatifi konumundadır. Her ikisinin de yarattığı tarihsel, toplumsal ve ekolojik krizlerin temel alternatifi, eko-endüstridir.

Öncelikle endüstri ve endüstriyalizm arasındaki farkı ortaya koymak gerekir. İnsanı diğer canlı varlıklardan ayıran temel nokta, araç-gereç yapımı ve kullanımıdır. İnsan alet yapıp kullanmazsa doğadaki en zayıf tür olur. Doğada birçok canlının doğal savunma mekanizması var. İnsanın da temel savunma aracı, alet yapımı ve kullanımıdır. İnsan endüstriyel araçları geliştirmeseydi belki de tür olarak yaşamını sürdüremezdi. Dolayısıyla endüstriyel araç-gereç kullanımı, insan için hayati önemdedir. Doğada alet, araç, taş kullanan başka canlı varlıklar da var. Ama insanı onlardan ayıran temel özellik düşünerek aleti kullanma ve yeni alet yapımıdır. Onun için Homo Sapiens Sapiens’e sadece düşünen insan değil aynı zamanda alet yapımını gerçekleştirdiği için Homo Sapiens Sapiens denmektedir. Homo Sapiens Sapiens hem düşünen hem de alet yapan insandır. İlk taşı yontarken ve kullanışlı bir araç haline getirirken, yaşam deneyimlerinden yola çıkarak yapmıştır. Yaşam deneyimlerini düşünerek kullanışlı bir araca çevirmiştir.

Endüstri, Latince kökenli industria kelimesinden türemiştir. Industria çalışkanlık, çaba, etkin olma anlamındadır. Genel olarak üretimle ilgili faaliyetleri ifade eder. İlk taşın yontulmasından ve kullanmasından, günümüzde kullanılan son teknik araçlara kadar hepsi endüstri kapsamındadır. Öyle ise insanın ekonomik yaşamını sürdürebilmek ve geçimini sağlayabilmek için kullandığı araç ve gereçlerin toplamına endüstri demek yerinde olacaktır. İnsanların toplam yaşam birikimleri sonucunda ortaya çıkan, teknik araç-gereçlere el koyma, sermaye, kar, rant ve sömürü amacıyla kullanma, bu doğrultuda birinci ve ikinci doğaları tahrip etmeye ise endüstriyalizm denilir.

Teknik araç-gereçlerin gelişmesi ve kullanım amacı, insanların düşünce ve yaşam dünyası ile bağlantılıdır. İlk taşları yontup bıçak haline getirmek yaşamı kolaylaştırmak ve doğadaki diğer canlı varlıklara karşı kendini savunma aracı olarak kullanılmıştır. Ama sonraki süreçlerde kastik katil olarak kavramsallaştırılan bir grup, bir zümre, bıçağı, kendi iktidarını kurmak, karşıt olan güçleri öldürmek ve köleleştirme amacıyla kullanmıştır. Dolayısıyla endüstri ile endüstriyalizmin ayrıştığı temel nokta teknik araç ve gereçleri kullanım şekli ve kullanım amacıdır.

Endüstri ve endüstriyalizmin tarihsel gelişimi

Teknik araç ve gereçler insanlığın binlerce yıllık yaşam deneyimi ve düşünce dünyasından süzülerek ortaya çıkmıştır. Bir grubun bir zümrenin buluşları değildir. İktidar elitleri ortaya çıkıncaya kadar, teknik araç ve gereçler toplulukların, yani komünlerindi. Endüstri üzerinde bir tekel kurma, onu bireysel hizmetine sokma ve hegemonya aracına çevirme yoktu. Yine araçlar üzerinde özel mülkiyet yoktu. Teknik araç ve gereçler, topluluklara ait olup, komünün hizmetinde idi. Kâr ve sömürü aracı olarak kullanılmazdı. Tamamıyla günlük yaşamını sürdürme ve kendini savunma amaçlı kullanılırdı. Sonrasında toplumsal yarılma sonucu iktidar elitlerinin ortaya çıkması, bu elitlerin kendini devlet ile kurum ve kurala kavuşturması, araç-gereç kullanma şekli ve amacı da değişmiştir. Toplum devlet ve komün ayrışmasına giderken, tekniği kullanma amacı da buna göre ayrışmıştır.

Genellikle Neolitik devrime tarım devrimi deniliyor. Tarım devrimi, aynı zamanda üretim aletlerindeki gelişmeyi de ifade eder. Toprağı işlemek için birçok araç-gereç, o dönemde bulunmuş, kullanılmıştır. Üretim ve üretim araçlarının ortaya çıkması bakımından, insanlık tarihinin en görkemli dönemidir. Ancak yerleşik hayata geçiş, üretimin artması ve üretim araçlarının gelişmesi iktidarcı, devletçi grupların ya da kastik katillerin iştahını kabartmıştır. Bu araç-gereçlerle komünleri dağıtarak, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamışlardır. Ortaya çıkan bu maddi ve manevi birikimlere el koyarak, baskının, sömürünün, köleleştirmenin, temelini atmışlardır. Günümüzde sürdürülemez duruma gelen ekolojik krizlere ve kapitalist sisteme zemin hazırlamışlardır.

Sanayi devrimi insanlık tarihinin en büyük devrimlerindendir. Dil ve bağlantılı olarak gelişen düşünce devrimi, Neolitikle birlikte ortaya çıkan tarım devriminin ardından 18. ve 19. yy.’da sanayi devrimi ortaya çıkmıştır. Sanayi devrimi bir endüstriyel devrimdir. Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma döneminde yapılan bilimsel ve felsefi çalışmalar sonucunda, evren-doğa yeniden yorumlanmış, toplumsal ve siyasal yapılar yeni duruma göre değişmiştir. Eski bilgi yapılanmalarıyla kalıplaşan zihinler yeniden işlev kazanmış, bu durum yeni buluşların, teknik araçların gelişmesine katkı sunmuştur. Buhar makinasının bulunması, ardından buhar yerine kömürün kullanılması, sonradan da petrolün kullanılması devasa gelişmelere hizmet etmiştir. Bu gelişmeler ekonomik alana yansıdığı gibi, savaş ve siyaset alanlarını da etkilemiştir. Kapitalist klikler daha önce ticareti esas alırken, 18 yy. sonlarında, ellerinde biriken sermayeyi sanayiye yatırdılar. 18. yy. sonu, 19. yy. başında, endüstriyel devrim kapitalist sistemin hakimiyeti ve hizmetine sokuldu. Ekonomik ve askeri alanda gelişen tüm teknik araç ve gereçler bir bütün sermaye gruplarının tekeline alındı.

Endüstriyalizmin yarattığı tahribatlar

Endüstriyel gelişmeler sonucunda ortaya çıkan teknik araç ve gereçlerin, toplulukların elinden alınıp, sermaye gruplarının eline geçmesiyle birlikte, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir doğa ve toplum katliamı yaşandı. Abdullah Öcalan bu yıkımı, “Hiçbir endüstriyel oluşum evrenin harika bir oluşumu olan çevrenin yerini tutamaz. Daha şimdiden yerde, havada, denizde ve uzayda trafik felaket boyutlarına erişmiştir. Fosil yakıtlarla yürüyen endüstri, iklim ve çevreyi sürekli zehirlemektedir. Tüm bu felaketlerin karşılığı iki yüz yıllık kâr birikimidir. Bu birikim bunca tahribatlara değer miydi? Bu yüzden yaşanan tahribatı tarihteki savaşların toplamı yapmadığı gibi, verilen canlı kaybı da ne insan ne de doğa eliyle başka hiçbir tür olay yüzünden verilmemiştir.” biçiminde ifade ediyor.

Kapitalist sistem endüstriyalizm ideolojisi ile, toplumu köyünden toprağından, yani birinci doğadan kopartarak, şehirlerde işçileştirerek, köle statüsünde çalıştırdı. Milliyetçilik ideolojisini geliştirerek, ulusu devletleştirip, kâr amaçlı homojen toplum yaratma hedefiyle, yüzlerce dil, kültür, halk toplulukları ortadan kaldırılmıştır. Birçok ulusu tarihten silerken, yeni suni ulusçuluklar yaratarak milliyetçilik savaşlarının fitilini ateşlemiştir. Bu milliyetçilik savaşlarında milyonlarca insan yaşamını yitirmiştir. Sadece 1. Dünya Savaşında yaşanan insan kaybı, tüm insanlık tahinde yaşanan savaşların kaybından daha fazladır. Bu kadar insan kaybı yetmezmiş gibi geliştirdikleri liberal ideoloji ile bireycilik hortlatılmış, insanı insan yapan tüm toplumsal değerler ayaklar altına alınmıştır.

Toplumsal doğada yapılan tahribatların aynısını, birinci doğaya da uygulamıştır. Daha önceki ideolojilerde kutsal ve canlı görülen doğa, Newtoncu ve Descartesçi felsefeler tarafından mekanik ve nesne olarak görülüp, sınırsız sömürünün ve pervasızca doğa talanının önü açılmıştır. Bazı temel sorunları sadece başlıklar halinde bile ifade etmek, tahribatların boyutunu ortaya koyuyor. Yaşadığımız dünya ısınıyor, küresel ısınma ile birlikte iklimler değişiyor, iklim değişikliği ile birlikte mevsimler birbirine karışıyor, sel felaketleri ve kasırgaların şiddeti giderek artıyor. Aşırı kuraklıktan dolayı çölleşme artıyor, doğal kaynaklar tükeniyor, canlı türleri yok oluyor, çevre kirliliği yaşamı bitiriyor. Bu tahribatların hepsi, küresel ısınma sonucunda ortaya çıkmıştır.

Küresel ısınmanın nedeni ise, aşırı fosil yakıtların (petrol, kömür, doğalgaz) ve sulama tekniğiyle toprağın aşırı üretime zorlanması sonucu oluşan sera etkisidir. Bilim insanlarına göre, gezegende canlı yaşamı, 0 ile +273, -273 santigrat derece arasında gerçekleşiyor. Yani yaşamın olabilmesi için sıcaklığın ortalama değerinin 0 santigrat derece olmasıyla mümkün olmuştur. 1 santigrat derece eksilme ya da artma birçok değişime neden oluyor. Sanayi devrimi öncesine oranla küresel sıcaklıkların 1,3 santigrat derce arttığı söylenmektedir. Bu küresel sıcaklık, 0,6 santigrat derecesi son 25 yılda olmuştur. 2050 yılına kadar eğer gerekli tedbirler alınmazsa bu hızla sıcaklıklar 2-3 santigrat derece artacağı söyleniyor. Her ne kadar devletler tarafından toplantılar yapılıp kararlar alınsa da azami kâr kanunu tedbir alınmasının önünde engel teşkil ediyor. Mevcut durumda küresel ısınmanın önüne geçemiyorlar. İklim değişikliğine neden olan fosil yakıtları yavaş yavaş tükeniyor. Mevcut fosil yakıtların tüketimini hesaba katarsak, kömürün 118, petrolün 41, doğal gazın 67 yıl sonra biteceği tahmin edilmektedir. Fosil yakıtları tüketirken tümden yanmıyor. Uzaya gönderilmesi gereken zararlı ışınlar tutularak, atmosferde sera etkisi yaratıyor. Zararlı ışınlar havaya karışıyor. Havaya karışan yakıtlar hava kirliliği yaratıyor. Havanın kirlenmesi oksijen ve karbondioksit dengesini bozuyor. Yakın zamanda temiz hava bulamaz duruma gelmemiz şaşırtıcı olmayacaktır.

Küresel ısınma, buzulların erimesini, bununla paralel olarak suların artması ve azalması olmakla birlikte, sular gittikçe kirleniyor ve azalıyor. Dünyada suyun sadece %2,59’u tatlı sudur. Bunun da yarısını Grönland ve Antarktika buzulları oluşturuyor. %1,69’u yeraltı sularıdır. Bunun ancak yüzde 0,12’si insan kullanımına uygundur. Var olan suları evsel ve endüstriyel atıklar kirletiyor. Kuraklık ve artan nüfus oranını hesaba kattığımızda, 100 yıl sonra, var olan sular insanlara yetmeyecek. Zaten şimdiden su savaşları hazırlığı yapılıyor. Geleneksel bilinçsiz tarım ve endüstriyel tohumların etkisiyle tarım alanları giderek azalıyor. Eskiden tarımın yapıldığı alanlar hızla çölleşiyor. Aşırı sürme ve aşırı otlatma da çölleşme yaratıyor. Dünya genelinde 13 milyar hektar olan kara alanın, yaklaşık %38’ inde tarım yapılabilir. Bu alanlar da hızla tükeniyor ve artan insan nüfusunun ihtiyacını karşılayamıyor. Aşırı nüfus ve kentleşme, beraberinde sınıflaşma, işsizlik getiriyor. Aynı zamanda konut ve altyapı sorunlarını getiriyor. Betonlaşma, çevre kirliliği, trafik sorunu sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına neden oluyor. 15 milyonluk bir kentin kanalizasyon sorunu bile başlı başına bir felakettir.

Tüm bu sorunların kaynağı insandır. İnsanın kendi eliyle yarattığı tahribatlardır. Ama hangi insan sorusu da önemlidir. Doğa ile barışık yaşayan bir köylü ile maden arayan şirket sahiplerini aynı kefeye koyamayız. Bu sorunların esas sahipleri ahlaksız, vicdansız aç gözlü kapitalist efendilerdir. Kapitalist sistemin endüstriyalizmle yarattığı ve günümüzde artık sürdürülemez duruma geldiği herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir konudur. Eğer tahribatlara karşı önlem alınmazsa kutsal dinlerdeki kıyamet kehanetleri gerçek olacaktır.

Ekolojik topluluklar ve eko-ekonomi

Peki nasıl tedbirler alınacak? Kimler almalı ve neler yapılmalı? Çevreci ekolojistler gibi sonuçlarla uğraşamayız. Derin mistik ve ütopik ekolojistler gibi endüstriyalizme kızıp endüstriyi yok sayamayız. Tekniği, teknolojiyi ret etmek doğru bir tavır olmayacaktır. Kastik katile kızıp bıçağı, mızrağı ret edemeyiz. Edersek köleleşiriz. Patrona kızıp makinaları, ağaya kızıp traktörü yakamayız. Ret edersek gelişmelerden kopup geriye düşeriz. Ne kâr, rant ve sömürü amaçlı endüstriyalizm, ne de bunu tümden ret eden ütopik ekolojizm.

Abdullah Öcalan, çözüm olarak ikinci doğanın birinci doğa ile uyumunu ifade eden, üçüncü doğayı gösterdi. Üçüncü doğayı ise şöyle tarif eder: “…üçüncü doğa, doğaya yabancılaşan, doğayı yıkıma ve krize uğratan, egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimlerinin aşılarak, doğa ile yeniden bir sözleşme temelinde ve uyum içinde yaşamanın, buna göre üretim-tüketim kültürünü, ekolojikleştirmenin yollarını bulmayı ifade eder.” Birinci doğa insanın dışında oluşan, insanın da içinde olduğu doğadır. İkinci doğa ise insanın kendi yaratımı olan toplumsal doğasıdır. Üçüncü doğa ancak her iki doğanın uyumlu hale gelmesiyle mümkün olabilir.

Eko-ekonomi ve eko-endüstrinin hayata geçmesi için, öncelikle toplumsal doğadaki zihniyet ve sistemlerin değişmesi gerekiyor. Çünkü sorunların kökeninde ikinci doğadaki zihniyet, bilgi-iktidar yapıları ve buna göre şekillenen kurumsal yapılar var. Öyle ise yapılacak ilk iş, devlet ve iktidar yapılanmalarının dışına çıkarak, komünlere dayalı demokratik toplum örgütlenmesini geliştirmektir. Komünlere dayalı demokratik toplum örgütlenmesini geliştirirken, endüstriyi ve ekonomiyi, devlet ve şirket tekellerinin elinden çıkarıp ekolojik-ekonomik topluluklara devretmek gerekiyor. Sermaye ve tekelcilerin elinde rant sömürü ve doğa talanına dönüşen endüstriyel üretim araçlarını eko-toplulukların eline vererek doğa ile uyumlu hale getirmek gerekiyor. Komünlerin elinde olan teknik araç-gereçler, eko sistemle uyumlu olacak. Rant, sömürü, sınıf, sermaye, tekel üretmeyecek. Tekniği ve teknolojiyi ekolojiye duyarlı hale getirmek gerekiyor. Yani Abdullah Öcalan, “Endüstrinin sınırı ekolojiye ve temel ihtiyaçların karşılandığı sınıra dayanır; bu iki sınırı aşamaz. Bu durumda ortaya çıkacak endüstri eko-endüstridir. Ekolojik olmayan endüstri ekonomik olmayan endüstridir. Ekoloji ile bağını yitiren endüstrinin sürekli çevreyi yiyerek imha eden makineleşmiş bir canavardan farkı yoktur.” dediği gibi üretim teknolojisini mutlak kontrol altına; artı üretim yerine ihtiyacı üreteni esas almak gerekiyor. Böylece hem insanın hâkim olabileceği hem de fosil yakıt, aşırı üretim ve tüketimin önüne geçilmiş olur.

Eko-ekonomide kullanılan endüstri ihtiyaç ve geçim ekonomisini esas alır. Kadın ihtiyaç ve geçim ekonomisinin baş köşesine yerleşmelidir. Ekonominin esas anlamı aile geçimi ise kadın bunun mimarıdır. Eko-ekonominin ve eko-endüstrinin temelini atan kadındır. Aile ekonomisi ve teknik araçlar kadın tarafından geliştirilmiştir. Bin yıllarca komün ekonomisi ile insanları beslemiştir. Devletli uygarlıkla birlikte kadın yavaş yavaş ekonominin dışına atılmıştır. Üretim ve ekonominin yaratıcısı olan Kadın üretimden kopartılmış, eve kapatılmış, erkeğin eline bakar duruma getirilmiştir. Ama hiçbir sistem kapitalist modernite sistemi kadar kadını ekonomin dışına itmemiştir. Kadının gerçek ekonomi ile bir bağı bırakılmamıştır. Her ne kadar modernite ile birlikte kadın kamu ve özel sektörde özgürce çalışır gibi görünse de özü itibarıyla kapitalist tekel ekonomisinin çarkının bir dişlisi olarak işlev görmektedir. Evde erkeğin eline bakan kadın çalıştığı iş yerinde patronun-müdürün eline bakar duruma getirilmiştir. Tekelci sermayenin reklam aracı, süs eşyası haline getirilmiştir. Kadının bu durumu ‘metaların kraliçesi’ olarak tanımladı. Öyle ise ekolojik ekonominin ve ekolojik endüstrinin hayata geçmesi için her ikisini de kadınla buluşturmak temel görevdir.

Komünal toplumun yerleşik yeri köyler iken kentler kapitalist modernitenin paradigmasına göre düzenlenmiştir. Tarih boyunca köy ve kent ilişkisi uyum ve iş bölümü üzerine kurulmuştur. Ama kapitalist sistemde kent ve kentli kutsallaşırken köy ve köy toplumu dışlanan, horlanan bir duruma getirilmiştir. Köy-tarım toplumu tasfiye edilirken kent, endüstriyalizmin, tüketimin, doğadan kopmuş ekolojik yıkımın mekanları haline getirildi. Ekolojik ekonominin temel şartlarından biri köy-tarım ekonomisini yeniden canlandırmaktır. Buna ikinci köy-tarım devrimi dendi. Toplumun, doğanın, köylerin, kentlerin kurtulması için böyle bir devrime ihtiyaç var. Tarım ve köy, ancak eko-ekonomik komünler öncülüğünde gerçek kimliğine kavuşabilir. Eko-ekonomi ile köy, yaşam alanı haline gelir, tarım yeniden gelişir. Kentler, aşırı nüfus ve ekolojik tahribatın yaşandığı merkezler olmaktan çıkarılarak esas kimliğine bürünür.