data-nosnippet

Varlık, Doğal Denge ve İnsanın Toplumsal Özü

Doğada her şey canlıdır, cansız olarak nitelendirilen herhangi bir varlığın kendini ispatlama ya da görünür kılma gibi bir kaygısı olmaz. Çünkü bu istenç akıldan ziyade bilinçle ilgilidir. Her hücrenin, her parçacığın ve her şeyin kendine göre bir aklı vardır, ama anlamı oluşturan bilinç olmadı mı akıl sadece bir döngü içinde uyumlu devinimini sürdürür. O nedenle “herhangi bir şeyin” iradi bir varlık olması söz konusu değildir; vardır, adı konulur, fonksiyonu belirlenir ve değerlendirilir, o kadar! Onun ötesinde, varlığın yok olma durumu söz konusu olduğunda yıkım gerçekleşir. Eğer yıkım olmamışsa dönüşüm olmuştur ve bu dönüşüm, beraberinde yeni bir durumu, yeni bir yapılanmayı ortaya çıkarmıştır.

Örneğin gün geçtikçe harap edilen dünyamızda var olan element yapısı, bunların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yeni biçimler ve bunların uyumu bir yaşam alanı yarattığı için bu kadar farklılık ortaya çıkmıştır. Böyle bir uyum olmasaydı yaşam da olmazdı. “Harap edilen dünyamız” diyoruz; çünkü var olan element, bileşik ya da biyolojik yapı dengesine müdahale ederek yaşama imkân sağlayan uyumu bozmakta, bunların oranını artırmakta ya da düşürmekteyiz. Bu da dengeyi altüst etmektedir. Bunu şöyle de izah edebiliriz: Oksijen atomuna sürekli olarak müdahale edilerek bu atom bozunuma uğratılır ve yeni bir atomik yapı ortaya çıkarılarak ortada oksijen atomu bırakılmazsa herhalde yaşam da kalmazdı. Çünkü sürekli olarak müdahale edip bozunuma uğratmak ve sürekli olarak başka bir şeye dönüştürmek, oluşmuş yaşam dengesini ortadan kaldırır.  O zaman su olmaz, dolayısıyla hayat da kalmazdı. Tabii ki bu, bir bilinç ekseninde olmadığı için oksijen elementinin kendisi için bir sorun olmaz, ama insan ve tüm diğer canlılar, varlıklar için bir yıkım olurdu. Yeni bir kaos, yeni bir oluşum ve bileşim ile onun ortaya çıkaracağı yeni durumlar meydana gelir ki, onun da uzay zamanda ne olacağı tümden kestirilemez.

Yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bildiğimiz anlamda herhangi bir canlı ya direniş hâlinde olur ya da yeni durumla uyumlu bir biçimde form değiştirir. Ancak söz konusu yok olma tehlikesine maruz kalan varlık, insan ve insanı var kılan toplumsallık olunca trajik sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Çünkü insan anlam veren, anlam yükleyendir. Üzüntü ve sevinci, adaleti ve adaletsizliği, eşitliği ve eşitsizliği, köleliği ve özgürlüğü, baskıyı ve direnişi, kederi ve umudu sonraya taşıyandır. Karmaşık yapısı ve her şeyi bünyesinde barındırmasıyla küçük bir evren hâlidir. Her topluluk da bu küçük evrenin temel elementi ve bileşenidir.

Kapitalist Modernitenin Kırımları ve Ulus-Devlet Hastalığı

Ne yazık ki kapitalist modernite; üç sacayağı olan “kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm” üzerinden kendini sisteme kavuşturunca çok büyük kırımlar gerçekleştirmiştir. Sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı ile daha fazla kâr elde etmek için sermayedarlar daha fazla insan sömürmüş, daha fazla yeri işgal etmiş ve hammadde elde etmek için de doğayı daha fazla fütursuzca kullanmıştır. Kâr elde etme hırsı, daha fazla üretimi; daha fazla üretim ise doğaya zarar verecek tedbirsiz uygulamaları beraberinde getirmiş; bu durum da birinci doğayı büyük risklerle karşı karşıya bırakmıştır. Doğanın yaşamı sürdürebilme kapasitesi, bu endüstriyalist anlayışların sonucu büyük bir risk altındadır.

Diğer yandan konumuz bağlamında değerlendireceğimiz ulus-devlet anlayışı ise yüzlerce kültür, inanç, dil, ulus ve farklılığı yok etmiştir. Egemen uluslar ile bunların içinde eriyen, yok olan ya da soykırıma uğratılan uluslar olmuştur. Her ulusun bir devleti olmalı ya da sadece dil, toprak ve ortak pazar birliğiyle ulus olunur anlayışı ve düşüncesi bu sonucu ortaya çıkarmıştır. “Her ulusa bir devlet olsun” anlayışı zaman içinde kendini yüce ulus, yüce millet, üstün ırk, inanç ve vatan olarak görmüş; kendi dışındakileri de kendisine hizmet etse bile benzeşeceği ve sonuçta egemen olanla aynılaşacağı, yani yok olacağı bir unsur olarak ele almıştır. Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek inanç bu düşüncenin bir ürünüdür.

Bunun sonucu olarak da; şayet dünyayı bir bahçe, her bir halk ve inancı da bir çiçek ya da gül sayarsak, bahçede bulunan çeşitli gül ve çiçeklerin giderek tek tip haline getirilmeye çalışıldığını görürüz. Ulus-devlet anlayışı, her ulusun kendini var kılmak için ille de ulus-devleti benimsemesi ve kurması gerektiğini; birlikte yaşadığı diğer halkları ve inançları da yok etmesi gerektiğini dayatır, yani paradigması bu sonucu ortaya çıkarır. Birilerinin, “illa ki ben herkesin üstünde olayım, benim milletim diğer tüm milletlerin üstünde olsun ve benim dışımda olanlar köleleşsin, onları ortadan kaldırayım” yaklaşımı, bu ulus-devlet zehrinin sonucudur ve bir hastalıktır. Oysa tabiatıyla gelişen, ulus-devletin tekçi anlayışından önceki dönemlerde böyle bir yaklaşım çok fazla bulunmamaktadır. Bu bir durum değildir, ulus-devletçi zihniyetin yansımaları sonucu ortaya çıkan hastalıklardır. Bundan iki yüz yıl öncesine kadar genellikle etnik toplulukların başka etnik toplulukları yok etme ya da kendisine dönüştürme gibi özellikleri, ulus-devletçi zihniyetin ortaya çıkması süreci ve sonrasındaki kadar olmamıştı. Ulus-devletçilikle birlikte yıldızı parlayan ve parlatılan “milletler”in ortaya çıkmasında; yüzlerce milletin maruz kaldığı katliam, kültürel kırım, ekonomik kırım, soykırım, siyasi ve sosyal kırım gerçeğini görmemiz gerekmektedir.

Tarihsel Toplumsallıktan Soykırım Eşiğine Kürt Gerçekliği

Bütün bu gerçeklikleri daha iyi anlamak açısından Kürtlerin tarihsel-toplumsal yapısını anlamak önemli olmaktadır. Tarih bilimi bize ilk toplumsallaşmanın klan tarzında olduğunu söyler. Ardından bir savunma örgütü olarak da görülebilecek olan kabile gelir. Kürdistan’da kan bağına dayalı klan ve kabile dönemi binlerce yıl boyunca temel toplumsal form olarak yaşanmıştır. Kürtlerde hala aileciliğin ve kabileciliğin bu kadar güçlü olmasının tarihsel arka planı budur. Ancak kan bağına dayalı toplumsal örgütlenme olan kabile konfederasyonlarının zirvesi olarak Medya Kabile Konfederasyonunun yıkılmasıyla Kürtler farklı bir tarihi aşamaya geçer.

Zerdeşt kan bağına dayalı kabilecilik yerine, Kürdistan’daki geleneksel kültürden çıkma ideolojisiyle Kürtlerin var olma ve özgürlük sorunlarına çare arar. Yani daraltan kan bağı yerine ideolojiyi koyar. Ama ideolojisinin, Pers iktidar eliti tarafından saray dini haline getirilmesiyle Kürt toplumsallığı içindeki etkisi uzun süreli ve istendik ölçüde olmaz. Sonrası ise Kürtlerin, artık başkalarına ait ideolojiler içinde kendilerine yaşam alanı oluşturmaya çabalaması sürecidir. Gidişat iyi değildir ve bu durum Kürtleri kapitalist modernite koşullarında soykırımın eşiğine getirir. Nitekim son iki yüzyıl Kürtler açısından tam olarak bu anlama gelmektedir.

Günümüzde 60 milyondan fazla Kürt dünyanın dört bir yanında yaşamaktadır. Fakat yarım asır öncesine kadar da Kürtlerin varlığı hiçbir yerde kabul görmemekteydi. Dörde bölünmüş Kürdistan’ın her bir parçasında yaşayan Kürtler, resmi sınırları içinde bulunduğu devlet tarafından yok olmaya mahkûm edilmiş toplum durumundaydı. Yarım asır öncesine kadar, bırakalım Kürtlerin diline ve kimliğine sahip çıkmasını, ortada sahip çıkabilecekleri bir tarihleri bile bırakılmamıştı. Asimilasyon politikaları her alanda buldozer gibi Kürt toplumunun üzerinden geçmiş, Kürtlük adına var olan tüm değerler neredeyse ortadan kaldırılmıştı. Bilinmeyen bir dille konuşan dağlı Kürtler, kara ayak basınca kart kurt sesinden ismini almış dağlı Türkler ve kuyruklu Kürtler vardı! Giyim kuşamından utanan, kendi gerçekliğinden kaçan bir yapı söz konusuydu. Kürtlerin tutunabileceği, araştırıp geliştirebileceği bir tarihsel dayanak, anlayış, veri, bakış açısı ve zihinsel yapı neredeyse ortada bırakılmamıştı. Her parçadaki egemen ulus; Kürtlerin tarihsel, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal zenginliğini eriterek kendine dayanak yapmış; ulus-devletçi zihniyet sonucu varlığını sürdürmeyi, kendinden olmayanı yok etmeye bağlamıştı.

Kürtler üzerinde kurulmuş çark için Önder APO şunları belirtmektedir: “Son iki yüz yıldaki tüm isyanların ağır katliamlarla, sürgünlerle, baskılar ve cezalandırmalarla sonuçlandırılması, ardından Kürdistan coğrafyasında ekonomik çökertme politikasının devreye sokularak Kürtlerin açlığa mahkûm edilmesi, Kürdistan’daki toplumsal dokuyu parçalamış, insanların kendi ailelerini geçindirmekten başka bir şey düşünemez hale gelmelerine neden olmuştur. Kürt halkını bu tablodan kurtarmak, tekrar kendi varlığına, diline, kültürüne sahip çıkmasını sağlamak zorlu bir mücadeleyi gerektirmekteydi. Bugünkü duruma ulaşmak zindandaki direnişlerle, gerillanın kahramanca mücadelesiyle, toplum sathına yayılmış serhildanlarla sağlanabildi.”

Apocu Yaşam Felsefesi ve “Çağdaş Kürt Tarihi”nin Doğuşu

Önder APO’nun geliştirdiği Özgürlük Hareketiyle birlikte Kürt ve Kürdistan tarihi açısından yeni bir gerçeklik ortaya çıkarılmıştır. Zerdeşt’ten sonra Kürt tarihsel toplum geleneğine, öz kültürüne dayanan ve kan bağının ötesine geçen bir Kürt aklını, Kürt ideolojisini geliştirmeyi başarmıştır. Apocu grupla başlayan ve PKK ile ivme kazanan bu süreci Önder APO “Çağdaş Kürt Tarihi” olarak da ifade etmektedir. Çağdaş Kürt Tarihi’ni önceki süreçten ayıran temel özellik, Apocu yaşam felsefesinin teori ve pratiğini birlikte gerçekleştirmesidir. Bir yandan küçük bir grupla başlasa da her yerde örgütlenmesini gerçekleştirmesi, diğer yandan bu örgütlenmesini daha da güçlendirmek için eylem halinde olması ve bu örgütlü gücünü de giderek bir kitleye dönüştürmesidir. Yani ideolojik kimliği ifade eden zihniyetini ortaya koyarak yaşam felsefesini; felsefe ve teorisiyle de örgütlenmesini; örgütlenmesiyle ise eylem gücünü oluşturması ve bütün bunları direnişle kökleşerek kurumlaşmaya dönüştürmesidir. Kürt’ün makûs tarihi böylece değişime uğratılmış, Çağdaş Kürt Tarihi olarak ifade edilen süreç başlamıştır.

Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin 52 yıllık mücadelesiyle Kürtlerde gelişen kendi varlığından kaçış pratiği tersine çevrildi ve yeni bir tarihsel süreç başlatıldı. Kürtlerin kendi varlıklarını sahiplenmelerinin yanında, bunu tüm dünyaya kabul ettirmeleri de yine bu mücadele sayesinde oldu. Bu mücadele süreci, Kürtlerin ulusal bir topluluk olarak yeniden aynı ortak değerlerde buluşmalarını sağladı. Kürt toplumunun bundan sonraki mücadelesini sürdürmesine zemin teşkil edecek tarihsel bir miras oluşturdu. PKK Kürt varlığının kabulünü sağlarken, bununla birlikte demokratik siyasetin de yolunu açtı ve bütüncül bir demokratik mücadele için önemli bir toplumsal birikim sağladı.

Dikkat çekilmesi gereken en önemli husus şudur: PKK Önderliği bu mücadeleyle tarihte ilk defa bir “Kürt Aklı”nı yarattı. Kürt toplumunda neredeyse tamamen dağıtılan ve ortak hafızadan silinen toplumsal akıl, PKK Önderliğinin yürüttüğü mücadeleyle ortak Kürt aklı olarak yeniden şekillendi. Kültürel geleneği yeniden yorumlamak, toplumsal sorunu doğru tespit etmek, toplumun yeniden ayağa kalkmasına ve bir toplum olarak birleşmesine yol açacak ortak değerleri tespit etmek ve çağdaş dünyada toplumun ihtiyacı olan politik-toplumsal strateji, taktik ve amaçları oluşturup topluma kabul ettirmek gibi zorlu görevler başarılmadan Kürt aklının oluşturulması imkânsızdı. PKK Önderliği çok yönlü çabayla, derin ve kapsamlı çözümlemelerle hem ideolojik bir çizgi hem de ortak Kürt aklını yaratmayı başardı.

Evrensel, Tikel ve Tekil Diyalektiğinde Ortak Kürt Aklı

Önder APO’nun Kürt Aklını yaratma süreciyle Kürtlerin varlık sorununu çözdüğü, ama bu varlığı özgürlüğe kavuşturmak için Demokratik Ulus Sosyalizmini gerçekleştirme çabası yürüttüğü açıktır. Bu da esas olarak zihniyet gücü gerektirmektedir ve Önder APO’nun tüm mücadelesini bu aklı oluşturma temelinde yürüttüğü ortaya çıkan pratiklerden de anlaşılmaktadır. Zira zihniyet gücü oluşturulmadan elde edildiği sanılan askeri zaferler bile zaman içinde kaybetmeyle karşı karşıya kalmaktan kurtulamaz. Askeri olarak en büyük zafer bile sağlanabilir, ama onun aklı, düşüncesi, felsefesi oluşturulmadı mı kaybetmeye mahkûmdur. Kuşkusuz bu akıl da doğanın ve düşüncenin diyalektiğine uygun olmak durumundadır; Kürtlerin özgür yaşam, özgür insan, özgür toplum arayışını gözetmelidir. Önder APO da zaten bunu yapmış durumdadır.

Doğadaki her şey evrensel-tikel-tekil ilişkisi temelinde gerçekleşmektedir. Birinci doğanın içinden ikinci doğa olarak çıkan insan, “evrensel”i teşkil ederken, Kürtler bu evrensel ile bağlantılı olarak “tikel”, her Kürt bireyi de “tekil’” olmaktadır. Yani her bir Kürt bireyi kendini tanımaya ve bilmeye çalışırken, kendisinde yaşayan tikel olarak Kürt’ü ve evrensel olarak insanı tanımak, bilmek durumundadır. Aksi takdirde tüm anlama çabalarının boşuna olması kaçınılmazdır. İşte Önder APO’nun kendisini (tekil) ve Kürt’ü (tikel) anlamaya çalışırken insanı (evrensel) ve insanı da araştırırken ilk varlığa kadar gidişi bundandır.

Kürtler açısından farklılık, tikel ve tekil araştırmalarında bunun evrensel ile olan iç içeliğidir. Kürdistan’da yapılan antropolojik, filolojik, etnolojik ve hatta sosyolojik araştırmaların bütün insanlık açısından tarihi yeniden yazdırması bundandır. Tıpkı Göbeklitepe kazılarının tarihi yeniden yazdırması gibi. Buradaki kasıt, Kürdistan’ın Doğu Afrika’dan sonra insanlığın ikinci beşiği olmasıdır. İnsanlığın niteliksel toplumsallaşması ve yayılmasının buradan gerçekleşmesi ilktir. Bu yönüyle evrensel tarih açısından Kürdistan’da yapılan incelemeler bir başka coğrafyada yapılana benzememektedir. Kürt ve Kürdistan somutunda evrensel, tikel ve tekil, dünyanın bir başka yerinde olmadığı kadar iç içe geçmiştir.

Bu durum Kürdistan’ı ilklerin mekânı haline, Kürtleri de ilkleri yaşayan halk haline getirmektedir. Tarihin canlı olduğu, hiçbir şeyin yok olup gitmediği ve geçmişin bugünde yaşadığı hakikatini gözettiğimizde kendimizi anlamamız için tarihi anlamanın ve bilmenin ne denli gerekli olduğu kendiliğinden açığa çıkar.

Demokratik Komünalite, Demokratik Ulus ve Özgür Geleceğin İnşası

Komünal anlayışın, kültür ve değerlere dayalı tarihsel birikimin Kürt varlığında yaşamaya devam ettiğini belirten Önder APO, oluşturduğu Kürt Aklını esas alanların şuna dikkat etmesi gerektiğini belirtmektedir: “PKK’nin mücadelesiyle varlık kazanan Kürtler, şimdi o varlığın özgürlüğünü sağlama yükümlülüğüyle karşı karşıyadırlar. Varlığın özgürlüğü ulus-devlet haline gelerek sağlanamaz. Ulus-devlet Kürt özgürlük mücadelesinin demokratik komünal ve demokratik ulus çizgisine aykırı olduğu gibi, Kürt toplumunun tarihsel kültürü ve karakteriyle de uyumsuzdur. Kürtler tarih boyunca devletçi zihniyet ve yaşam tarzından hep uzak durmuşlardır. Kabile-aşiret formu büyük oranda komünal yaşamı bünyesinde barındırdığı için Kürt toplumunda binlerce yıldır varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla toplumun yeniden birleşmesi ve kendi varlığına ulaşmasında da komünalite yine başat rolünü oynayacaktır. Kürt tarihi bugünden sonra demokratik komünalite ile demokratik ulusun inşasının tarihi olacaktır. Bu, hem Ortadoğu’nun tarihine, kültürüne ve sosyal dokusuna hem de Kürt halkının toplumsal karakterine en uygun olan yoldur.”

Kuşkusuz bu Özgür Kürt çizgisine, milliyetçi olduğunu yansıtan kesimler şu anda saldırmaktadır. Aslında bunların Kürtlükle de bir alakası bulunmamaktadır. Tek dertleri Önderlik ve Kürtlük karşıtlığı yapmaktır. Hiçbir zaman gerçek anlamda Kürtlük için mücadele etmemişlerdir. Ekonomik ve siyasi açıdan da her zaman dar aile çıkarları temelinde hareket etmişlerdir. Kürtçe konuşabilirler, Kürt elbisesi giyebilirler ve Kürtlükten söz edebilirler ama esasta Kürtlüğün kökünü kazımak istemektedirler. Önderlik bunları Judenratlar olarak tanımladı. Bu süreçte de bu Judenratlar, Önder APO’nun geliştirmek istediği Demokratik Toplum çözümüne karşı zehirli dillerini kullanmaktadırlar. Ancak Kürt halkı dıştan gelen bu tür saldırılara karşı kuşandığı ortak ruh ve birlikte yaşam felsefesiyle, varlık ve özgürlük sorunlarını çözmeye seferber olmuş durumdadır. Önder APO’yu ve geliştirmek istediği çözümü anladıkça, Demokratik Sosyalizm ideolojisiyle daha fazla birleşeceği, özgür yaşamın özüne uygun şekilde daha fazla inşa edeceği görülmektedir.

Kürtler tarih boyunca hep komünal bir şekilde varlığını devam ettirdi, bundan sonra da komşu halklarla birlikte Demokratik Ulus anlayışı temelinde varlığını güvenceye kavuşturacaktır. Kabile formunda sosyal dayanışmacılık, eşitlikçilik ve öz savunmacılık temel davranış biçimleri olarak varlığını korumuştu. Kabile-aşiret formunda dağlara sığınma, Kürt toplumunu kapitalist modernitenin etkilerinden en az etkilenen halklardan biri haline getirmişti. Med Konfederasyonunun dağılmasından bugüne Kürtlerin siyasal birliğini sağlayacak bir öncülüğün çıkmamasına rağmen, kabile-aşiret formunda kendilerine özgü bir öz savunma biçimi oluşturarak varlıklarını büyük oranda korumayı başarmışlardı. Önder APO’nun oluşturduğu Kürt Aklı temelinde de Demokratik Ulus Sosyalizmini inşa ederek, ortak vatanda komünal yaşamı her yerde kurarak özgürlüğünü sağlayacaktır.