data-nosnippet

Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’de Mecliste DEM Parti sıralarına giderek selamlaşması ve ardından 22 Ekim’de gerçekleştirdiği konuşmanın üzerinden yaklaşık iki yıl geçmiş bulunuyor. Hakeza, Önder Apo’nun 27 Şubat 2025’de yaptığı Barış ve Demokratik Toplum çağrısının üzerinden de bir buçuk yıl geçmiş durumda.

Esas olarak Önder Apo’nun çabaları ve Özgürlük Hareketinin attığı adımlarla bugünlere gelen sürecin, TBMM’den geçen çerçeve yasa ile birlikte yeni bir aşamaya geçtiğine kuşku yoktur. Bugüne dek tek taraflı adımlar ile yürüyen süreç ilk defa devlet cephesinden atılan adımla karşılıklı bir mahiyet kazanmış ve sürecin sağlıklı yürümesi için bir kapı aralanmıştır. Nitekim Önder Apo da yaptığı değerlendirmede, çerçeve yasanın demokratik siyaset kanallarının açılması için bir başlangıç rolü oynayabileceğini ifade etmiştir. Bu haliyle bakıldığında iktidar-devlet cephesinden çok güçlü adımlar atılmamış olsa da, toplumu bu sürece hazırlama, muhatabını tanıma ve kabul etmede bir mesafenin alındığını söylemek mümkündür.

Türk devlet geleneği soykırımcı-sömürgeci karakteri gereği hiçbir zaman ve koşulda böylesi adımlar atmamış; isyan, başkaldırı ve toplumsal itirazlar karşısında yegâne çare olarak baskı ve zor yöntemlerini devreye koymuştur. Nerede devlet otoritesine karşı gelinmiş ve ses yükseltilmişse orada bir katliam yaşanmış, toplumsal taleplere hiçbir biçimde cevap verilmemiştir.

PKK’nin öncülük ettiği son “Kürt başkaldırısı”nda da izlenen yöntem benzer olmuştur. PKK’nin hak-hukuk-özgürlük temelli mücadelesi; bilinen yol ve yöntemlerle marjinalize edilmeye çalışılmış, “terörist” yaftası ile manipüle edilerek halkların gözünden düşürülmek istenmiştir. Bu konuda gerek fiziki gerekse psikolojik-özel savaş yöntemlerinin hemen hepsi devreye konulmuş, sonuç alınmaya çalışılmıştır. Fakat tüm bu saldırılara rağmen Türk devlet aklı sonuç alamamış, her seferinde geri adım atmak durumunda kalmıştır.

Elbette, bunun yaşanmasında PKK’nin 14 Temmuz ruhuna dayanan ve hiçbir koşulda teslim alınamayan örgütlü gücü ile iradeleşen Kürdistan halk gerçekliğinin belirleyici bir rolü vardır. PKK, yaşanan zorluklar karşısında hiçbir zaman geri çekilmediği gibi; her bir zorluğu ve imkânsızlığı daha fazla mücadelenin gerekçesi yapmış, bu temelde en “olmaz” denilen koşullarda dahi “olur”un yolunu gösterebilmiştir. Bu biçimde yer yer ve zaman zaman duraksamalar yaşansa da her daim dinamik kalan, her dönem kendisini yenileyen bir hareket gerçekliği açığa çıkmış; bu da en kritik, en zorlu süreçlerde bile zafer kazanan çizginin hâkim olmasını sağlamıştır.

Önder Apo’nun gerek ideolojik gerekse de siyasal-askeri alanda yaptığı değerlendirmeler ile kendisini sürekli yenileyen PKK, her döneme yanıt oluşturacak bir mücadele diyalektiğini esas almıştır. Dikkat edilirse, Sovyetler örneğinde reel sosyalist deneyim yıkılmış, kapitalist modernite sistemi krizlerden çıkamaz hâle gelmiştir. Hakeza, Ortadoğu’daki mevcut statüko büyük bir dağılma yaşamış; eskinin görece güçlü devletlerinin yerini sisteme eklemlenen kukla yapılar almıştır. Kürdistan’ı sömürge altında tutan devletler tek tek dağılmış ve bu süreç devam etmektedir.

Tam da bu zeminde PKK varlığını korumuş, başta Bakurê Kürdistan olmak üzere dört parça Kürdistan’da mücadeleyi büyütmüş ve Kürdistan halkının umudu olmayı sürdürmüştür. Bununla da kalınmamış; ilerici insanlığın, sistemden rahatsız olan geniş insanlık ailesinin de umudu olmuştur. Sistem karşıtı hareketlerin, demokratik sosyalistlerin, feministlerin ve ekolojistlerin baktıkları ve perspektif aldıkları yer de PKK olmuştur.

Özcesi marjinalize edilmeye, sınırlandırılmaya, hatta tasfiye edilmeye çalışılan PKK,  Barış ve Demokratik Toplum sürecine böyle bir mücadele hakikati ile giriş yapmıştır. Savaş cephesinde TSK sonuç alsa, mesela çokça övündükleri İHA ve SİHA’lar PKK gerillaları karşısında belli bir üstünlük sağlasa, böyle bir sürecin başlatılmayacağı, Bahçeli’nin böyle bir adım atmayacağı gün gibi ortadadır. Dikkat edilirse, Türk devletinin PKK’yi en fazla “bitirdik-bitiriyoruz” dediği süreç, savaşta teknik üstünlüğü ele geçirdiği dönem olmuştur. Ne zaman ki Özgürlük gerillası bu teknik üstünlüğü boşa çıkarmış, karşı hamlede bulunmuşsa, ona paralel olarak da devlet aklı adım atmış, çözümden söz eder olmuştur. Dolayısıyla Devlet Bahçeli eliyle başlatılan ve arkasındaki devlet aklı bariz şekilde görülen sürecin böylesi bir arka planının olduğunu görmek de elzemdir.

Devlet Aklının Adım Atması ve Mücadelenin Belirleyiciliği

Türk devlet aklı, savaşta sonuç almadığı, PKK’yi yenemediği ve PKK her seferinde olduğu gibi bu defa da savaşta dengeyi yakaladığı için adım atma noktasına gelmiş, nihayetinde bilinen süreç başlamış ve bugünlere kadar da gelmiştir. Şüphesiz sürecin bugünlere gelmesinde de, devamında da mücadelenin rolü belirleyicidir. Mücadele edilerek bu noktaya gelindiği gibi, daha farklı adımların atılması da ancak mücadele yürütülerek mümkün hale gelecektir.

Mücadele verilmeden devlet adım atmadığı gibi, bundan sonra da adım atmayacaktır. İsteyerek, gönüllüce Kürt halkının haklarının verilmeyeceği kesindir. İktidar-devlet erkinin karakteri gereği bu tür dönüşümlere kapalı olduğu, tekçi, faşist anlayışla hareket edeceği açıktır. Kürt halkının temel haklarından ulusal-demokratik haklarına kadar hemen her konuda sonuç almanın yolu mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. “Devlet adım atar, demokratik haklarımızı verir” düşüncesi nasıl ki en liberal Batı ülkesinde bile sonuç almıyorsa, T.C. gibi statükocu karakteri ile bilinen bir devlette de sonuç almayacaktır.

Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin Mücadele Zemini

Bu haliyle yeni dönemin karakteri de şekillenmiş olmaktadır. Neredeyse birileri, “mücadele bitti, kendiliğinden bazı kazanımlar elde edilecek”miş gibi bir hava yaratmak istemektedir. Hiç kuşku yok ki gerçeklik bunun tam tersidir. En fazla mücadele edilmesi gereken süreç bu süreç olmaktadır. Fazlasıyla değerlendirildiği üzere geçmişte silahlı mücadele yöntemi ile varılmak istenen yere şimdi demokratik siyasal mücadele yöntemi ile varılmak istenmektedir. Elbette bu mücadeleyi yürütürken de engeller çıkarılacak, örgütlü mücadelenin önü kapatılacak, demokratik kanallar açık tutulmayacaktır. Fakat Önder Apo’nun başlattığı Barış ve Demokratik Toplum sürecinin de, örgütlü bir mücadelenin zeminini her zamankinden daha fazla olgunlaştırdığını görmek gerekmektedir.

Önder Apo’nun görüşleri ve çözüm perspektifi köylerde, mahallelerde, şehirlerin meydanlarında açıklıkla tartışılabilmeli ve demokratik toplum örgütlenmesinin zemini giderek daha fazla güçlendirilmelidir. Başta gençler ve kadınlar olmak üzere, toplumun hemen her kesiminden insanlar, Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu temelinde yeni sürece nasıl katılacağını, nasıl bir mücadele ile sonuç alacağını konuşmakta, yol ve yöntem arayışına girmektedir. Kürdistan ve Türkiye halkları tarihte belki de ilk defa, bu düzeyde Önderliği yakından takip etme, anlama ve bu temelde iş yapmaya çalışmaktadırlar. Türkiye halkları ile Önder Apo arasında kurulmak istenen duvarlar da bir bir yıkılmakta, Önderliğin çözüm yaklaşımı ilgilisine doğrudan ulaşmaktadır.

Kuşkusuz bu aşamada önemli olan, Önderliğin demokratik siyaset stratejisi temelinde toplumun yeniden örgütlendirilmesidir. Açık ki bu konuda da yanlış anlamalar çoktur. Demokratik siyaseti parlamenter sistem-siyaset ile eş tutan, böyle değerlendiren tutumlar fazladır. Hâlbuki parlamenter sistemler ancak ve ancak yürütülen demokratik siyasetin sembolik bir parçası olabilir. Demokratik toplumun devlet ile kurduğu bağın aracısı olarak değerlendirebilecek, devlet ile toplum ilişkilerinin düzenlenmesinde rol oynayabilecek bir alan olarak değerlendirmek gerekir.

Komün Felsefesine Dayanmayan Yapıların İşlevsizliği

Esas olan, toplumun tabandan Komünlere dayalı olarak örgütlenmesi, komün felsefesine dayanan demokratik toplum sisteminin hayat bulmasıdır. Şüphesiz bu noktada da yeni hatalar yapmamak, eski bilinen ezberlerden uzak durmak olmazsa olmazdır. Komün adı altında geçmişin komisyon, komite örgütlenmesine benzer pratiklerin içine girmemek önemlidir. Komün en başta bir ideolojik perspektife dayanmak durumundadır. Önder Apo’nun Demokratik Toplum Manifestosu’nda dile getirdiği ilkelere dayanmayan bir komünün herhangi bir rol oynayamayacağı, adı olan ama herhangi bir toplumsal karşılığı olmayan bir yapıya dönüşeceği açıktır.

Dolayısıyla toplumsal örgütlenmenin merkezine komünü koymak, komünü de başta ideolojik esaslar üzerinden örgütlemek, yaşamın paylaşıldığı, yaşamsal sorunların çözüme kavuşturulduğu ve en nihayetinde dayanışmanın sağlandığı en küçük toplumsal birim olarak ele almak gerekmektedir.

Bakurê Kürdistan ve Türkiye’de böylesi bir örgütlenmenin zemini fazlasıyla vardır. Kürt toplumu, tarihten gelen ve PKK’nin üzerine ekledikleriyle önemli bir birikime dönüşen toplumsal değerleriyle, demokratik komün örgütlenmesi için ciddi bir sosyolojik zemine sahiptir. Komüne uzak, komünden bihaber bir toplumsallık söz konusu değildir. Aksine adı böyle konulmasa da komün yaşayan, komünal bir biçimde bugünlere gelen bir toplumsallık vardır. Bu toplumsallık doğru değerlendirilirse, yerelden başlayarak en üst toplumsal birime kadar komünler temelinde kendisini örgütleyen halklar hem kendi sorunlarını rahatlıkla çözeceklerdir hem de içinde bulunulan devletin de peyderpey dönüşümünün yolunu açacaklardır. Bakurê Kürdistan’da gelişecek böylesi bir komün seferberliği giderek Türkiye’nin batısını etkileyecek ve bölgesel ölçekte bir dönüşümü kendisiyle beraber getirecektir.

Yeni Mücadele Yöntemleri ve Dönemin Kadro Ölçüleri

Önder Apo gerek 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrıyla gerekse de son yapılan heyet görüşmelerinde dile getirdikleriyle, başta Kürdistan olmak üzere Türkiye’de yeni bir sürecin kapısını aralamıştır. Bu süreç eski yol ve yöntemlerin bir yana bırakıldığı, yeni mücadele yöntemlerinin devreye konulduğu bir süreç olmaktadır. Komünü merkezine alan Demokratik Siyaset Stratejisi temelinde gelişen bu yeni sürecin kendine has bir kadro istediğini de görmek gerekmektedir. Kuşkusuz dönemin kadrosu için her şey yeni olmayacaktır. 50 yıllık mücadelenin yarattığı ilke ve ölçüler korunacaktır. Fakat yeni dönemin; demokratik sosyalist kişilikte, komünalist yoldaşlıkta her zamankinden daha fazla bir derinleşme ve yoğunlaşmayı gerekli kıldığı da görülmektedir. Eskinin yer yer arada kalan, pratikte de kendisini yetersiz ifade eden duruşlarının artık sürdürülemeyeceği ve dönemi de kurtarmayacağı gün gibi ortadadır.

Önder Apo’nun, “Teorisi bizim olmayanın pratiği bizim olamaz.” felsefesinden hareketle, bir kez daha söylemek gerekir ki, “ne kadar ideolojik duruş o kadar yaşamda ifade, ne kadar ideolojik-teorik bilinç o kadar pratik” dönemin olmazsa olmazıdır.