Toplumsal yapı, her zaman üzerinde en fazla düşünülen, gelişimi incelenen ve tarif edilmeye çalışılan bir olgu olmuştur. İnsan kendisi de toplumdan ayrı yaşayamayacağı ve varlığını sürdüremeyeceğinden içerisinde yaşadığı toplumu tanımlamaya ve çözümlemeye çalışmıştır. Bunun sayısız sosyolojik, araştırma ve incelemeleri vardır. Buna rağmen halen de toplumu her yönüyle tarif edebilecek ve tanımlayabilecek durumda olduğumuzu söyleyemeyiz. Çünkü tanımlamalarımız her zaman eksik ve yetersiz kalıyor. Kuşkusuz bunda iktidarın gelişmesi, topluma tahakkümü ve bunun sonucunda kendine yabancılaşmayla ilgisi vardır. Bundan dolayı toplumun temel var oluş biçimi olan kendisi hakkında karar alıp uygulamak, egemen güçlerin toplum adına karar alıp uygulaması durumu gelişmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi eğer toplum özgür olmak istiyorsa kendini her yönüyle hazırlayıp, zihniyet dünyasını geliştirerek pratik içerisine girmesi gerekmektedir.
Tüm hayati konularda olduğu gibi demokratik siyaset de hayati ve güncel konuların başında gelmektedir. Toplumla ilgili her konu aynı zamanda yaşamla da ilgilidir. Bunlardan en temel konulardan biri de yaşamı ve gelişimi hakkında tartışmak, düşünce üretmek ve bu temelde hayata geçirmektir. Buna demokratik siyaset demek mümkündür.
Abdullah Öcalan’ın çözümlemelerde ve savunmalarda en fazla üzerinde durduğu ve 27 Şubat’ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum çağrısında da ifade ettiği temel husus demokratik toplumun geliştirilmesiydi. Savunmalarda politika, siyaset ve demokratik toplum konularını incelediğimizde karşımıza çıkan temel husus bir toplumun bunlar olmadan var olamayacağı yani toplumun yapı taşları olmasıdır. Çünkü bir toplum kendi yaşamı ve hayati çıkarları konusunda düşünce, karar ve eylem gücü olamazsa kendi geleceği hakkında söz sahibi olamaz. Seçeneklerini kendisi oluşturur ve ne yapacağına toplumun kendisi karar verir.
Bu anlamda toplumun gelişmesiyle beraber siyaset de gelişmiştir, yani siyasetin ve toplumun yaşı aynıdır, tecrübe ve deneyim sahibidir. Bu anlamda siyaset her zaman toplumun emrinde olmuştur. Çünkü siyaseti yapan toplumun kendisidir. Demokrasi ise toplumun kendisini yönetme biçimi olduğuna göre demokratik siyaset aslında özgür toplumun kendisini ifade edeceği araçlar bütünü oluyor. Siyaset, devletin gelişmesiyle beraber farklı bir aşamaya evrilmiştir. Siyaset artık toplumun kendi hayati çıkarlarını tartışarak karar altına alıp uyguladığı bir alan değil küçük bir kesimin kendi çıkarları için toplum adına karar alıp uyguladığı bir alan olmaya başlamıştır. Toplumun hayati çıkarları değil kandırma ve yalan üzerine kurulu bir çıkar dünyası inşa edilmeye başlanmıştır. Siyaset egemenlerin elinde kandırma üzerine inşa edilmeye çalışılmıştır. Toplumu var eden bir olgunun toplumdan giderek uzaklaşması gerçekleşmiştir. Bu zihniyetin günümüzdeki yansımaları ise temel, hayati kararların dışardan bir güç tarafından alınmasını bekleme, sorunlarını devlete havale etme, kendi sorunları hakkında düşünce üretememe durumudur. Bu durumda politika artık işlemez bir duruma gelerek toplumsal gelişme dumura uğramaktadır.
Özneleşen birey, toplum, gruplar demokratik toplumu inşa edebilir
Ulus-devletlerle beraber devlet kendisini çok daha fazla örgütleyerek neredeyse toplumun tüm hücrelerine nüfuz etti. Her şeyin devletten beklendiği ve devlete havale edildiği bir yaklaşım ortaya çıktı. Günümüz sorunlarına baktığımızda temelinde devlet krizi olduğunu görürüz, bunu da toplumun kendisi için politika üretememesine bağlayabiliriz. Savaşlar, işsizlik, açlık, tekel çıkarları için kadın kırımı; devletin cinsiyetçi ideolojisi sonucu yaşanmaktadır. Yani nereden bakılırsa yaşanan krizlerin temelinde toplumun kendisi için düşünce üretememesi, siyaset yapamaması, kendi sorunları için çözüm üretememesi kısacası ahlaki ve politik olmaktan uzak düşmesi ile ifade edilebilir. Bu temelde ahlaki-politik toplumun temelleri demokratik siyaset ile döşenebilir. Bu nedenle günümüzde en fazla üzerinde durmamız gereken konuların başında demokratik siyaset geliyor.
Toplum, devleti sınırladıkça ve kendisini örgütledikçe ahlaki ve politik özelliklerini yeniden kazanır. Günümüz için ivedi olan, geliştirilmek durumunda olan da budur. Toplum örgütlendikçe ve kendi kararlarını alabilir duruma geldikçe birey ve toplum özne haline gelmektedir. Özneleşen birey, toplum, gruplar birbirini karşılıklı geliştirerek demokratik toplumu inşa edebilir. Edilgen, şikâyetçi, havale eden, çözümsüz kalan, dışarıdan çözüm bekleyen tarz aşıldıkça özneleşme, yaratıcı, aktif, çözüm üreten bir yaklaşım da gelişmektedir. Siyasette yaratıcılık, toplumsal çıkarlar esas alınıp toplum aktif katılım sergilediğinde gelişebilecek bir durumdur. Toplumdan uzak, elit, sözün pratikleşmediği bir siyaset, kuşkusuz yaratıcılıktan uzak, soğuk ve ölü bir egemen siyaset tarzıdır. Dolayısıyla özgür ve demokratik bir toplumun siyaset biçimi olamayacağı gibi çözüm üreten bir tarz da olamaz ve aşılmaktan kurtulamaz. Bu açıdan siyaset ve demokrasi kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır. Abdullah Öcalan, “Eğer özgürlük politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de bu alanda politikanın icra tarzıdır. Özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar. Ahlaka özgürlük, politika ve demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz.” demektedir.
Özelde günümüz açısından ele aldığımızda sistemsel bir krizin yaşandığını ve sorunlara çözüm üretilemediğini görüyoruz. Yaşanan bir sorundan ziyade sistemsel bir kriz durumudur. Bir yandan devlet, diğer yandan devletçi toplum, krizi derinliğine yaşamaktadır. Buna karşın sorunların dayanılamaz düzeye gelmesi sonucunda çözüm arayışları gelişmektedir. Dünya ölçeğinde artık demokrasi ve özgürlük isteyenlerin kendilerini örgütlediğini ve üçüncü bir alan olarak ortaya çıktığını görmekteyiz. Sorunların şiddet ve zorla çözülemeyeceği, diyalog ve tartışmayla yani demokratik yöntemlerle çözülebileceği gün geçtikçe daha fazla anlaşılmakta, demokrasinin önemi açığa çıkmaktadır. Günümüz savaşlarına, şiddet araçlarına, soykırım uygulamalarına, nükleer savaş teknolojilerine karşı insanlığın kendisini savunabileceği yol demokratik siyaset olarak anlaşılmak durumundadır.
Bu nedenle sorunlar derinleştikçe çözüm de kendisini tüm şiddetiyle dayatmaktadır. Bir yandan siyasetin demokratikleştirilmesi, diğer yandan demokratik siyasetin işlevsel kılınması her zamankinden daha fazla dinamizm, yoğunlaşma, düşünce üretme, proje geliştirme ve pratik politika gerektirmektedir. Kendi kurum ve kanallarını geliştirerek çözümün merkezi olmayı, uygulamayı gerektirmektedir. Siyasetin toplum dışında geliştirdiği organları, rolü ve kuralları artık aşılmaya başlanmıştır. Donuk ve çözüm üretmeyen bu tarz artık işlevselliğini yitirmiştir. Bu nedenle Abdullah Öcalan demokratik siyaseti ‘24 saat işleyen bir mekanizma’ olarak tarif etmiştir.
Siyasetimizi sosyal bilime dayandırıyoruz
Demokratik siyaseti ele alırken politikamızı sosyal bilime dayandırmamız, zihniyetimizi bu temelde inşa etmemiz gerekmektedir. Ahlak, politika, bilim kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır. Bilim, sorunlara çözüm üreten temel zihniyet biçimidir. Önümüzde duran devasa sorunlar bize şunu göstermektedir: bilim iktidarın tekelinde olup toplumun hizmetinde olmadığından kriz yaşamaktadır. Öncelikle bunun üzerinde durmak ve sosyal bilimimizi geliştirmek durumundayız. Öncelikli ihtiyacımız, toplumun hizmetinde, toplumsal çıkarları esas alan bir sosyal bilim geliştirmektir.
Değişim-dönüşüm öncelikle zihniyet alanında gerçekleşmek durumundadır. Paradigmamız olan demokratik, ekolojik, kadın özgürlüğüne dayalı bir zihniyet yapılanmasını geliştirmek için bilimimizi de bu temelde inşa etmek durumundayız. Günümüz krizinin yaşandığı alanlar en temelde bunlardır ve çözüm beklemektedir. Sorun çözme kabiliyeti; genel çerçeveden tüm resme bakıp, sorunları doğru tespit ederek doğru yol ve yöntemlerle, yerinde ve zamanında çözümü geliştirmekle olur. Bunun için de sistem sınırlarını aşan doğru bir zihniyet ile yaklaşmak çok önemlidir. Dolayısıyla demokratik siyasetin alanı sadece tartışıp karar almak ve uygulamak değil, doğru ve yerinde kararlar alıp uygulamaktır. Çoğu zaman çok tartışılıp kararlar alınır, uygulanabilir de olabilir, fakat ne kadar çözüm üretir? Bunu da göz önünde bulundurmak önemlidir. Tarihten günümüze bunun pratikleri de çokça yaşanmıştır. Çok tartışıp yerinde olmayan kararlar alıp uygulamak bazen ters sonuçlar da verebilir. Bunun için doğru bir paradigmaya, zihniyet dünyasına, çağ bakışına dayanmak ve bu temelde zihniyet dünyasını inşa ederek yaklaşım belirlemek, siyaset yapmak önemli olmaktadır.
Biz siyasetimizi sosyal bilime dayandırıyoruz. Bu temelde toplumsal yapılanmamızı demokratik, ekolojik ve kadın özgürlüğünü temel alarak inşa ediyoruz. Abdullah Öcalan sosyal bilim için “Sosyal bilimin en kapsamlı genellemesi olarak felsefe, toplumun özgürlük bilinci olarak ahlak ve dönüştürme iradesi olarak politika üçlüsünün ortak ifadesi demokratik sosyalizm olmaktadır.” demektedir. Bizim esas aldığımız anlayış ve yaklaşım da bu temeldedir.
21.yy. çağ gerçekliğinden duruma baktığımızda her alanda demokrasi, insan hakları, kadın özgürlüğünden çokça bahsedildiğini görmekteyiz. Hemen her kesim bu değerlerden bahsetmektedir. Demokrasi, toplumun işlerlik kazandığı ve kendisini ifade ettiği bir sistem olmaktadır. Dolayısıyla gerçekten özgürlük, eşitlik ve adalet isteyen partilerin, kesimlerin kendilerini buna göre örgütlemeleri ve programlarını bu şekilde hazırlamaları gerekmektedir.
Ulus-devletlerin aşıldığı, yeni bir sistemin oluşturulmaya çalışıldığı konjonktürde devletçi zihniyetin, kapitalist sistem tarafından daha fazla derinleştirilmek istendiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil toplum içerisinde arayışların oluştuğu ve kendisini örgütlemeye çalıştığı da görülmektedir. Toplumun güvenliğini, özgürlüğünü, eşitlik ve adaleti esas almayan devlet siyaseti artık aşılmak durumundadır. Bunu aştıracak olan da demokratik siyasettir.
Kürdistan’da toplumun kendisini yönetmemesi için her yol deneniyor
Kürdistan’da toplumsal gelişimi dumura uğratan, toplumun siyaset organlarından uzaklaştırılması, suç olarak görülmesi, sonuç itibariyle de özyönetimden mahrum bırakılmasıdır. Kürdistan’da toplumun kendisini yönetmemesi için her yol denenmektedir. Günümüzde bu, kayyım siyaseti ile yapılmaktadır. Son derece ideolojik olan bu yaklaşımın altında toplumun sürekli devlete muhtaç bırakılması ve kendi kendisini yani demokrasi ilkesini işletmesini engelleme vardır. Bu anlamda her zaman sistemin haksız, hukuksuz yaklaşımları karşısında en fazla mağdur olan kesim Kürtler olmuştur. Kürtler bu güç dengesizliğini özgürlük, eşitlik ve adalet temelinde aşabilecektir. Bunun için devlet ve iktidar odaklı olmayan, toplumun temel ihtiyaçlarını, taleplerini esas alan, tüm toplumun dahil olduğu yapılanmalarını oluşturmak, siyasi partiler geliştirmek önemli olmaktadır. İktidarı hedefleyen, devlet çıkarlarını esas alan, toplumun üstünde, çok konuşup pratik politika üretmeyen günümüz siyasi partilerinin aşılması elzem olmuştur.
Abdullah Öcalan “toplumsal politikanın en somut hali demokratik siyasettir” demektedir. Siyasette özneleşme, temel ihtiyaçlarını belirleme, bunun tartışmasını yürütme ve hayata geçirme ile demokratik siyaset, toplumu politik kılabilecektir. Güvenlikten ekonomiye, işsizlikten barınmaya, eğitim ve sağlığa kadar tüm ihtiyaçlar üzerine tartışıp, çözümün üretilmesi demokratik siyaset ile olabilir. Dışardan beklemeden, farklı güçlerden medet ummadan toplumun tartışıp karar altına aldığı tüm hususları yine toplumun kendisini uygulamada da sorumlu gördüğü bir alan olduğunu belirtebiliriz.
Önderliğimiz toplumu aklın en fazla yoğunlaştığı alanolarak ele almaktadır. Dolayısıyla toplum ahlaki ve politik özelliklerini geliştirdikçe demokratik siyaset alanında daha fazla rol sahibi olup özgürleşmeye daha fazla alan açabilecektir. Yapılan işler toplumun kendi işleri olduğundan angarya olarak değil büyük bir istekle yapılacaktır. Devletin toplumu güçsüz ve savunmasız bıraktığı alan bu olduğundan buradan işe başlamak en doğrusu olmaktadır. Şunu unutmamalıyız ki kendisi hakkında karar alamayan bir toplum toplumsal özelliklerini yitirmiş, her şeyi dışardan bekleyen, çaresiz bir duruma düşmüş demektir. Bunun en iyi ifadesi de sömürgeleşmiş toplumdur. Sömürgelerde hiçbir zaman toplumun kendine çare olacağı, kendi sorunlarını veya ihtiyaçlarını kendisinin karşılayacağı düşünülmez. Egemenler en fazla da bu noktada toplumu kendilerine bağlamayı temel siyasetleri olarak belirlerler. Örneğin insanların ellerinden topraklarını alarak yersiz yurtsuz bıraktıktan sonra işsiz ve aç bırakarak kendine muhtaç etme temel siyasetleridir. Tarihten günümüze özü değişmeden bu şekilde gelmiştir.
Kürdistan’da 90’lı yıllarda köyler yakıldıktan, Kürtler Türkiye metropollerinin varoşlarında toplandıktan sonra insanlara kartlarla yiyecek dağıtılması, acınılması, insanların bu ‘yardım paketlerini’ almak için sıralara dizilmesi hala zihinlerimizde canlıdır. İnsanların çaresiz duruma düşürülmesi, her şeyi devletten bekleyen, nesne durumuna gelmesi kuşkusuz insanlıktan da düşmedir. Bu kendine yabancılaşmanın vardığı en üst aşamadır. Dolayısıyla Kürdistan’da demokratik siyasetin işlerlik kazanması toplumsal dönüşümde, devletin dönüşümünde çok büyük önem taşımaktadır. Devlet odaklı değil, toplum odaklı düşünme, rant ve despotizm değil demokrasi ilkesinin işletilmesi çok önemli olmaktadır. Siyaseti bir kandırma ve bastırma aracı olarak değil demokratik toplum amaçlı ve bu eksende demokratik siyaset yapmak, bu yabancılaşmayı aştıracak, toplumu siyasetten uzaklaştıran değil tersine siyasetin öznesi haline getirebilecektir.
Rastgele, hassasiyet ve duyarlılıktan uzak, dinamik ve yaratıcı olmayan, üretken olmayan, çok tartışıp az uygulayan, boşluk bırakan bir tarz başarı getirmeyeceği gibi kaybetmenin kapılarını ardına kadar açacaktır. Hayatın çok renkliliğini görmek toplumsal sorunlarda çözümün rengini bulmaya yol açacaktır. Kendini soyutlamadan kendini sorunun içinde görerek siyaset yapmak sorunları hal yoluna koyacaktır.
Demokratik siyaset günümüzde vazgeçilmez bir önem kazanmaktadır. Toplumun kendisini örgütlediği koşullar altında ortaya çıkan süreç zaten demokratik siyaset olmaktadır. Abdullah Öcalan “Demokratik siyasetin temel görevi ahlaki-politik toplumu özgür temelde kendi işlevine kavuşturmaktır” diyor. Yani demokratik siyaset bir sanat gibi toplumu işlevsel kılmaktan sorumludur.
Bir diğer husus olarak da “ahlaki ve politik toplum kapsamındaki aynı veya benzer dil ve kültür gruplarının demokratik siyaset temelinde demokratik topluma dönüştürülmesiyle gerçekleştirilir. Tüm kabileler, aşiretler ve kavimler, hatta aileler ahlaki ve politik toplum birimi olarak uluslaşmada yer alırlar. Kendi lehçe ve kültür zenginliklerini bu ulusa aktarırlar. Yeni ulusta kesinlikle bir etnik grubun, mezhebin, inancın, ideolojinin tek başına egemenliğe damgasını vurmasına yer yoktur. En zengin sentez gönüllüce gerçekleştirilenidir. Hatta birçok farklı dil ve kültür grubu bile aynı demokratik siyaset aracılığıyla demokratik toplumlar olarak ulusların ortak üst birimi halinde, ulusların ulusu kimliği altında yaşayabilir.” biçiminde ifade etmektedir. Bu tarza demokratik ulus demek de mümkündür.
Siyasetin demokratikleştirilmesi ile demokratik siyaset aynı değildir. Siyasetin demokratikleştirilmesi siyasetin dönüştürülmesini, rant, çıkar, tekel olmaktan çıkarmayı ifade eder. Demokratik siyaset ise toplumun ahlaki politik özelliklerine kavuşturulmasını, kadın özgürlüğü temelinde toplumun özneleşmesi üzerinden kendini var eder. Hâkim siyasette hangi kesim inkâr ve ret ediliyorsa siyasetin demokratikleştirilmesinde özne o olmak durumundadır. Eşitlik ve özgürlük ancak bu temelde inşa edilebilir. Özgürlüğün ve eşitliğin olduğu yerde efendi ve kölelere yer yoktur. Zulüm ve baskıya yer yoktur, dolayısıyla ezileni esas almak demokratik siyasetin özünde vardır. Dikkat edelim yeni oluşturulan bir parti veya kurum olduğunda ilk bakılan programında neye yer verdiği, ne için çalışacağıdır. Örneğin Türkiye’de bir parti kurulduğunda ilk baktığımız husus Kürt sorununa yaklaşımıdır. Başarı iddiasıyla gelen birçok parti kaybetti nedeni ise yukarıda ifade ettiğimiz gerçek sorunla ilgilenmeyip devlet çıkarlarını esas almasından dolayıdır. Zihniyetin kendisi iktidarcı olduğundan, toplumu nesneleştirmeyi esas aldığından toplumsal sorunları görmezden gelmek, yeri geldiğinde yok saymak egemen partilerin temel karakteridir.
Günümüzde iktidarın toplumun en ince gözeneklerine kadar sızdığı, toplumu nefes alamaz hale getirdiği, kendisine yabancılaştırdığı, hayati çıkarları hakkında karar alamaz duruma getirdiği ve bunu günlük yaptığı bombardımanlarla daha da ağırlaştırdığı görülmektedir. Mevcut duruma karşı demokratik siyasetin adeta dört elle, büyük düşünce ve yaratıcılıkla görevini yerine getirmesi gerekmektedir. Kürdistan’da gençlerin devlet tuzağına düşürülmesi, her gün genç kadınların devlet-polis eliyle katledilmesi ve bazılarının cenazesinin dahi bulunamaması, işsizlik, göç, topraktan, emekten uzaklaşma, çocukların eğitiminin devlete bırakılması, öz yönetimini ve öz savunmasını yapamama vs. her yönüyle kendini devletin insafına bırakan bu durum demokratik siyasetin işlevsel olmasıyla aşılabilecek bir durumdur.
Toplum ahlaki ve politik oldukça demokratik siyaset işlevsel olur
Unutmamalıyız ki toplumun yaşı devletin yaşından çok daha fazladır. Devlet yokken toplum kendi sorunları üzerinde durup, ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Toplum ahlaki ve politik olduğu oranda demokratik siyaset işlevsel oluyor, bunu insanlığın gelişiminden anlamak mümkündür. Yani düşünce oluştuğu anda siyaset de başlıyor. Toplum varsa ahlak ve siyaset vardır. Bu nedenle siyaset toplumun işidir. Çünkü toplum kendi ihtiyaçlarını karşılamak için düşünüyor ve yapıyor. Dolayısıyla toplum var oldukça siyaset de var olacak bir olgudur.
İktidar, topluma ait ne varsa elinden aldı, topluma ait ne varsa almak için çalıştı. En temel işi olan siyaseti elinden aldı. İktidar kendisini toplumun yerine koydu. Topluma ait olan olguları tanımsızlaştırdı ve muğlaklaştırdı. Günümüzde bile toplumun hayati çıkarlarını ilgilendiren alanlarda toplum yoktur ve bu alanları ifade eden kavramlar tanımsızlaştırılmıştır. Örneğin demokrasi, siyaset, ekonomi, uygarlık vb. topluma ait olgular olmasına rağmen toplum bunlardan kaçmaktadır. Toplum kendine ait olanı iktidara kaptırdıkça zayıflamakta ve devlet tarafından ele geçirilmektedir. Ahlak toplumun hafızası ve vicdanıdır fakat Sümerlerden beri bu, toplumun elinden alınarak toplum zayıflatılmaktadır. Ahlak yerine hukuk yerleştirilerek toplum devlete bağlanmaktadır. Toplumu zayıf düşüren kanunlar yapılarak tamamen güçten düşürülmektedir. Kanunlar toplumu değil devleti korumak için yapılmaktadır. Günümüzde en ağır suç düşünce suçudur. Şimdi bile binlerce insan zindanlarda özgürlük istediği için tutsak edilmektedir. Siyasetle işimiz olmaz denilmektedir. Hem devletin zihinlerde oluşturduğu siyaset=yalan hem de siyasetle ilgilenen insanların en ağır cezalara çarptırılmasından yani siyasetin suç olarak görülmesinden dolayı insanlar siyasetten uzak durmaktadır. Kısacası zihniyet ele geçirildikçe toplum savunmasız bırakılmaktadır.
Ulus-devlet ile birlikte egemenlik toplumun içine taşınmış, toplum devletleştirilmiştir. Bu sınırlar içerisinde oluşan düşünceler sistemin etkisiyle çıkıyor. Liberal, egemen, muhafazakâr vb. bu şekilde siyaset daha fazla muğlaklaştırılıp tanımsızlaştırılıyor. Ulus-devletle beraber düşünme yasaklanıyor. Her şey devlet eksen alınarak yaklaşılıyor. Devlet olmazsa yaşam, toplum var olamaz yalanına herkesi inandırmıştır. Bu şekilde toplumun yerini devlet almıştır. Ulus-devlet kendini toplumun yerine koyarak sadece bazı bireyler siyaset yapabilir, konuşabilir o da iktidar ve devleti korumak için anlayışını egemen kılmıştır. Devletin gerçekliğini ifade edenler zindanlara atılma, öldürülmeyle korkutulmaktadır. Böylesi bir anlayış ulus-devlet ile beraber çok daha fazla derinleştirilmiştir.
Yine siyaseti sınıfsal yaklaşımlarla ele almak doğru bir anlayış değildir. Abdullah Öcalan “ulus kimliği bir toplumun kimliği olmaktan çıkıp da bir sınıfın kimliği haline gelince, artık toplum kendisi için değil o sınıfın çıkarları için yaşamak zorunda kalmıştır. En yalın ifadeyle toplumsal kimlik ele geçirilerek, toplum eliyle topluma karşı bir toplum kırım gerçekleştirilmiştir.” demektedir. Bu toplum kırım ve parçalanma hâkim siyasetin bir ürünüdür. Bununla beraber farklı içerik ve niteliklerle her kesim kendine özgü bir siyaset tarzı benimsemiş ve geliştirmiştir. Yine, “zihniyeti, yöntemleri ve araçlarını güçlü, ikna edici biçimde oluşturan hâkim siyasal akımlar ağırlıkla iktidarı/devleti ele geçirmeye odaklanırken; devletçi uygarlığın dışında kalan kesimler ise iktidardan ve devletten uzak, demokratik siyasetleri temelinde toplumsallıklarını sürdürmeyi esas almışlardır.” demektedir. Yani her ne kadar güçlü bir devlet eğilimi olsa da halkların, toplumların sınıflaşmaya, devletleşmeye, iktidara, sömürüye, köleliğe karşı direnişi tarihin her kesitinde var olmuştur. Çünkü toplumun özünde özgürlük vardır, köleliğe karşı direnişi bu nedenle çok güçlüdür. Bu nedenle özgürlük için yola çıkanların esas alacağı iktidar, sınıflaşma olamaz. Bu anlamda demokratik siyaset dışında özgürlük ve eşitliğe başka yollardan ulaşmak mümkün değildir.
Siyaset somut olduğu için toplumu geliştiriyor, devletinki siyaset olmadığı için tıkatıyor. Demokratik siyaseti burada bir kez daha tanımlamak gerekiyor. Abdullah Öcalan“yürütülen toplum ve doğa kırımına karşı toplumun öz niteliklerini yeniden kazandıran, toplumun kendisi için siyaset yürütebileceği; bunun bilinç, örgütlülük ve tartışma düzeyini yine işlerlik kazanabileceği alanları açığa çıkaran siyaset çalışmasına demokratik siyaset diyebiliriz.” demektedir. Demokratik siyasetin alanı bu şekilde belirlenmiş oluyor. Demokratik siyasetin özelliklerine ilişkin ise “demokratik siyasetin yetkin kadro, medya, parti örgütlenmeleri, sivil toplum örgütleri, sürekli toplum eğitim çalışmaları ve propaganda gerektirdiği asla göz ardı edilemez. Toplumun tüm farklılıklarına saygılı yaklaşım, farklılık temelinde eşitlik ve uzlaşı gereği, tartışma üslubu kadar içeriği, siyasi cesaret, ahlaki öncelik, konulara ‘hâkimiyet’, tarih ve güncellik bilinci, bütünsel bilimsel yaklaşım, sonuç almada ve başarılı olmada demokratik siyasetin gerekli özellikleri olarak sıralanabilir.” şeklinde ifade etmektedir.
Demokratik siyaset özgürlük meydanıdır, sürekli genişliyor
Demokratik siyasetin en temel özelliği devletçi olmayıp toplumsal özgürlüğü esas almasıdır. İktidarı değil demokrasiyi esas alması ve kadın özgürlüğüne dayanmasıdır. Toplumsal kültürde olan farklılıkları göz önünde bulundurarak örgütlülüğünü bunun üzerinden oluşturmasıdır. Kapitalist sisteme alternatif olan demokratik modernite bu bütünlükler temelinde inşa edilebilir. Günümüzün ekmek, hava ve su kadar ihtiyaç duyduğu ise demokratik siyasetin işletilmesidir.
Demokratik siyaset özgürlük meydanıdır, sürekli genişliyor. Toplum kendi ihtiyaçları üzerinde düşünüp kendi çözümünü ürettikçe alanı genişler. Demokratik siyaset günlük tüm ihtiyaçları tespit edip uygular. Demokratik siyasetin bir diğer özelliği de hükmetmeye dayanmayıp yönetmesidir. Öz yönetimdir. Yaşamın her alanında karar sahibi olup uygulama gücüne sahip olan toplumlar kendilerini yönetebilir. Örneğin Rojava’da yaşanan süreci bu şekilde ele alabiliriz. Tişrin Barajı’nda yaşanan direniş bunun en somut ifadesidir. Kararını alıp uygulayan halkın kendisidir. Toplumun dahil olmadığı hiçbir projenin bu anlamda başarı şansı yoktur. Bunu tersten de anlamamak gerekir. Toplumun dahil olduğu her şey başarıyla da sonuçlanmayabilir. Egemen güçlerin daha güçlü olduğu zamanlar da olabilir. Toplum bazen yerinde olmayan, toplumun çıkarına olduğunu düşündüğü fakat onu sömürge toplum olmaya sürükleyen kararlar da alabilir. Bunun için Kızılderili toplum örneği çok yerindedir. Fakat her şeye rağmen önemli olan doğru olandan, ahlaki olandan vazgeçmemektir. Bunun için ahlaki ve politik toplum gerçekliğine sürekli vurgu yapmak durumunda kalıyoruz.
Demokratik siyasetin önemli bir özelliği de farklı düşünceleri bir araya getirmesi ve bunları sentezlemesidir. Bizim de kendimiz için esas aldığımız üçüncü çizgi siyasetinin, yani demokratik toplumun çıkarlarını esas alan siyasetin geliştirilmesidir. En somut örnek olan Rojava pratiğinde şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki üçüncü çizgi esas alındığında başarılı bir tarz açığa çıkmıştır. Tüm kesimlerin dahil olduğu, farklılıkların bir araya geldiği ve her kesimin kendisini ifade edebileceği bir ortamın bulunması, kadınlardan gençlere, farklı inanç ve uluslardan olan tüm kesimlerin kendilerini ifade ettiği, kimliklerini rahatça savunabildikleri bir yaşam alanı oluşmuş durumdadır. Dolayısıyla demokratik siyaset geliştikçe toplum iradesi, karar alma gücü ve iradesi gelişir. Pratikte yaşanan da bu olmaktadır.
Şimdiye kadar ifade ettiğimiz gibi toplumu ve siyaseti birbirinden ayrı ele alamayız. Abdullah Öcalan meclissiz demokrasiyi mabetsiz dine benzetmektedir. Tarihin her kesitinde meclisler toplumsal sorunların tartışıldığı, karar altına alındığı mekanlar olmuştur. Bu mekanlar sadece tartışmanın değil aynı zamanda çözümün geliştirildiği mekanlardır. Toplum olmadan demokrasi nasıl olmazsa meclissiz demokratik toplum da olamaz. Belediyeler günümüzün en kapsamlı halk meclisleridir. Belediyeler, demokratik toplumun zemininin güçlendirileceği en önemli mekanlar konumundadır. Bu nedenle belediyeler aynı zamanda öz yönetimin de temelidir. Dolayısıyla belediyeleri geliştirmek, sahip çıkmak, halkın kendine ait gördüğü mekanlara çevirmek demokratik siyasetin önde gelen güncel görevidir.
Devlet siyasetinin baskı, tahakküm ve zora dayanan yaklaşımı karşısında kuşkusuz öz savunma önemli bir yer tutmaktadır. Demokratik siyaset bu nedenle öz savunmadan ayrı ele alınamaz. Unutmamalıyız ki örgütlü toplum egemen sisteme karşı durabilir, mücadele edebilir. Ulus-devlet karşısında en etkili silah örgütlü olmaktır. Abdullah Öcalan 90’lı yılların başında bizler için “sizin en temel sorununuz siyaset ve örgütlenmedir” demişti. Bu nedenle örgütlülüğü dağıtılmış bir toplumun ilk başta üzerinde durması gereken konu örgütlenme ve kendi hayati çıkarlarını tartışıp uygulamak ve bunu savunma iradesini kendisinde oluşturmaktır. İktidarın toplum varlığına, özgürlüğüne, demokratik yapısına yaptığı saldırılar karşısında çözümü geliştirip kendisini koruması öz savunma ile gerçekleştirilebilir. Örneğin özel savaşa karşı bilinçlenme faaliyetlerini geliştirme ve toplumsal örgütlenmeyi büyütme en büyük öz savunma faaliyetidir.
Demokratik siyaset ulus-devlete alternatif olabilir
Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişimlere baktığımızda toplumun iktidara karşı her zaman direndiğini görmekteyiz. Yaşanan değişimler devletin değil toplumun direnişi sayesinde olmaktadır. Toplum eskiyi kabul etmeyip direnişe geçtiğinde değişim başlamaktadır. Yani değişim kendiliğinden olmamaktadır veya devletler oturdukları yerden değişimi istedikleri gibi yapamamaktadır. Örneğin 2010 yılında gelişen halklar baharı Ortadoğu’da değişimin fitilini yakmıştır. Toplum kendisini demokratik siyaset temelinde örgütledikçe başarı şansı yükselmektedir. Devlet eksenli yaklaştığında eski düzen kendisini farklı bir biçimde sürdürmeye devam etmektedir. 2010 halklar baharı bunun için çok iyi bir örnektir. Her şeye rağmen şimdi mücadele daha da güçlüdür. Ulus-devletler artık yeniliyor. Kuşkusuz bu halkların mücadelesinin sonucudur. Demokratik siyasetin hayati önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Bir toplum özgür olmak istiyorsa iktidara karşı savaşmalıdır. Direnmelidir, mücadele etmelidir. Örgütlenmeyen toplum mücadele edemez. Abdullah Öcalan“demokratik toplumu inşa çalışmaları tüm faaliyetlerimizin esasını oluşturur. Demokratik siyaset ise bütün ulusal, toplumsal, kültürel, sosyal sorunların çözümünde en temel alandır. Bu gelişim diyalektiğinin çerçevesi ve dayanağı özgürlük sosyolojisidir. Bu olgu sadece Kürt sorununu çözme değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun demokratik modernitesine de büyük imkân ve olanaklar sunacaktır. Bu anlamda iddia edebiliriz ki Kürtler çelişki ve çatışmalar içinde kıvranan Ortadoğu’nun şansıdır.” şeklinde ifade etmektedir.
Kapitalist sistem sadece ulus-devlet boyutunda değil zihinsel, yaşam tarzı ve oluşturduğu değerler boyutunda kriz yaşamaktadır. Bu anlamda yaşanan paradigmasal bir krizdir. Toplum içerisinde gelişen arayışlara cevap üretememekte, yeni değerler oluşturamamaktadır. Rojava pratiğinde zayıf da olsa pratikleşen alternatif paradigmamız tüm kesimlere ilham olmaktadır. Tarihin devindirici güçlerinden olan Kürtler buna öncülük yapmaktadırlar. Demokratik siyaset ulus-devlete alternatif olabilir. Ulus-devletin katı, düz, dogmatik, bürokratik idare tarzına karşılık, demokratik siyaset tüm farklılıkları eşitlik temelinde bir araya getirerek kendi yönetim tarzını oluşturur. Bu ilişkiler kuşkusuz demokratik ilişki ve ittifaklarla sağlanır. Büyük-küçük, etkili-etkisiz demeden tüm kesimlerin bir araya gelerek kendilerini örgütlemesiyle oluşturulur. Çağımızda artık çok farklı kesimler çok rahat ilişki ve diyaloglar geliştirerek bir araya gelebilmektedirler. Sorunlar ağırlaştıkça çözüm de kendisini daha fazla dayatmaktadır. Bu nedenle arayışlar daha fazla gelişmekte, ilişki ve ittifaklar da daha fazla görünür olmaktadır. Dolayısıyla çağın dilini anlayan, çözümünü geliştiren, pratiğe geçiren yani demokratik siyaseti geliştiren etkili olmaktadır.
Toplum kendisini kadın ve gençlik öncülüğünde örgütleyebilir. Abdullah Öcalan en son İmralı’dan gönderdiği mesajda gençlere toplumu örgütleme görevini verdi. Hem kendilerini örgütlemeyi hem de toplumu örgütlemeleri gerektiğini ifade etti. Kadın ve gençlik toplum içerisinde özgürlük eğilimi en yüksek kesimdir. En fazla ezilen olduğu için özgürlük eğilimi de buna mukabil çok yüksektir. Dolayısıyla kendi sorunlarına çözüm üreterek toplumsal gelişmeyi en ileri aşamaya taşıracak olan da kadın ve gençlik olmaktadır.
Kadının tarihsel temeli olduğu için karar süreçlerinde rol üstlenecek olan öncü güçtür. Kadının doğaya yakınlığı, esnek zekâsı, toplumsal kültürü, ana olmaktan kaynaklı sorumluluk duygusu onu bu sürecin öncüsü konumuna getirmektedir. Sistem, kadının bu özelliklerini negatif ele alarak kadın için bir zayıflık gibi göstermektedir, bunun tersine bu özellikleri toplumsal gelişmenin temeline oturtmak en doğru yaklaşımdır. Zaten bu özelliklerinden dolayı kadın öncülüğünde neolitikte büyük bir devrim yaşandı ve hala o değerler üzerinden yaşıyoruz. Dolayısıyla kadın gerçekliğinin ele alınması ve özgürlüğü sorunu kurtuluşun da anahtarıdır. Abdullah Öcalan’nın ifade ettiği gibi “toplumun özgürlük düzeyi kadının özgürlük düzeyiyle bağlantılıdır.” Kadın olmadan demokratik siyasetin yürütülemeyeceği her geçen gün daha fazla anlaşılmaktadır. Özgürlük ve eşitlik isteyenlerin başında kadınlar geldiği gibi, kadın özgürlüğünü temel almayan hiçbir çıkışında başarı şansı olmadığı mevcut durumda anlaşılmaktadır. Demokratik siyasette sadece kadın özgürlüğünü isteme değil kadının öncü olduğu ve kadın özgürlüğünün bir programa kavuşturulması temel alınmak durumundadır. Bununla beraber demokratik siyasetin temel ölçüsü kadın özgürlüğü ve kadın-erkek eşitliğidir.
Abdullah Öcalan “demokratik siyasetimiz, çifte sömürüyle her türlü zulme maruz kalan kadın özgürleşmeden, toplum ve erkeğin de özgürleşmeyeceğine inanır. Bu perspektifle kadın öncülüğü ve özgürlüğünü esas alır.” biçimde formüle etmiştir. Kadını demokratik inşa sürecinin temel dinamik gücü olarak görür. Özelde Kürt kadınının aktif siyasete katılımı, düşünce üretmesi, toplumsal sorunların çözümünde rol alması, görünür olması, özneleşmesi demokratik toplum inşasına, demokratik siyasete yön veren ve ruh katan bir düzeyi geliştirmiştir.
Abdullah Öcalan’ın şu belirlemesiyle son noktayı koyalım “…bir topluma yapılabilecek en büyük iyilik, onu politik toplum seviyesine yükseltmektir. Daha da iyisi, onu demokratik siyasetin yirmi dört saat çalıştığı sürekli ve yapısal bir demokrasiye kavuşturmaktır. Kendini demokratikleştirmeyen bir partinin toplumu demokratikleştirmesi düşünülemez.
“Devlet siyasi toplumun yadsınması temelinde gerçekleşirken, demokrasinin gerçekleşmesi siyasi toplumun varlığını gerektirir. Siyasi toplum ise özgürlüğünü gerçekleştiren toplumdur.
“Siyaset olgusu toplumun kendi hayati çıkarları konusunda düşünce, karar ve eylem gücü kazanmasıdır. Siyasileşmeyen toplumların kendi kaderlerini tayin etmeleri mümkün olmadığı gibi, kendilerini demokratikleştirmeleri de gerçekleşemez.”