Bütün uygarlıkların ortak özelliği rekabet ve hegemonyadır
Sorunu modernite düzeyinde anlamak çok önemlidir. Ülkelere indirgenmiş hali genel hatlarıyla ortaya konulabilir ama esas olarak belirleyici olanın öne çıkarılmasıdır.
Uygarlık sistemlerinin üç özelliği var. Birincisi, birbiriyle rekabet ve hegemonya özelliğine sahiptirler. İkincisi, merkez-çevre ilişkisidir. Üçüncüsü, inişli çıkışlı döngüsel bir karakter izliyorlar, hareketlidirler. Kapitalizmin İngiltere’de gelişmesi ve giderek İngiliz emperyalizminin kapitalist moderniteyi temsil etmesi bu temel üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Uygarlığın üç temel özelliği, uygarlıksal gelişmenin değişmez yasaları oluyor. Bütün uygarlıkların ortak özelliği rekabet ve hegemonyadır. Bu onların kesin varlık nedenidir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bütün gelişim süreçlerini kapsar, mutlaka merkez-çevre ilişkisiyle sistemleşirler. Üçüncüsü ise düz bir çizgisel ve sabit durumları yoktur, inişli çıkışlıdırlar ve döngüseldirler. Kapitalist modernite de kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm biçiminde üç temel sacayağı üzerinden kendisini inşa eder. O zaman İngiliz emperyalizmini ya da İngiliz hegemonyasını bu üç ayak üzerinde görmek gerekiyor ya da bu dünya sistemini bu üç ayak üzerinde gelişen bir sistem olarak görmek lazım.
İngiltere rakiplerini kontrol altına almak için kendi merkez konumunu çevreye hakim kılmak zorundadır. Kapitalist sistemin ortaya çıkışıyla birlikte bunları rakipleriyle birlikte düşündüğümüz zaman bir rekabet ve hegemonya savaşı içerisinde geliştikleri görülebilir. Bu rekabet içerisinde kaybeden, dünya sistem temsilciliğini de kaybetmiş olur, onun için sürekli hegemon olma savaşı yürütmek zorundadırlar. Hollanda’dan sonra İngiltere’nin kendisini merkez haline getirebilmesi için önce Avrupa çapında kendisini merkez haline getirmesi ve giderek çevre ilişkisini dünya sistemi haline getirmesi gerekiyor ki hegemonya savaşında başarılı çıkabilsin. Bunu başarabilirse ancak hegemonyayı ele geçirebilir. İngiltere’ye bakıldığında öncelikle rakibi olan İspanya’nın, Fransa’nın, Almanya ve Avusturya’nın karşısında kendisini başarılı kılma çalışması içerisine girmiştir. Son iki yüz yıl batı kapitalizminin Ortadoğu’daki ifadesi İngilizlerin öncülüğünde gelişen siyasal ilişkilerin bir sonucu olmuştur. 19. yüzyılda İngiltere, Hindistan ve Uzak Doğu üzerindeki sömürgelerini elinde tutmak ve sömürgeci politikasını geliştirmek için Ortadoğu’da belli bir varlık göstermesi gerekiyordu. Bunu yapamazsa ne dünya çapında bir sistem olabilir ne de rakipleri olan Almanya ve Fransa karşısında varlık gösterebilirdi. Çünkü rakipleri olan Almanya ve Fransa da dünya hegemonyası peşindeydiler. Mısır, Arap yarımadasının tümü ve Yukarı Mezopotamya’yı, İran’ı, Türkiye’yi de içine alan bu geniş alanlarda belli bir hegemonya ağını geliştirmesi gerekiyordu. İngiltere’nin hegemonyası dünya sistemi için stratejik bir konumdu. Çünkü onun Avrupa’da gelişmesinin ve başarmasının temel esası İspanya’ya karşı, Portekizleri kullanarak; Avusturya’ya karşı, Almanya birliğini sağlayarak; Fransızlara karşı, Fransız Devrimini ve Napolyon hareketlerini kullanarak Avrupa’da ulus-devletler temelinde yaygın bir oluşumu sürekli körüklemiştir. Bu yaygın gelişmeler sürecinde Avrupa’da ulus-devletler kendilerini ifade etmeye başladılar ve Avrupa’da oluşan ulus-devletler yayılma istidadı göstererek dünya sistemi olma doğrultusunda eğilim gösterdiler. İngiltere de bu eğilimin başı olarak dünyaya yayılma stratejisi içerisine girmiştir. İngiltere’nin buradaki konumu stratejik bir durum arz ediyor.
İngiltere Ortadoğu’ya ‘böl-yönet’ politikasıyla girmiştir
İngiltere eğer Ortadoğu’yu eline geçiremezse Mısır’ı elinde tutamayacaktı, Mısır’ı elinde tutamazsa Hindistan’ı elinde tutamayacaktı, böylelikle Hindistan olmadan Uzak Doğu’yu zapt etmesi mümkün değildi. İngilizlerin 19. yüzyıldaki stratejik politikası Hindistan sömürgesini elinde tutmaktı ve Hindistan sömürgesini Almanya’ya, Fransa’ya kaptırmamaktı. Bu yönlü yoğun savaşlar da yaşandı ama bu yolu elde tutmanın kesin başarısı Mısır’dan geçiyordu. Mısır’ı elde tutmadığı sürece Hindistan’a giden yolları elinde tutamayacaktı. Bu hat hala günümüzde stratejik konumunu koruyor. Ortadoğu, Mısır, Hindistan, Uzak Doğu hattıdır. Fransızlarla çok yoğun çatışmaları ve savaşları olmuştur. Bu alanlar daha önce Osmanlı İmparatorluğunun, İran’ın hakimiyet sahasıydı. Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet sahası Yemen’den Kızıldeniz’e kadar uzanmış bir hakimiyettir. İran geniş bir alan üzerinde hakimdi. İngiltere’nin Ortadoğu’ya girebilmesi için temel olarak başvurduğu stratejiler ‘böl-yönet’ politikası temelinde olmuştur. Kendisine bağımlı kılma temelinde bir politika öngörerek bu alanlara girebiliyor. Bu politika oldukça karmaşık ve uzun süreye yayılmış bir biçimde Ortadoğu’da sürdürülmüştür. Hem İran hem de Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren kendilerine karşı gelişen birçok hareketle çatışma içerisine girmiş, böylece kendi krizleri içerisinde sürekli bir bölünme ve parçalanma sürecine girmişler. Bunu sağlayan da İngiltere’dir. Bu süre içerisinde Arapların tümü Osmanlılara karşı başkaldırı içerisindedir. İngiltere bunları Osmanlıya karşı sürekli körükleyerek, ayaklandırarak Osmanlıyı yıpratan bir gelişmenin destekleyicisi oluyor. Aynı şeyi İran’a da yapıyor. Çünkü bunların mutlaka küçülmesi, bölünmesi gerekiyordu. Bunlar küçülüp bölünmeden yönetilmeleri mümkün değildi. İngiltere büyük bir ölçüde bunu sağlamak istiyordu.
Bunda başarılı olduğu kadar rakipleri karşısında Ortadoğu’da güç olabiliyor. Eğer bunu başaramazsa Ortadoğu’da güç olamazdı. Almanya ve Fransa yoğun bir faaliyet içerisinde olmalarına rağmen Ortadoğu’da güç olamıyorlar, hep ikincil planda kalıyorlar. 19. yüzyılın sonlarına doğru Almanya Ortadoğu’ya girmek için çok çaba sarf ediyor. Özellikle Osmanlı, İttihat ve Terakki üzerinden büyük çabaları var. Haydarpaşa-Bağdat Demiryollundan tutalım birçok çalışma ve yatırımlar yapıyor. Buna benzer birçok girişimler dünya savaşlarına neden oluyor. Almanya, İngiltere’nin politikasını aşarak Ortadoğu’da hegemonyadan parça koparamıyor. Yine Napolyon’dan başlayarak Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Fransızların Ortadoğu’da oldukça yoğun çalışma ve çabaları var. Buna rağmen İngiltere’nin mevcut durumunu aşamamışlardır. Hatta 1800’lerin başında Napolyon Mısır’a kadar gidiyor. Napolyon’un Mısır’a gidişinin nedeni İngilizlerin dünya hegemonyasını kırmaya yöneliktir. Ortadoğu, Mısır ve Hindistan hattı üzerinde İngiltere’ye darbe vurarak onun dünya hegemonyasını kırmak istiyor. Fransa, Birinci Dünya Savaşına kadar İngiltere ile rekabet içerisine giriyor. İngilizler ise Ortadoğu’yu, Mısır’ı, Hindistan’ı elinde tutma pahasına Fransızları Afrika’ya, Sudan ve Sudan’dan yukarıya iterek, Fas, Tunus, Cezayir hattında pay vererek Mısır’dan, Ortadoğu’dan uzak durmasını sağlıyor. Yine Suriye üzerinden Ortadoğu’nun tümüne yayılmaması için gerekli tedbirleri alarak Suriye ve Lübnan ile sınırlı tutuyor. Böylelikle hem Almanya hem de Fransa Ortadoğu’daki hegemonya savaşında istedikleri sonucu alamamışlardır, İngiltere baskın gelmiştir. Ortadoğu’da hem ticari yollar açısından stratejik yerleri hem de kutsal yerler anlamında stratejik alanları elinde tutmuştur. Mezopotamya’nın bir stratejik değeri var. Mısır, Hindistan’a açılan ticaret yollarıyla stratejik bir değeri var. Suudi Arabistan’ın kutsallıklar açısından stratejik bir değeri var.
Neticede birinci Dünya savaşının sonuna gelindiğinde Osmanlının yıkıldığı bir durum ortaya çıkıyor. Sadece yıkılıp dağılmakla kalmıyor, Osmanlının üç kıta üzerindeki hakimiyeti son buluyor, İç Anadolu’ya sıkışmış bir vaziyette küçük bir alan üzerinde kendi kendisiyle uğraşan bir konuma düşüyor.
Osmanlıda ne kadar küçülme oluyorsa, İran da marjinalleşerek hakimiyet ve hegemonya sahalarını kaybederek küçülüyor. Sonrasında 22 Arap ulus-devleti ortaya çıkartılıyor. Ortadoğu’nun son iki yüzyıl içerisinde oluşum biçimine bakıldığında mevcut durumunu izah edebileceğimiz tek bir dayanağı vardır, o da modernite ve İngiliz öncülüğünde gelişen dünya sistemidir.
Ortadoğu’daki sorunlarının temel kaynağı modernitenin kendisidir
Şöyle bir sonuç ortaya çıkmıştır: Ortadoğu’daki bütün ulus-devletlerin kendi iç sorunlarının temel kaynağı, İngiltere’nin öncülük yaptığı modernitenin kendisidir. Modernite kendi üç sacayağına dayanarak, bunu da dünyaya hakim kılarak ancak dünya sistemi kurabiliyor. Yoksa dünya sistemini kurmak çok fazla mümkün değildir.
Ulus-devlet ile şu anda kendisini ifade eden bütün oluşumlar, Ortadoğu’da uygarlık boyunca var olan sorunları daha da derinleştirerek günümüzün temel sorunlarının da yaratıcıları konumundadırlar. Bunun sonuçlarına bakıldığında çok daha rahat görülebilir. Arapların bu şekilde uluslara, devletlere bölünmesi hiçbir toplumsallığın kaldıracağı bir şey değildir. Çünkü ne kadar fazla bölünme, o kadar fazla sömürü demektir. Ne kadar fazla bölünme, o kadar fazla egemenlik demektir. Ne kadar fazla egemenlik, o kadar baskı demektir. Ne kadar ayrı merkezlerin oluşması, bir o kadar da tüketim demektir. Araplar için oldukça tartışmaya müsait bir tablo ortaya çıkıyor. Arapların hepsinin aynı kökenden geldiği bellidir, farklı farklı oluşumlar olarak kendilerini ifade etmeleri söz konusu olamaz. Aynı soydan gelen, aynı kültür özelliklerini taşıyan, aynı coğrafya üzerinde kendilerini var etmelerine rağmen 22 devlete bölünmüşlerdir. 22 devlet ile çizmiş oldukları sınırlarla adeta kendi coğrafyalarını kendilerine zindan etmişlerdir. Bu haliyle iktidar çatışması içerisinde büyük bir sorun kaynağı haline gelmişlerdir. Kapitalist modernite her ulus-devleti sadece diğerinden ayırarak bölen parçalayan bir konumda bırakmıyor, aynı zamanda her ulus-devletin içerisindeki bölünmeleri, şeyhlikleri, aşiretleri, kabileleri de koruyarak ve onları da sürekli besleyerek toplumu hücrelerine kadar bölüp birbirinin karşıtı halinde dengeler kurarak kendi hakimiyetini oluşturuyor.
Türkiye de Araplardan farklı değildir, hatta daha vahim bir durumdadır. Türkler de soy olarak Kafkasya’dan Balkanlara, İç Anadolu’ya kadar geniş bir hat üzerinde yayılmış bir topluluğu oluşturuyorlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bunlar büyük ölçüde Osmanlının hakimiyeti altında bir birliği ifade ediyorlardı, ama Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla birlikte Türkiye Anadolu’da küçük bir devlet olmanın çatışması içerisine girdi. Ulus-devlet oluşum süreci ile diğerlerinin tümünü kendi dışında bıraktı, hatta onları kendi kaderiyle baş başa bırakmak gibi bir durum içerisine girdi. Balkanlarda, Kafkasya’da Anadolu’nun değişik kesimlerinde, Araplarda ortaya çıkan bölünme durumu gibi, Türklerde de bölünmüşlük durumu ortaya çıktı. Bu bölünmüşlüğü ulus-devletler biçiminde yapılandırmak için önce İngiltere, sonra Rusya ve ardından da Amerika devreye girmiştir. Böylelikle kapitalist modernitenin bu alanlara girmesine vesile olmuşlardır. İran da ulus-devlet sürecine sokularak, sürekli gergin tutularak üzerinde hakimiyet tesis edilen bir alan haline getirilmiştir.
Ulus-devlet kapitalist modernite için mükemmel bir icattır
Ulus-devlet olgusunu iyi değerlendirmek gerekiyor. Ulus-devlet sadece Avrupa’da kapitalist moderniteyi ifade eden bir olgu mudur, bir zorunluluk olarak mı ortaya çıkmıştır, yoksa İngiltere’nin elinde kapitalist modernitenin inşa aracı olarak mı ortaya çıktı? Ulus-devletin bu temelde tartışılması gerekiyor. Ulus-devlet, İngiltere’nin elinde kapitalist modernitenin yaratılması için mükemmel bir icattır. Onunla birlikte ele alınması gerekiyor. Çünkü gelişecek uygarlığın bir zorunluluk olarak ulus-devlet biçiminde gelişmesi şart değildi. Eğer ulus-devlet biçiminde bir bölünme olmasaydı ne evrensel bir kapitalist dünya sistemi kurulabilirdi ne de hegemonyanın gelişmesi söz konusu olabilirdi. Bunu sağlayamasaydı Osmanlı İmparatorluğunu dağıtması, Arapları parçalayıp bölmeden onları yönetmesi, İran’ı sürekli içe kapalı bir şekilde gergin tutarak üzerinde hegemonya kurması mümkün değildi.
Ortadoğu’da bu gelişmeyle bağlantılı olarak Kürtler, Asuriler, Ermeniler temel olmakla birlikte hangi kesim ele alınırsa alınsın belli bir sistematik içerisinde inşa edilmiş dünya sisteminin ortaya çıkardığı sonuçlar ve sorunlar durumundadırlar. Kürtler sürekli kullanılma pozisyonunda, bir çıban başı konumunda tutulmuşlardır. Asuriler de mevcut bölgesel çelişkilerde kullanılma temelinde elde tutulmuş olmalarına rağmen katliamlara ve sürgünlere uğramışlardır.
1915’te Ermeni katliamı, aynı ölçüde Asuri katliamları var. Bu katliamlar İngiltere’nin ya da onun geliştirmiş olduğu dünya sisteminin dışında ele alınamazlar. İsrail sorunu ne kadar tarihsel sorun olursa olsun yine aynı konumdadır. Araplarla çelişkisi ne kadar tarihe dayanırsa dayansın İsrail devletinin kurulması, İsrail-Filistin çelişkileri ulus-devlet olma ekseni üzerinde yürütüldüğü için de çözümü mümkün olmayan bir kriz haline gelmiştir.
Ortadoğu’daki bütün gelişmelerde elbette uygarlıksal sorunların birikimi göz ardı edilemez, ama bu sorunlar üzerinden şekillenen kapitalizm ve İngiliz öncülüğünde geliştirilen ulus-devlet Ortadoğu’da ortaya çıkan bütün yeni sorunların kaynağı haline gelmiştir. Bugün Ortadoğu’da en temel sorun, ulus-devletler biçimindeki bölünmüşlük sorunudur ve buradan kaynaklanan sorunlardır. Sorunların çözümü de bu çerçevede mümkün görülemez. Eğer sorunların nedeni İngiltere ise ya da kapitalist dünya sistemi ise ve bunu ulus-devletle ortaya çıkartıyorlarsa o zaman ne kapitalist dünya sisteminden sorunların köklü çözümünü beklemek gerekiyor ne de ulus devletlerin varoluşundan sorunların çözümünü beklemek gerekiyor. Burada çözüm ortaya çıkmaz ve çıkmayacağını da rahatlıkla görmek gerekiyor. Hangi Arap ülkesi kendi devlet oluşumundan vazgeçerek başkasıyla birlik temelinde siyasi adımlar atabilir? Dönem dönem bu tür söylemler Suriye’de, Libya’da, Irak’ta ortaya çıktı ama hiçbir gelişme olmadı. Peki Ortadoğu’da mevcut kapitalist modernitenin temsil düzeyi olarak ortaya çıkan ulus-devletler böyle bir şeye müsait midirler? Dünya sistemi bunu kabul eder mi? Görüldüğü kadarıyla ne Ortadoğu’daki devlet modelleri bunu kabul eder, ne de uluslararası dünya sistemi bunu kabul eder. Yapmak istedikleri mevcut var olanın içinde mümkün olduğu kadar sorunları biraz yumuşatarak sistemin bu şekilde ömrünü uzatmaktır. Bunun dışında yaptıkları hiçbir şey yoktur. Sistemin ayakta durabilmesi için bu bölünmüşlüğün devamlılığı gerekiyor.
Ulus-devletlerin temelinde bölünmüşlük durumu yatıyorsa, o zaman bunu neden bir sistem haline getirdi? Toplumsal olarak ne anlama geliyor? Ortadoğu’nun sorunu, sadece bölünmüşlük sorunu da değildir, bununla birlikte toplumsal sorunların da oldukça derinleştiği bir durum var. Çünkü kapitalizmin Ortadoğu’da kendisini inşa edebilmesi için sisteminin sosyal düzeyini oluşturması gerekiyor. Ulus-devletler için gerekli olan sınıf oluşumunun da Ortadoğu’ya modernite ile dayatıldığı sonucuna varabiliriz.
Devlet ancak bürokrasi tabakasıyla kendisini var edebilir
Ne kadar devlet ve iktidar odağı varsa, o devlet ve iktidar odağının belli bir sınıf temelinde oluşumunu gerekli kılar. Aynı paralelde olan sınıfların ittifakına dayalı işbirlikçi bir kategorinin oluşması gerekiyor. Bu noktada devlet ancak bürokrasi tabakasıyla kendisini var edebilir. Bürokrasi ve işbirlikçi komprador kesimin ortak varlığı dikkate alınırsa, toplumsal olarak da büyük bir yarılmanın, bölünmenin ortaya çıktığı görülüyor. Bu da Ortadoğu’daki sorunların sadece oluşmuş olan suni devletlerin bölünmüşlüğünün ötesinde her devletin de kendi içerisinde toplumsal yarılmayla, toplumsal çelişkilerle sorunun gittikçe derinleştiğini gösteriyor. Öyle bir sistem yaratılmıştır ki ne bölge çapında oluşan devletlerin birbirleriyle bir bütünlüğü var ne de bir devlet içerisindeki sosyal bölünmenin birbirleriyle bütünleşmesi var. Sorunların çözümünün mümkün olmadığı bir denklem haline getirilmişlerdir. Sosyal bölünme, ulus ve devlet bölünmesiyle birlikte derin bir soruna yol açıyor. Sistem, bölgedeki farklılıkların birbiriyle çelişkisini canlı tutarak kendi sistemini Ortadoğu’ya hakim kılmaktadır.
Kürtler, Türkler, Araplar, Acemler olarak dört büyük temel güç olarak düşünüldüğünde hepsi birbiriyle çok yoğun bir çelişki ve güvensizlik içerisindedirler. Konjonktürel olarak dönem dönem ilişki ve ittifaklar içerisine girseler de stratejik olarak bunların hiçbirisinin diğeriyle sorunsuz bir temelde ilişkilenmesi mümkün değildir. En büyük oluşumlar Ortadoğu’da bir araya gelmeyecek düzeyde sorunlar temelinde koşullandırılarak sürekli birbiriyle çelişki içerisinde tutuluyorlar.
Tarihsel gelişim süreçleri içerisinde de herkesin herkesle çelişkisi oldukça derindir. Ermeni çelişkisi, Rum çelişkisi, Yunan çelişkisi, Asuri çelişkisi, Kürt çelişkisi; bütün bu çelişkiler Ortadoğu’nun temel değişmeyen çelişkileridirler. Bu temel değişmeyen çelişkiler sürekli çatışma hali içerisinde kaosu temsil ederler ve sorun kesinlikle hiçbir çözüm yoluna gidilmeden her gün biraz daha derinleşerek Ortadoğu’nun değerleri sürekli bu çatışmalar içerisinde kırıma uğramaktadır. Bunun temel kaynağı kapitalist dünya sistemi ve onun inşasına öncülük yapan İngiltere olmuştur. Bölgenin değişik özellikleri dikkate alındığında sorunların bu kadar canlı tutulmasının nedeni çok daha iyi anlaşılacaktır.
İki yüz yıldır ‘Şark Sorunu’ batı kapitalizminin temel sorunudur
Neolitiğin, yine uygarlıksal gelişmenin Ortadoğu eksenli bir zeminde ortaya çıkması, zengin bir kültürel birikim oluşturuyor. Bu kültürel birikim burada varlığını koruduğu sürece kapitalist modernitenin geleceği güvencede değildir. Geleceği güvencede olmadığı için öncelikle Ortadoğu temel bir sorundur. İki yüz yıldır ‘Şark Sorunu’ batı Kapitalizminin temel sorunudur ve çözülemeyen bir sorun konumundadır. Neolitikte dahil uygarlıksal gelişmenin bütün mirasının canlı yaşandığı bir alan olması itibariyle kapitalist modernite karşısında kendisini ifade edebilecek potansiyellere sahiptir. Kapitalist modernite burasını öncelikle kendisi için büyük bir yayılma alanı haline getirmeden kendisini var edemez. Bu nedenle buraya saldırması stratejik bir önem arz ediyor. İkinci etken ise bölgenin sahip olduğu zenginliklerdir. Kültürel zenginlikler kadar, maddi zenginlikler de kapitalizm için fethedilmesi gereken alanlar konumundadır. Gerek petrol vb. kaynaklar açısından, gerek uluslararası ticaret ve sömürü sistemleri açısından Ortadoğu kapitalist modernitenin bir yayılma alanıdır. Bu şekilde kapitalizm kendisini büyük ölçüde Ortadoğu’ya taşırmıştır. Ortadoğu ulus-devletler düzeyinde, zenginliklerin talanı düzeyinde, toplumsal bozulmalar düzeyinde, sorunların çözümsüzlüğü düzeyinde bir kaos ve bunalım içerisine sokulmuştur. Bütün sorunlar bu kördüğüm içerisinde günlük olarak sürekli çatışma ve savaş üreten bir pozisyondadır.
Endüstriyalizmin Ortadoğu’ya girişini göz önüne getirirsek kapitalizmin kendisini bir sistem olarak Ortadoğu’ya nasıl taşırdığını net olarak görebiliriz. Bu kısa özet iki temel açıdan önemlidir. Birincisi, Ortadoğu’nun yaşamış olduğu derin kriz ve kaos halinin anlaşılması için gereklidir. İkincisi ise bu kriz ve kaos halinin temel kaynağının ne olduğunun anlaşılması açısından önemlidir. Böyle bir bakış açısı sorunu doğru anlama ve doğru çözüm modellerini geliştirmek için gereklidir. ‘Neden çözülmüyor?’ sorusunu sormak gerekiyor. Kürt-Arap sorunu, Kürt-Türk sorunu, Kürt-İran sorunu neden çözülmüyor? Filistin-İsrail sorunu neden çözülmüyor? İran-Arap sorunu neden çözülmüyor? Şii, Sünni çelişkisi neden çözülmüyor? Alevi-Sünni çelişkisi neden çözülmüyor? Bütün devletlerin birbiriyle olan çelişkileri neden çözülmüyor? Tüm bu soruların hepsi can alıcı sorular konumundadırlar. Ortadoğu’da birbirine dost olan iki devlet neredeyse yok denecek düzeydedir. Hepsi de kapitalist modernitenin çocukları olmasına rağmen yine de birbirine düşmanlık içerisinde vardırlar.
Demek ki sorunları sadece bölgesel bir bakış açısıyla, konjonktürel bakış açısıyla, tekil bakış açısıyla anlamak ya da kavramak mümkün değildir. Bu anlamda sorunları çözmek de mümkün değildir. Herkes ulus-devlet mantığıyla yaklaştığı sürece sorunların çözümü mümkün değildir. Çünkü ulus-devlet sorunların kaynağıdır. Bu sorunlar bu sonuçtan ortaya çıkıyorsa o halde ulus-devlet eksenli bir çözümsel yaklaşım sorunu çözmek anlamına gelmiyor, sorunu daha da derinleştirmek anlamına geliyor. Eğer ulus-devlet olmak sorunu çözseydi, Osmanlı egemenliğinden sonra ortaya çıkan 22 Arap devleti sorunların tümünü çözmüş olacaktı. Hepsi sınırları belirlenmiş bir oluşumla kendilerini ifade ettikleri halde kendi içerisindeki çelişkileri çözmediği gibi bölünmeyi ve çelişkileri daha da derinleştirmiştir.
Birinci Dünya Savaşından sonra çizilen dünya haritası ulus-devlet eksenli çizilmiştir. Dünya haritası, ulus-devlet eksenli oluşturulurken Kürtler kurulmuş olan dünya sisteminin kurbanıdırlar. Kürtlerin ulus-devlet temelinde kurulmuş olan dünya sisteminde ulus-devlet düzeyinde taleple yola çıkması sorunu çözmez. Varsayalım ki ulus-devleti ortaya çıkardı, peki ulus-devlet olarak ortaya çıksaydı bütün sorunları çözülmüş mü olacaktı, hayır, tam tersine sorunların giderek daha da çoğalacağı ve derinleşeceği bir hâl alacaktı. Kürtler, ulus-devlet esaslı bir bölünmeyi kendisine esas aldığı zaman hem kendi içerisinde sosyal parçalanmalar, bölünmeler hem de kendisinin ulus-devlet oluşumunun bölgesel diğer güçlerle olan çelişkisi itibariyle çok daha büyük sorunlara kaynaklık edeceklerdi.
Peki kapitalist modernite gerçek anlamda sorunları çözmenin gücüne sahip midir? Böyle bir değerlendirmeyle yaklaşırsak kapitalist modernitenin sorunları çözmeyeceği kesindir. Sorunların çözümünü onlardan beklemek ya da onların temel araçlarıyla sorunu çözmeye çalışmak kesinlikle sistem içerisinde kalmak ve sorunlarla sürekli birlikte yaşamak anlamına geliyor. Farklı çözüm biçimleri burada önemli bir konum arz ediyor.
Bölgesel düzeydeki çözüm anlayışını, yaklaşımını, yöntemlerini geniş tartışmak gerekiyor. Buradan şu sonuç rahatlıkla anlaşılabiliyor: Ortadoğu’nun kriz ve kaos içerisinde olduğu, bu kriz ve kaosun ise sadece Ortadoğu çapında ulus-devletler biçimindeki bölünmelerle değil, her ulus-devletteki sosyal bölünmelerle derinleştiği, endüstriyalizm ile toplumsal yaşamın sürdürülmezlik düzeyine geldiği gerçeği var. Kaos ve kriz durumu her geçen gün sorunları daha fazla derinleştiren, sürekli sorunları toplumsal düzeyde bir çatışma içerisinde tutan bir düzey yaratmıştır. Bütün gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda sorunun nasıl daha fazla çıkmaza gireceği rahatlıkla görülebilir.
Kürdistan’ın en verimli yerleri kendi kaderine terk edilmiş
Aşırı derecede devletleşme olgusu, aşırı derecede bir milliyetçilik vb. düşmanlıklar o kadar öndedir ki, bunlar birçok toplumsal sorunu, çevre ve ekoloji sorunlarını görünmez hele getirmiştir. Uygarlık tarihini anlatmaya çalışırken Ortadoğu’da yaşanan kuraklığa, çölleşmeye de zaman zaman vurgu yapmıştık. Kurallık ve çölleşmenin günümüzdeki varmış olduğu boyut çok ciddi bir düzeydedir. Ekolojide, toplumsal yaşamda, her alanda denge bozulması var. Mevsim, iklim değişikliklerinin yaratmış olduğu sonuçlarla, kapitalist sistemin yaratmış olduğu sonuçlar birleşince Ortadoğu’da ciddi bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Endüstriyalizm kâr getirmiyor diye tarım alanlarını tasfiye ederek çok suni bir şehirleşme durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu suni şehirleşme durumu tarımın tasfiyesi ile birlikte düşünüldüğünde doğa kesinlikle kendi başına bırakılmıştır. Ovalardan, çöllerden, dağlardan tutalım büyük bir boşalma, büyük bir ıssızlık durumu ortaya çıkmıştır. Bu sadece çöl kesimlerde değil, dikkat edilirse güneyde kurulan federal devlette bile bu böyledir. Kürdistan’ın en verimli yerleri adeta kendi kaderine terk edilmiş durumdadır. Şehir alanlarına yönelik bir yığılma söz konusudur. Bu alanlar endüstriyalizmin geliştirmek istediği zihniyete hizmet edebilecek bir düzeyde planlanmak istenmektedir.
Eğer Kürdistan endüstriyalizmin güçlü bir zemini haline gelirse bunun çok kötü sonuçları olacaktır. Arap coğrafyasından çok daha fazla çölleşme olacaktır. Zaten İran’da, Kürdistan’da, Anadolu’da biraz da Afganistan’a doğru uzanan hat üzerinde kısmen tarım alanları kalmıştır. Bu anlamıyla tarım ortadan kaldırılmak istenmektedir. Hem bölgesel çelişkilerin yaratmış olduğu savaştan dolayı, hem de endüstriyalizmin kâr amacından dolayı bu böyledir. Çölleşmiş, tarımdan kopmuş, toplumsal yaşamdan kopmuş bir Ortadoğu coğrafyası ne anlama geliyor? Petrol vb. zenginliklerin sunmuş olduğu imkanlarla şimdilik bir denge yaratılabiliyor, toplumun tarımdan koparılmasının karşılığı olarak tam bir sosyal yardım da diyemeyeceğimiz birtakım düzenlemelerle bir denge tutturulmuş ve bu denge tarım alanlarının boşaltılması karşılığında ortaya çıkartılan bir dengedir. Bir zamanlar Saddam bunu yapıyordu. Hiç kimsenin üretime, tarıma eğilim göstermesine gerek yoktu, herkese ev ve araba dağıtarak kendi sistemini kuruyordu. Kısmen Suriye ve Lübnan’ı çıkarırsak Arap ülkelerinin büyük bir bölümü petrol kaynaklarından elde edilmiş zenginliklerle endüstriyel bir denge kuruyorlar. Bu anlamıyla kuraklığın ve endüstriyalizmin yaratmış olduğu bu toplum-çevre ilişkisi kapitalist modernitenin en çok bozduğu alanlar görünümünü veriyor. Suların kuruması, sıcaklıkların artması vb. durumlar göz önüne getirildiğinde hayvancılık, tarım alanları ciddi bir risk altına giriyor. Kırsal alanda yerleşim söz konusu olmuyor. Geriye şehir alanlarının dışında herhangi bir yaşam durumu söz konusu değildir. Bu da işsizlik ve asalak bir toplumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Sosyal anlamda da işsizlik ve asalaklık büyük bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Toplumsal çevre sorunları toplumda kaos ve kriz nedenidir
Toplumdaki ahlaki çöküntü oldukça ileri düzeydedir. Demek ki sorun sadece en üst boyutuyla modernitenin ortaya koymuş olduğu ulus-devletleşmenin sorunları, onun sosyal bölünmeleri, onun günlük çatışmalarıyla sınırlı değildir, onu çok aşan toplumsal ve çevre sorunları da var. Toplumsal çevre sorunları toplumda kaos ve kriz nedenidir. Peki Ortadoğu coğrafyasının bu kadar dengesiz durumu göz önüne getirildiğinde, bu sorun nasıl çözülecek? Kapitalist modernitenin çözüm diye bir sorunu da yoktur. Kapitalist modernite dışında da doğru ele alıp doğru çözmenin o kadar çok kolay olmadığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü büyük oluşumlar içerisine girmeden, yeni bir paradigmayla sorunları doğru temelde ele alıp doğru çözümler ortaya çıkarmadan bunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Somut olarak görülüyor ki, Önderliğin sunmuş olduğu çözüm metotları dışında bir çözümün gelişmesi mümkün değildir.
Önderlik, sorunların çözümünü bu çerçevede ortaya koymasının temel amacını söylüyor. Sorunu, ülkeler ve ülkelerin ismini vererek tartışmaktan çok kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya taşınması temelinde ortaya çıkan sorunlar bağlamında anlamak daha yararlı olacaktır. Ortadoğu’da kapitalist modernite varlığını sürdürdüğü sürece sorunların çözümünü beklemek mümkün değildir. Konjonktürel değişimler, kendini yenilemeler, taktik oluşumlar söz konusu olabilir, ama bunlar sorunları çözemeyecektir. Sorunlar yapısal olduğu sürece konjonktürel olarak getirilen çözümler çoğu zaman sorunun daha da derinleşmesine yol açar, köklü bir çözüm olarak karşımıza çıkmazlar, her çözüm yeni bir soruna da kaynaklık ederek, eski sorun üzerinde sorunu daha da ağırlaştıran bir sonuca yol açar.
Ortadoğu’da oluşan ulus-devlet sistemi değişime oldukça kapalıdır. Özellikle reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte yaratmak istedikleri Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçirmeye çalışırken, bunun karşısında da bir direniş söz konusudur. İran’ın durumu, Arap ülkelerinin durumu, Türkiye’nin durumu, Irak’ın durumu; kapitalist modernitenin kendi eliyle geliştirdiği yapılanmayı değiştirmek bile Ortadoğu’da kolay değildir. İran büyük bir gerilim ve gerginliğin temsili düzeyindedir. Kapitalist moderniteyi ulus-devlet düzeyinde inşa ederken bir yanıyla da demagojik olarak İslam Cumhuriyetiyle bunun üstünü örtmek istiyor. Ama çok kötü bir ulus-devlet karikatürüdür, çok kötü bir modernitedir. Kötü bir modernitenin taklitçisi olduğu halde batı kapitalizmine karşı direniyorum gibi bir görüntüyle karışıklık ve kaos halini temsil ediyor. Adeta geleneksel modernitenin temsil düzeyinden geriye adım atmıyor, karşısında duruş sergilemiş olduğu batı modernitesinden farklı olmamakla birlikte onlarla çözümü adeta mümkün olmayan bir kriz halini yaşıyor. Bu, bir yanıyla İran’da oluşan rejimin İslam görüntüsü adı altında kapitalist modernitenin uygulanmasındaki ısrardır.
Osmanlının yıkılışından sonra Türkiye’de ortaya çıkan ulus-devlet yapılanması batı modernitesinin destekleriyle bugüne geldiği halde katı bir duruş içerisindedir. Arap devletlerinin hepsi aynı düzeyde olmasa da onlar da bir düzeyde karşı duruş içerisindedirler.
Tarihsel olarak ahlaki-politik geleneklerin hala canlı olduğu bir bölge söz konusudur. Bu karakteri kapitalist modernite için ciddi bir çelişki kaynağıdır. Dolayısıyla Ortadoğu’ya çok aşırı derecede bir değişim süreci dayatılıyor. Bu dayatmalar karşısında farklı itirazların kendisini gösterdiği de bir gerçektir. Bu da değişim temelinde modernitenin çözümünü kabullenmeyen bir soruna yol açıyor. Bir yanıyla Ortadoğu’da değişik çözüm modellerinin koşullarının ne kadar olgunlaştığını gösteriyor. Bu olgunluk içerisinde doğru çözüm yöntemleri geliştirilerek hâkim kılınmasının koşulları anlamına gelir. Çelişkilerin yaratmış olduğu kriz ve kaosun çıkmazıyla, tarihsel gelişim dinamiklerinin varlığı bunu imkân dahiline sokuyor.
* Bu yazı Rıza Altun’un Evrensel Tarih ve Ortadoğu kitabından derlenmiştir.
Kapitalizm ve Yıkım
İran büyük bir gerilim ve gerginliğin temsili düzeyindedir. Kapitalist moderniteyi ulus-devlet düzeyinde inşa ederken bir yanıyla da demagojik olarak İslam Cumhuriyetiyle bunun üstünü örtmek istiyor. Ama çok kötü bir ulus-devlet karikatürüdür, çok kötü bir modernitedir. Kötü bir modernitenin taklitçisi olduğu halde batı kapitalizmine karşı direniyorum gibi bir görüntüyle karışıklık ve kaos halini temsil ediyor.
Bütün uygarlıkların ortak özelliği rekabet ve hegemonyadır
Sorunu modernite düzeyinde anlamak çok önemlidir. Ülkelere indirgenmiş hali genel hatlarıyla ortaya konulabilir ama esas olarak belirleyici olanın öne çıkarılmasıdır.
Uygarlık sistemlerinin üç özelliği var. Birincisi, birbiriyle rekabet ve hegemonya özelliğine sahiptirler. İkincisi, merkez-çevre ilişkisidir. Üçüncüsü, inişli çıkışlı döngüsel bir karakter izliyorlar, hareketlidirler. Kapitalizmin İngiltere’de gelişmesi ve giderek İngiliz emperyalizminin kapitalist moderniteyi temsil etmesi bu temel üzerinde değerlendirilmesi gerekiyor. Uygarlığın üç temel özelliği, uygarlıksal gelişmenin değişmez yasaları oluyor. Bütün uygarlıkların ortak özelliği rekabet ve hegemonyadır. Bu onların kesin varlık nedenidir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bütün gelişim süreçlerini kapsar, mutlaka merkez-çevre ilişkisiyle sistemleşirler. Üçüncüsü ise düz bir çizgisel ve sabit durumları yoktur, inişli çıkışlıdırlar ve döngüseldirler. Kapitalist modernite de kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm biçiminde üç temel sacayağı üzerinden kendisini inşa eder. O zaman İngiliz emperyalizmini ya da İngiliz hegemonyasını bu üç ayak üzerinde görmek gerekiyor ya da bu dünya sistemini bu üç ayak üzerinde gelişen bir sistem olarak görmek lazım.
İngiltere rakiplerini kontrol altına almak için kendi merkez konumunu çevreye hakim kılmak zorundadır. Kapitalist sistemin ortaya çıkışıyla birlikte bunları rakipleriyle birlikte düşündüğümüz zaman bir rekabet ve hegemonya savaşı içerisinde geliştikleri görülebilir. Bu rekabet içerisinde kaybeden, dünya sistem temsilciliğini de kaybetmiş olur, onun için sürekli hegemon olma savaşı yürütmek zorundadırlar. Hollanda’dan sonra İngiltere’nin kendisini merkez haline getirebilmesi için önce Avrupa çapında kendisini merkez haline getirmesi ve giderek çevre ilişkisini dünya sistemi haline getirmesi gerekiyor ki hegemonya savaşında başarılı çıkabilsin. Bunu başarabilirse ancak hegemonyayı ele geçirebilir. İngiltere’ye bakıldığında öncelikle rakibi olan İspanya’nın, Fransa’nın, Almanya ve Avusturya’nın karşısında kendisini başarılı kılma çalışması içerisine girmiştir. Son iki yüz yıl batı kapitalizminin Ortadoğu’daki ifadesi İngilizlerin öncülüğünde gelişen siyasal ilişkilerin bir sonucu olmuştur. 19. yüzyılda İngiltere, Hindistan ve Uzak Doğu üzerindeki sömürgelerini elinde tutmak ve sömürgeci politikasını geliştirmek için Ortadoğu’da belli bir varlık göstermesi gerekiyordu. Bunu yapamazsa ne dünya çapında bir sistem olabilir ne de rakipleri olan Almanya ve Fransa karşısında varlık gösterebilirdi. Çünkü rakipleri olan Almanya ve Fransa da dünya hegemonyası peşindeydiler. Mısır, Arap yarımadasının tümü ve Yukarı Mezopotamya’yı, İran’ı, Türkiye’yi de içine alan bu geniş alanlarda belli bir hegemonya ağını geliştirmesi gerekiyordu. İngiltere’nin hegemonyası dünya sistemi için stratejik bir konumdu. Çünkü onun Avrupa’da gelişmesinin ve başarmasının temel esası İspanya’ya karşı, Portekizleri kullanarak; Avusturya’ya karşı, Almanya birliğini sağlayarak; Fransızlara karşı, Fransız Devrimini ve Napolyon hareketlerini kullanarak Avrupa’da ulus-devletler temelinde yaygın bir oluşumu sürekli körüklemiştir. Bu yaygın gelişmeler sürecinde Avrupa’da ulus-devletler kendilerini ifade etmeye başladılar ve Avrupa’da oluşan ulus-devletler yayılma istidadı göstererek dünya sistemi olma doğrultusunda eğilim gösterdiler. İngiltere de bu eğilimin başı olarak dünyaya yayılma stratejisi içerisine girmiştir. İngiltere’nin buradaki konumu stratejik bir durum arz ediyor.
İngiltere Ortadoğu’ya ‘böl-yönet’ politikasıyla girmiştir
İngiltere eğer Ortadoğu’yu eline geçiremezse Mısır’ı elinde tutamayacaktı, Mısır’ı elinde tutamazsa Hindistan’ı elinde tutamayacaktı, böylelikle Hindistan olmadan Uzak Doğu’yu zapt etmesi mümkün değildi. İngilizlerin 19. yüzyıldaki stratejik politikası Hindistan sömürgesini elinde tutmaktı ve Hindistan sömürgesini Almanya’ya, Fransa’ya kaptırmamaktı. Bu yönlü yoğun savaşlar da yaşandı ama bu yolu elde tutmanın kesin başarısı Mısır’dan geçiyordu. Mısır’ı elde tutmadığı sürece Hindistan’a giden yolları elinde tutamayacaktı. Bu hat hala günümüzde stratejik konumunu koruyor. Ortadoğu, Mısır, Hindistan, Uzak Doğu hattıdır. Fransızlarla çok yoğun çatışmaları ve savaşları olmuştur. Bu alanlar daha önce Osmanlı İmparatorluğunun, İran’ın hakimiyet sahasıydı. Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet sahası Yemen’den Kızıldeniz’e kadar uzanmış bir hakimiyettir. İran geniş bir alan üzerinde hakimdi. İngiltere’nin Ortadoğu’ya girebilmesi için temel olarak başvurduğu stratejiler ‘böl-yönet’ politikası temelinde olmuştur. Kendisine bağımlı kılma temelinde bir politika öngörerek bu alanlara girebiliyor. Bu politika oldukça karmaşık ve uzun süreye yayılmış bir biçimde Ortadoğu’da sürdürülmüştür. Hem İran hem de Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren kendilerine karşı gelişen birçok hareketle çatışma içerisine girmiş, böylece kendi krizleri içerisinde sürekli bir bölünme ve parçalanma sürecine girmişler. Bunu sağlayan da İngiltere’dir. Bu süre içerisinde Arapların tümü Osmanlılara karşı başkaldırı içerisindedir. İngiltere bunları Osmanlıya karşı sürekli körükleyerek, ayaklandırarak Osmanlıyı yıpratan bir gelişmenin destekleyicisi oluyor. Aynı şeyi İran’a da yapıyor. Çünkü bunların mutlaka küçülmesi, bölünmesi gerekiyordu. Bunlar küçülüp bölünmeden yönetilmeleri mümkün değildi. İngiltere büyük bir ölçüde bunu sağlamak istiyordu.
Bunda başarılı olduğu kadar rakipleri karşısında Ortadoğu’da güç olabiliyor. Eğer bunu başaramazsa Ortadoğu’da güç olamazdı. Almanya ve Fransa yoğun bir faaliyet içerisinde olmalarına rağmen Ortadoğu’da güç olamıyorlar, hep ikincil planda kalıyorlar. 19. yüzyılın sonlarına doğru Almanya Ortadoğu’ya girmek için çok çaba sarf ediyor. Özellikle Osmanlı, İttihat ve Terakki üzerinden büyük çabaları var. Haydarpaşa-Bağdat Demiryollundan tutalım birçok çalışma ve yatırımlar yapıyor. Buna benzer birçok girişimler dünya savaşlarına neden oluyor. Almanya, İngiltere’nin politikasını aşarak Ortadoğu’da hegemonyadan parça koparamıyor. Yine Napolyon’dan başlayarak Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Fransızların Ortadoğu’da oldukça yoğun çalışma ve çabaları var. Buna rağmen İngiltere’nin mevcut durumunu aşamamışlardır. Hatta 1800’lerin başında Napolyon Mısır’a kadar gidiyor. Napolyon’un Mısır’a gidişinin nedeni İngilizlerin dünya hegemonyasını kırmaya yöneliktir. Ortadoğu, Mısır ve Hindistan hattı üzerinde İngiltere’ye darbe vurarak onun dünya hegemonyasını kırmak istiyor. Fransa, Birinci Dünya Savaşına kadar İngiltere ile rekabet içerisine giriyor. İngilizler ise Ortadoğu’yu, Mısır’ı, Hindistan’ı elinde tutma pahasına Fransızları Afrika’ya, Sudan ve Sudan’dan yukarıya iterek, Fas, Tunus, Cezayir hattında pay vererek Mısır’dan, Ortadoğu’dan uzak durmasını sağlıyor. Yine Suriye üzerinden Ortadoğu’nun tümüne yayılmaması için gerekli tedbirleri alarak Suriye ve Lübnan ile sınırlı tutuyor. Böylelikle hem Almanya hem de Fransa Ortadoğu’daki hegemonya savaşında istedikleri sonucu alamamışlardır, İngiltere baskın gelmiştir. Ortadoğu’da hem ticari yollar açısından stratejik yerleri hem de kutsal yerler anlamında stratejik alanları elinde tutmuştur. Mezopotamya’nın bir stratejik değeri var. Mısır, Hindistan’a açılan ticaret yollarıyla stratejik bir değeri var. Suudi Arabistan’ın kutsallıklar açısından stratejik bir değeri var.
Neticede birinci Dünya savaşının sonuna gelindiğinde Osmanlının yıkıldığı bir durum ortaya çıkıyor. Sadece yıkılıp dağılmakla kalmıyor, Osmanlının üç kıta üzerindeki hakimiyeti son buluyor, İç Anadolu’ya sıkışmış bir vaziyette küçük bir alan üzerinde kendi kendisiyle uğraşan bir konuma düşüyor.
Osmanlıda ne kadar küçülme oluyorsa, İran da marjinalleşerek hakimiyet ve hegemonya sahalarını kaybederek küçülüyor. Sonrasında 22 Arap ulus-devleti ortaya çıkartılıyor. Ortadoğu’nun son iki yüzyıl içerisinde oluşum biçimine bakıldığında mevcut durumunu izah edebileceğimiz tek bir dayanağı vardır, o da modernite ve İngiliz öncülüğünde gelişen dünya sistemidir.
Ortadoğu’daki sorunlarının temel kaynağı modernitenin kendisidir
Şöyle bir sonuç ortaya çıkmıştır: Ortadoğu’daki bütün ulus-devletlerin kendi iç sorunlarının temel kaynağı, İngiltere’nin öncülük yaptığı modernitenin kendisidir. Modernite kendi üç sacayağına dayanarak, bunu da dünyaya hakim kılarak ancak dünya sistemi kurabiliyor. Yoksa dünya sistemini kurmak çok fazla mümkün değildir.
Ulus-devlet ile şu anda kendisini ifade eden bütün oluşumlar, Ortadoğu’da uygarlık boyunca var olan sorunları daha da derinleştirerek günümüzün temel sorunlarının da yaratıcıları konumundadırlar. Bunun sonuçlarına bakıldığında çok daha rahat görülebilir. Arapların bu şekilde uluslara, devletlere bölünmesi hiçbir toplumsallığın kaldıracağı bir şey değildir. Çünkü ne kadar fazla bölünme, o kadar fazla sömürü demektir. Ne kadar fazla bölünme, o kadar fazla egemenlik demektir. Ne kadar fazla egemenlik, o kadar baskı demektir. Ne kadar ayrı merkezlerin oluşması, bir o kadar da tüketim demektir. Araplar için oldukça tartışmaya müsait bir tablo ortaya çıkıyor. Arapların hepsinin aynı kökenden geldiği bellidir, farklı farklı oluşumlar olarak kendilerini ifade etmeleri söz konusu olamaz. Aynı soydan gelen, aynı kültür özelliklerini taşıyan, aynı coğrafya üzerinde kendilerini var etmelerine rağmen 22 devlete bölünmüşlerdir. 22 devlet ile çizmiş oldukları sınırlarla adeta kendi coğrafyalarını kendilerine zindan etmişlerdir. Bu haliyle iktidar çatışması içerisinde büyük bir sorun kaynağı haline gelmişlerdir. Kapitalist modernite her ulus-devleti sadece diğerinden ayırarak bölen parçalayan bir konumda bırakmıyor, aynı zamanda her ulus-devletin içerisindeki bölünmeleri, şeyhlikleri, aşiretleri, kabileleri de koruyarak ve onları da sürekli besleyerek toplumu hücrelerine kadar bölüp birbirinin karşıtı halinde dengeler kurarak kendi hakimiyetini oluşturuyor.
Türkiye de Araplardan farklı değildir, hatta daha vahim bir durumdadır. Türkler de soy olarak Kafkasya’dan Balkanlara, İç Anadolu’ya kadar geniş bir hat üzerinde yayılmış bir topluluğu oluşturuyorlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bunlar büyük ölçüde Osmanlının hakimiyeti altında bir birliği ifade ediyorlardı, ama Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla birlikte Türkiye Anadolu’da küçük bir devlet olmanın çatışması içerisine girdi. Ulus-devlet oluşum süreci ile diğerlerinin tümünü kendi dışında bıraktı, hatta onları kendi kaderiyle baş başa bırakmak gibi bir durum içerisine girdi. Balkanlarda, Kafkasya’da Anadolu’nun değişik kesimlerinde, Araplarda ortaya çıkan bölünme durumu gibi, Türklerde de bölünmüşlük durumu ortaya çıktı. Bu bölünmüşlüğü ulus-devletler biçiminde yapılandırmak için önce İngiltere, sonra Rusya ve ardından da Amerika devreye girmiştir. Böylelikle kapitalist modernitenin bu alanlara girmesine vesile olmuşlardır. İran da ulus-devlet sürecine sokularak, sürekli gergin tutularak üzerinde hakimiyet tesis edilen bir alan haline getirilmiştir.
Ulus-devlet kapitalist modernite için mükemmel bir icattır
Ulus-devlet olgusunu iyi değerlendirmek gerekiyor. Ulus-devlet sadece Avrupa’da kapitalist moderniteyi ifade eden bir olgu mudur, bir zorunluluk olarak mı ortaya çıkmıştır, yoksa İngiltere’nin elinde kapitalist modernitenin inşa aracı olarak mı ortaya çıktı? Ulus-devletin bu temelde tartışılması gerekiyor. Ulus-devlet, İngiltere’nin elinde kapitalist modernitenin yaratılması için mükemmel bir icattır. Onunla birlikte ele alınması gerekiyor. Çünkü gelişecek uygarlığın bir zorunluluk olarak ulus-devlet biçiminde gelişmesi şart değildi. Eğer ulus-devlet biçiminde bir bölünme olmasaydı ne evrensel bir kapitalist dünya sistemi kurulabilirdi ne de hegemonyanın gelişmesi söz konusu olabilirdi. Bunu sağlayamasaydı Osmanlı İmparatorluğunu dağıtması, Arapları parçalayıp bölmeden onları yönetmesi, İran’ı sürekli içe kapalı bir şekilde gergin tutarak üzerinde hegemonya kurması mümkün değildi.
Ortadoğu’da bu gelişmeyle bağlantılı olarak Kürtler, Asuriler, Ermeniler temel olmakla birlikte hangi kesim ele alınırsa alınsın belli bir sistematik içerisinde inşa edilmiş dünya sisteminin ortaya çıkardığı sonuçlar ve sorunlar durumundadırlar. Kürtler sürekli kullanılma pozisyonunda, bir çıban başı konumunda tutulmuşlardır. Asuriler de mevcut bölgesel çelişkilerde kullanılma temelinde elde tutulmuş olmalarına rağmen katliamlara ve sürgünlere uğramışlardır.
1915’te Ermeni katliamı, aynı ölçüde Asuri katliamları var. Bu katliamlar İngiltere’nin ya da onun geliştirmiş olduğu dünya sisteminin dışında ele alınamazlar. İsrail sorunu ne kadar tarihsel sorun olursa olsun yine aynı konumdadır. Araplarla çelişkisi ne kadar tarihe dayanırsa dayansın İsrail devletinin kurulması, İsrail-Filistin çelişkileri ulus-devlet olma ekseni üzerinde yürütüldüğü için de çözümü mümkün olmayan bir kriz haline gelmiştir.
Ortadoğu’daki bütün gelişmelerde elbette uygarlıksal sorunların birikimi göz ardı edilemez, ama bu sorunlar üzerinden şekillenen kapitalizm ve İngiliz öncülüğünde geliştirilen ulus-devlet Ortadoğu’da ortaya çıkan bütün yeni sorunların kaynağı haline gelmiştir. Bugün Ortadoğu’da en temel sorun, ulus-devletler biçimindeki bölünmüşlük sorunudur ve buradan kaynaklanan sorunlardır. Sorunların çözümü de bu çerçevede mümkün görülemez. Eğer sorunların nedeni İngiltere ise ya da kapitalist dünya sistemi ise ve bunu ulus-devletle ortaya çıkartıyorlarsa o zaman ne kapitalist dünya sisteminden sorunların köklü çözümünü beklemek gerekiyor ne de ulus devletlerin varoluşundan sorunların çözümünü beklemek gerekiyor. Burada çözüm ortaya çıkmaz ve çıkmayacağını da rahatlıkla görmek gerekiyor. Hangi Arap ülkesi kendi devlet oluşumundan vazgeçerek başkasıyla birlik temelinde siyasi adımlar atabilir? Dönem dönem bu tür söylemler Suriye’de, Libya’da, Irak’ta ortaya çıktı ama hiçbir gelişme olmadı. Peki Ortadoğu’da mevcut kapitalist modernitenin temsil düzeyi olarak ortaya çıkan ulus-devletler böyle bir şeye müsait midirler? Dünya sistemi bunu kabul eder mi? Görüldüğü kadarıyla ne Ortadoğu’daki devlet modelleri bunu kabul eder, ne de uluslararası dünya sistemi bunu kabul eder. Yapmak istedikleri mevcut var olanın içinde mümkün olduğu kadar sorunları biraz yumuşatarak sistemin bu şekilde ömrünü uzatmaktır. Bunun dışında yaptıkları hiçbir şey yoktur. Sistemin ayakta durabilmesi için bu bölünmüşlüğün devamlılığı gerekiyor.
Ulus-devletlerin temelinde bölünmüşlük durumu yatıyorsa, o zaman bunu neden bir sistem haline getirdi? Toplumsal olarak ne anlama geliyor? Ortadoğu’nun sorunu, sadece bölünmüşlük sorunu da değildir, bununla birlikte toplumsal sorunların da oldukça derinleştiği bir durum var. Çünkü kapitalizmin Ortadoğu’da kendisini inşa edebilmesi için sisteminin sosyal düzeyini oluşturması gerekiyor. Ulus-devletler için gerekli olan sınıf oluşumunun da Ortadoğu’ya modernite ile dayatıldığı sonucuna varabiliriz.
Devlet ancak bürokrasi tabakasıyla kendisini var edebilir
Ne kadar devlet ve iktidar odağı varsa, o devlet ve iktidar odağının belli bir sınıf temelinde oluşumunu gerekli kılar. Aynı paralelde olan sınıfların ittifakına dayalı işbirlikçi bir kategorinin oluşması gerekiyor. Bu noktada devlet ancak bürokrasi tabakasıyla kendisini var edebilir. Bürokrasi ve işbirlikçi komprador kesimin ortak varlığı dikkate alınırsa, toplumsal olarak da büyük bir yarılmanın, bölünmenin ortaya çıktığı görülüyor. Bu da Ortadoğu’daki sorunların sadece oluşmuş olan suni devletlerin bölünmüşlüğünün ötesinde her devletin de kendi içerisinde toplumsal yarılmayla, toplumsal çelişkilerle sorunun gittikçe derinleştiğini gösteriyor. Öyle bir sistem yaratılmıştır ki ne bölge çapında oluşan devletlerin birbirleriyle bir bütünlüğü var ne de bir devlet içerisindeki sosyal bölünmenin birbirleriyle bütünleşmesi var. Sorunların çözümünün mümkün olmadığı bir denklem haline getirilmişlerdir. Sosyal bölünme, ulus ve devlet bölünmesiyle birlikte derin bir soruna yol açıyor. Sistem, bölgedeki farklılıkların birbiriyle çelişkisini canlı tutarak kendi sistemini Ortadoğu’ya hakim kılmaktadır.
Kürtler, Türkler, Araplar, Acemler olarak dört büyük temel güç olarak düşünüldüğünde hepsi birbiriyle çok yoğun bir çelişki ve güvensizlik içerisindedirler. Konjonktürel olarak dönem dönem ilişki ve ittifaklar içerisine girseler de stratejik olarak bunların hiçbirisinin diğeriyle sorunsuz bir temelde ilişkilenmesi mümkün değildir. En büyük oluşumlar Ortadoğu’da bir araya gelmeyecek düzeyde sorunlar temelinde koşullandırılarak sürekli birbiriyle çelişki içerisinde tutuluyorlar.
Tarihsel gelişim süreçleri içerisinde de herkesin herkesle çelişkisi oldukça derindir. Ermeni çelişkisi, Rum çelişkisi, Yunan çelişkisi, Asuri çelişkisi, Kürt çelişkisi; bütün bu çelişkiler Ortadoğu’nun temel değişmeyen çelişkileridirler. Bu temel değişmeyen çelişkiler sürekli çatışma hali içerisinde kaosu temsil ederler ve sorun kesinlikle hiçbir çözüm yoluna gidilmeden her gün biraz daha derinleşerek Ortadoğu’nun değerleri sürekli bu çatışmalar içerisinde kırıma uğramaktadır. Bunun temel kaynağı kapitalist dünya sistemi ve onun inşasına öncülük yapan İngiltere olmuştur. Bölgenin değişik özellikleri dikkate alındığında sorunların bu kadar canlı tutulmasının nedeni çok daha iyi anlaşılacaktır.
İki yüz yıldır ‘Şark Sorunu’ batı kapitalizminin temel sorunudur
Neolitiğin, yine uygarlıksal gelişmenin Ortadoğu eksenli bir zeminde ortaya çıkması, zengin bir kültürel birikim oluşturuyor. Bu kültürel birikim burada varlığını koruduğu sürece kapitalist modernitenin geleceği güvencede değildir. Geleceği güvencede olmadığı için öncelikle Ortadoğu temel bir sorundur. İki yüz yıldır ‘Şark Sorunu’ batı Kapitalizminin temel sorunudur ve çözülemeyen bir sorun konumundadır. Neolitikte dahil uygarlıksal gelişmenin bütün mirasının canlı yaşandığı bir alan olması itibariyle kapitalist modernite karşısında kendisini ifade edebilecek potansiyellere sahiptir. Kapitalist modernite burasını öncelikle kendisi için büyük bir yayılma alanı haline getirmeden kendisini var edemez. Bu nedenle buraya saldırması stratejik bir önem arz ediyor. İkinci etken ise bölgenin sahip olduğu zenginliklerdir. Kültürel zenginlikler kadar, maddi zenginlikler de kapitalizm için fethedilmesi gereken alanlar konumundadır. Gerek petrol vb. kaynaklar açısından, gerek uluslararası ticaret ve sömürü sistemleri açısından Ortadoğu kapitalist modernitenin bir yayılma alanıdır. Bu şekilde kapitalizm kendisini büyük ölçüde Ortadoğu’ya taşırmıştır. Ortadoğu ulus-devletler düzeyinde, zenginliklerin talanı düzeyinde, toplumsal bozulmalar düzeyinde, sorunların çözümsüzlüğü düzeyinde bir kaos ve bunalım içerisine sokulmuştur. Bütün sorunlar bu kördüğüm içerisinde günlük olarak sürekli çatışma ve savaş üreten bir pozisyondadır.
Endüstriyalizmin Ortadoğu’ya girişini göz önüne getirirsek kapitalizmin kendisini bir sistem olarak Ortadoğu’ya nasıl taşırdığını net olarak görebiliriz. Bu kısa özet iki temel açıdan önemlidir. Birincisi, Ortadoğu’nun yaşamış olduğu derin kriz ve kaos halinin anlaşılması için gereklidir. İkincisi ise bu kriz ve kaos halinin temel kaynağının ne olduğunun anlaşılması açısından önemlidir. Böyle bir bakış açısı sorunu doğru anlama ve doğru çözüm modellerini geliştirmek için gereklidir. ‘Neden çözülmüyor?’ sorusunu sormak gerekiyor. Kürt-Arap sorunu, Kürt-Türk sorunu, Kürt-İran sorunu neden çözülmüyor? Filistin-İsrail sorunu neden çözülmüyor? İran-Arap sorunu neden çözülmüyor? Şii, Sünni çelişkisi neden çözülmüyor? Alevi-Sünni çelişkisi neden çözülmüyor? Bütün devletlerin birbiriyle olan çelişkileri neden çözülmüyor? Tüm bu soruların hepsi can alıcı sorular konumundadırlar. Ortadoğu’da birbirine dost olan iki devlet neredeyse yok denecek düzeydedir. Hepsi de kapitalist modernitenin çocukları olmasına rağmen yine de birbirine düşmanlık içerisinde vardırlar.
Demek ki sorunları sadece bölgesel bir bakış açısıyla, konjonktürel bakış açısıyla, tekil bakış açısıyla anlamak ya da kavramak mümkün değildir. Bu anlamda sorunları çözmek de mümkün değildir. Herkes ulus-devlet mantığıyla yaklaştığı sürece sorunların çözümü mümkün değildir. Çünkü ulus-devlet sorunların kaynağıdır. Bu sorunlar bu sonuçtan ortaya çıkıyorsa o halde ulus-devlet eksenli bir çözümsel yaklaşım sorunu çözmek anlamına gelmiyor, sorunu daha da derinleştirmek anlamına geliyor. Eğer ulus-devlet olmak sorunu çözseydi, Osmanlı egemenliğinden sonra ortaya çıkan 22 Arap devleti sorunların tümünü çözmüş olacaktı. Hepsi sınırları belirlenmiş bir oluşumla kendilerini ifade ettikleri halde kendi içerisindeki çelişkileri çözmediği gibi bölünmeyi ve çelişkileri daha da derinleştirmiştir.
Birinci Dünya Savaşından sonra çizilen dünya haritası ulus-devlet eksenli çizilmiştir. Dünya haritası, ulus-devlet eksenli oluşturulurken Kürtler kurulmuş olan dünya sisteminin kurbanıdırlar. Kürtlerin ulus-devlet temelinde kurulmuş olan dünya sisteminde ulus-devlet düzeyinde taleple yola çıkması sorunu çözmez. Varsayalım ki ulus-devleti ortaya çıkardı, peki ulus-devlet olarak ortaya çıksaydı bütün sorunları çözülmüş mü olacaktı, hayır, tam tersine sorunların giderek daha da çoğalacağı ve derinleşeceği bir hâl alacaktı. Kürtler, ulus-devlet esaslı bir bölünmeyi kendisine esas aldığı zaman hem kendi içerisinde sosyal parçalanmalar, bölünmeler hem de kendisinin ulus-devlet oluşumunun bölgesel diğer güçlerle olan çelişkisi itibariyle çok daha büyük sorunlara kaynaklık edeceklerdi.
Peki kapitalist modernite gerçek anlamda sorunları çözmenin gücüne sahip midir? Böyle bir değerlendirmeyle yaklaşırsak kapitalist modernitenin sorunları çözmeyeceği kesindir. Sorunların çözümünü onlardan beklemek ya da onların temel araçlarıyla sorunu çözmeye çalışmak kesinlikle sistem içerisinde kalmak ve sorunlarla sürekli birlikte yaşamak anlamına geliyor. Farklı çözüm biçimleri burada önemli bir konum arz ediyor.
Bölgesel düzeydeki çözüm anlayışını, yaklaşımını, yöntemlerini geniş tartışmak gerekiyor. Buradan şu sonuç rahatlıkla anlaşılabiliyor: Ortadoğu’nun kriz ve kaos içerisinde olduğu, bu kriz ve kaosun ise sadece Ortadoğu çapında ulus-devletler biçimindeki bölünmelerle değil, her ulus-devletteki sosyal bölünmelerle derinleştiği, endüstriyalizm ile toplumsal yaşamın sürdürülmezlik düzeyine geldiği gerçeği var. Kaos ve kriz durumu her geçen gün sorunları daha fazla derinleştiren, sürekli sorunları toplumsal düzeyde bir çatışma içerisinde tutan bir düzey yaratmıştır. Bütün gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda sorunun nasıl daha fazla çıkmaza gireceği rahatlıkla görülebilir.
Kürdistan’ın en verimli yerleri kendi kaderine terk edilmiş
Aşırı derecede devletleşme olgusu, aşırı derecede bir milliyetçilik vb. düşmanlıklar o kadar öndedir ki, bunlar birçok toplumsal sorunu, çevre ve ekoloji sorunlarını görünmez hele getirmiştir. Uygarlık tarihini anlatmaya çalışırken Ortadoğu’da yaşanan kuraklığa, çölleşmeye de zaman zaman vurgu yapmıştık. Kurallık ve çölleşmenin günümüzdeki varmış olduğu boyut çok ciddi bir düzeydedir. Ekolojide, toplumsal yaşamda, her alanda denge bozulması var. Mevsim, iklim değişikliklerinin yaratmış olduğu sonuçlarla, kapitalist sistemin yaratmış olduğu sonuçlar birleşince Ortadoğu’da ciddi bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Endüstriyalizm kâr getirmiyor diye tarım alanlarını tasfiye ederek çok suni bir şehirleşme durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu suni şehirleşme durumu tarımın tasfiyesi ile birlikte düşünüldüğünde doğa kesinlikle kendi başına bırakılmıştır. Ovalardan, çöllerden, dağlardan tutalım büyük bir boşalma, büyük bir ıssızlık durumu ortaya çıkmıştır. Bu sadece çöl kesimlerde değil, dikkat edilirse güneyde kurulan federal devlette bile bu böyledir. Kürdistan’ın en verimli yerleri adeta kendi kaderine terk edilmiş durumdadır. Şehir alanlarına yönelik bir yığılma söz konusudur. Bu alanlar endüstriyalizmin geliştirmek istediği zihniyete hizmet edebilecek bir düzeyde planlanmak istenmektedir.
Eğer Kürdistan endüstriyalizmin güçlü bir zemini haline gelirse bunun çok kötü sonuçları olacaktır. Arap coğrafyasından çok daha fazla çölleşme olacaktır. Zaten İran’da, Kürdistan’da, Anadolu’da biraz da Afganistan’a doğru uzanan hat üzerinde kısmen tarım alanları kalmıştır. Bu anlamıyla tarım ortadan kaldırılmak istenmektedir. Hem bölgesel çelişkilerin yaratmış olduğu savaştan dolayı, hem de endüstriyalizmin kâr amacından dolayı bu böyledir. Çölleşmiş, tarımdan kopmuş, toplumsal yaşamdan kopmuş bir Ortadoğu coğrafyası ne anlama geliyor? Petrol vb. zenginliklerin sunmuş olduğu imkanlarla şimdilik bir denge yaratılabiliyor, toplumun tarımdan koparılmasının karşılığı olarak tam bir sosyal yardım da diyemeyeceğimiz birtakım düzenlemelerle bir denge tutturulmuş ve bu denge tarım alanlarının boşaltılması karşılığında ortaya çıkartılan bir dengedir. Bir zamanlar Saddam bunu yapıyordu. Hiç kimsenin üretime, tarıma eğilim göstermesine gerek yoktu, herkese ev ve araba dağıtarak kendi sistemini kuruyordu. Kısmen Suriye ve Lübnan’ı çıkarırsak Arap ülkelerinin büyük bir bölümü petrol kaynaklarından elde edilmiş zenginliklerle endüstriyel bir denge kuruyorlar. Bu anlamıyla kuraklığın ve endüstriyalizmin yaratmış olduğu bu toplum-çevre ilişkisi kapitalist modernitenin en çok bozduğu alanlar görünümünü veriyor. Suların kuruması, sıcaklıkların artması vb. durumlar göz önüne getirildiğinde hayvancılık, tarım alanları ciddi bir risk altına giriyor. Kırsal alanda yerleşim söz konusu olmuyor. Geriye şehir alanlarının dışında herhangi bir yaşam durumu söz konusu değildir. Bu da işsizlik ve asalak bir toplumun ortaya çıkmasına neden oluyor. Sosyal anlamda da işsizlik ve asalaklık büyük bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Toplumsal çevre sorunları toplumda kaos ve kriz nedenidir
Toplumdaki ahlaki çöküntü oldukça ileri düzeydedir. Demek ki sorun sadece en üst boyutuyla modernitenin ortaya koymuş olduğu ulus-devletleşmenin sorunları, onun sosyal bölünmeleri, onun günlük çatışmalarıyla sınırlı değildir, onu çok aşan toplumsal ve çevre sorunları da var. Toplumsal çevre sorunları toplumda kaos ve kriz nedenidir. Peki Ortadoğu coğrafyasının bu kadar dengesiz durumu göz önüne getirildiğinde, bu sorun nasıl çözülecek? Kapitalist modernitenin çözüm diye bir sorunu da yoktur. Kapitalist modernite dışında da doğru ele alıp doğru çözmenin o kadar çok kolay olmadığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü büyük oluşumlar içerisine girmeden, yeni bir paradigmayla sorunları doğru temelde ele alıp doğru çözümler ortaya çıkarmadan bunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Somut olarak görülüyor ki, Önderliğin sunmuş olduğu çözüm metotları dışında bir çözümün gelişmesi mümkün değildir.
Önderlik, sorunların çözümünü bu çerçevede ortaya koymasının temel amacını söylüyor. Sorunu, ülkeler ve ülkelerin ismini vererek tartışmaktan çok kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya taşınması temelinde ortaya çıkan sorunlar bağlamında anlamak daha yararlı olacaktır. Ortadoğu’da kapitalist modernite varlığını sürdürdüğü sürece sorunların çözümünü beklemek mümkün değildir. Konjonktürel değişimler, kendini yenilemeler, taktik oluşumlar söz konusu olabilir, ama bunlar sorunları çözemeyecektir. Sorunlar yapısal olduğu sürece konjonktürel olarak getirilen çözümler çoğu zaman sorunun daha da derinleşmesine yol açar, köklü bir çözüm olarak karşımıza çıkmazlar, her çözüm yeni bir soruna da kaynaklık ederek, eski sorun üzerinde sorunu daha da ağırlaştıran bir sonuca yol açar.
Ortadoğu’da oluşan ulus-devlet sistemi değişime oldukça kapalıdır. Özellikle reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte yaratmak istedikleri Büyük Ortadoğu Projesini hayata geçirmeye çalışırken, bunun karşısında da bir direniş söz konusudur. İran’ın durumu, Arap ülkelerinin durumu, Türkiye’nin durumu, Irak’ın durumu; kapitalist modernitenin kendi eliyle geliştirdiği yapılanmayı değiştirmek bile Ortadoğu’da kolay değildir. İran büyük bir gerilim ve gerginliğin temsili düzeyindedir. Kapitalist moderniteyi ulus-devlet düzeyinde inşa ederken bir yanıyla da demagojik olarak İslam Cumhuriyetiyle bunun üstünü örtmek istiyor. Ama çok kötü bir ulus-devlet karikatürüdür, çok kötü bir modernitedir. Kötü bir modernitenin taklitçisi olduğu halde batı kapitalizmine karşı direniyorum gibi bir görüntüyle karışıklık ve kaos halini temsil ediyor. Adeta geleneksel modernitenin temsil düzeyinden geriye adım atmıyor, karşısında duruş sergilemiş olduğu batı modernitesinden farklı olmamakla birlikte onlarla çözümü adeta mümkün olmayan bir kriz halini yaşıyor. Bu, bir yanıyla İran’da oluşan rejimin İslam görüntüsü adı altında kapitalist modernitenin uygulanmasındaki ısrardır.
Osmanlının yıkılışından sonra Türkiye’de ortaya çıkan ulus-devlet yapılanması batı modernitesinin destekleriyle bugüne geldiği halde katı bir duruş içerisindedir. Arap devletlerinin hepsi aynı düzeyde olmasa da onlar da bir düzeyde karşı duruş içerisindedirler.
Tarihsel olarak ahlaki-politik geleneklerin hala canlı olduğu bir bölge söz konusudur. Bu karakteri kapitalist modernite için ciddi bir çelişki kaynağıdır. Dolayısıyla Ortadoğu’ya çok aşırı derecede bir değişim süreci dayatılıyor. Bu dayatmalar karşısında farklı itirazların kendisini gösterdiği de bir gerçektir. Bu da değişim temelinde modernitenin çözümünü kabullenmeyen bir soruna yol açıyor. Bir yanıyla Ortadoğu’da değişik çözüm modellerinin koşullarının ne kadar olgunlaştığını gösteriyor. Bu olgunluk içerisinde doğru çözüm yöntemleri geliştirilerek hâkim kılınmasının koşulları anlamına gelir. Çelişkilerin yaratmış olduğu kriz ve kaosun çıkmazıyla, tarihsel gelişim dinamiklerinin varlığı bunu imkân dahiline sokuyor.
* Bu yazı Rıza Altun’un Evrensel Tarih ve Ortadoğu kitabından derlenmiştir.