I. FARKLILIKLARIN DİYALEKTİĞİ VE POZİTİF ENTEGRASYON
Bütünleşmenin olabilmesi için farklılığın olması gerekir. Örneğin suyun su ile bütünleşmesinin sonucu yine sudur. Buna entegrasyon diyemeyiz. Entegrasyon olabilmesi için su ile benzer olmayan farklı bir varlık olmalı. Örneğin suyun toprakla bütünleşmesi gibi. Bu olduğunda hayat olur, ama ne su ne de toprak bütünleştiğinde biri diğerine benzeşmez, toprak, toprak olmaya, su da su olmaya devam eder. İkisi de varlıklarını koruyarak ama simbiyotik (karşılıklı yararlılık, birbirini besleyici) ilişki tarzında bütünleşerek hayatı doğururlar. Fakat bunu yaparken iki varlık da yok olmuyor. Su, toprağın ihtiyacı kadarını verip onu canlandırırken, kendisini de yine toprağın bağrında veya yüzeyinde koruyarak (yeraltı ve yer üstü suları) varlığını sürdürüyor. Toprak da sudan aldığının karşılığını çeşitli bitki ve meyvelere dönüştürerek yaşamı renklendirir ama yine su ile tanıştığında su olmuyor, toprak olarak kalıyor, varlığı yok olmuyor yani. Su da toprak da karşılıklı yararlılık ilişkisi içinde birbirini besleyerek yeni oluşumlara/varlıklara hayat veriyor. Yani her iki varlık, birbirinin varlığını ortadan kaldırmadan bütünleştiğinde hayatı, yeşili, çiçeği, sebzeyi, ağacı, meyveyi doğuruyor. Buna yapıcı diyalektik deniliyor, entegrasyon bağlamında ele alındığında pozitif, yararlı, olumlu entegrasyon oluyor.
Pozitif entegrasyonun karşıtı, negatif entegrasyondur. İki varlığın zararlı, olumsuz bütünleşmesi kastediliyor. Olumsuz bütünleşme hayatı değil başkalaşımı, ölümü doğuruyor. Örneğin su ile petrol kendi doğal akışı içinde evrensel oluşum ve denge kanununa tabidir. Dıştan bir müdahale, zorla karıştırma olmadıkça her varlık kendi oluşum diyalektiğine bağlıdır. Ancak diyelim ki dıştan bir müdahaleyle (örneğin bombalamayla) doğal dengesi bozulup birbirine karıştırıldığında su da asli özelliğini yitiriyor (bir nevi ölüyor), petrol de asli varlığını yitiriyor (bir nevi ölüyor), böylece ortaya anlamsız bir karışım çıkıyor. Bu tarz bütünleşme yapıcı değil, dış dayatmanın, zorun ürünü olduğundan yıkıcıdır. Hayatı doğuran evrensel yapıcı diyalektikte ne toprak suyu ne de su toprağı öldürüyor, aksine karşılıklı varlıklarını koruyarak birbirlerini besliyor, biri diğerini kendine benzeşmeye zorlamıyor.
Kültürel Türklük ve ideolojik Türkçülük
Zorla benzeştirme varlığın doğasına aykırı olup, hayatı değil aslında iki varlığın da ölümünü doğuruyor. Örneğin Türk, Kürdü devlet zoruyla Türkleştirdiğinde bu hem Kürdün hem de Türk’ün doğal varlığının ölümü oluyor ki ortaya çıkan sonuç, “Türk olmayan Türkleşme” oluyor.
Yüzyıllık zorla benzeştirmenin (asimilasyonun) ortaya çıkardığı tablo, bugün “Türkçülüğü en çok savunanların aslında Türk olmadıkları” çoğunun devşirme olduğu gerçeğidir. Böylesi doğal yollardan olmayıp devlet zoruyla benzeştirme (asimilasyon) yöntemi sadece Kürt sorununu değil, “Türk nedir?” sorununu da doğurdu. “Türk olmayan Türkçülük” gerçek Türklükle alakası olmayan, son yüz yılda ideolojik olarak inşa edilmiş Beyaz Türkler denilen kaymak sermaye takımıdır, çoğu dönme (ki dönmecilik bir Yahudi stratejisidir) olan ama ekonomik çıkarları nedeniyle Türkçülük maskesi adı altında sermaye çıkarlarını sürdürmek isteyenlerdir, çoğunun kökeni Türk değildir. Bunların savundukları Türkçülüğün hümanist, doğa sevgisiyle yoğrulmuş bir kültürü temsil eden Türkmenlikle, Dede Korkut, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Karacaoğlan ile temsilini bulan gerçek tarihten gelen sosyolojik Türklükle alakası yoktur.
Gerçek Türklük-Türkmenlik, herkesi kucaklayan, farklılıklara düşman olmayıp onları yaradılışın doğal ürünü olarak tanıyan, yetmiş iki milleti aynı nazarda gören, kendisi için istediğini başkası için de isteyen doğa sevgisiyle dolu hümanist Türklüktür. Son yüz yıllık inşa edilen her şeyi ve herkesi Türk yapma dayatmasının gerçek Türklüğe de bir faydası olmadı, onu da griye boyadı. Böylece onun da gerçekliğini, özünü, arılığını bozdu, aşındırdı veya kültürel olarak tanınmaz hale getirdi. Kürtleri ve diğer tüm farklı toplumsal grupları, dinleri ve inançları zorla kendime benzeştireyim derken aslında kendi gerçek varlığını, geleneksel kültürünü de yok etti, ediyor. Yüz yıllık tekçi-Türkçü ulus-devlet öncesi Osmanlı İmparatorluğu, bir gök kuşağı imparatorluğudur. Son yüzyılda kapitalist hegemonyanın dışarıdan dayattığı tekçi Türkçülük yüzünden Mevlana ve Yunus Emreler adeta nostalji olmuştur, gerçek Türklüğü de mumla arar duruma geldik.
Evrensel ilke: farklılık içinde bütünlük
Farklılık, evrensel oluşum diyalektiğinin temel yasasıdır. Her farklı oluşumun bir tarihi, zaman ve mekânı vardır. Evrenin, yıldızların, gezegenlerin oluşumundan dünyanın oluşumuna, oradan suların, bitkilerin oluşumu ve çeşitliliği, ardından hayvan âlemi ve çeşitliliği nihayetinde insan ve toplumunun oluşumu ve çeşitliliğine (farklı diller ve kültürlerin oluşumu, “yetmiş iki millete” dek) bakıldığında tekçi anlayışın ne kadar bilim dışı, gerçek dışı olduğunu gözlemek ve anlamak zor değildir.
İnsan ve toplumu binlerce farklı, dil, lehçe, kültür, inanç, din mezhep topluluklarının farklılıklar içinde bütünlüğünü (geçmişte kültürel bütünlük, günümüzde demokratik bütünlük) ifade eder. Farklılaşma olmasa, her şey tek düze, tek bir renk olsaydı, diğer renkler olmasaydı, varlık kendisini de tanımlayamaz veya adlandıramazdı. Kendini adlandırabilmesi için bile olsa ötekine ihtiyaç vardır.
Son tahlilde farklılaşma ve “farklılık içinde bütünlük” evrensel bir ilkedir, aynı zamanda demokrasinin de temel ilkesidir. Bu temelde demokratik entegrasyonun felsefesi, evrenin oluşum diyalektiğine bağlı olarak gelişen farklılaşma, çeşitlenmeye dayalı farklılıklar içinde bütünlüğü esas almaktadır. Hiçbir farklılığın diğerini reddetmediği, özgürlüğüne, eşitliğine, rızasına önem verdiği, farklılıktan doğan hakkını, hukukunu inkâr etmediği çok kültürlü, özgür eşit gönüllü demokratik bütünleşmenin güvencesi demokratik entegrasyon hukukudur.
Demokratik entegrasyon hukuku, tekçiliğin ve asimilasyonun tersine; özgür eşit gönüllü demokratik birlik-bütünlüğün hukukudur. Farklılık içinde bütünlük anlayışına dayalı demokratik hukuk, sınıf-devlet eksenli değil, evren-doğa-toplum-demokrasi-özgürlük eksenli çoğulcu hukuktur. Farklılıklar, çeşitlilik içinde bütünlük, evrenin, doğanın, toplumun temel yasasıdır. Evrenin, doğanın ve ikinci doğa olarak insan toplumunun hep farklılaşma, çeşitlenmeye yönelik bir oluşum diyalektiği vardır. Ve bu diyalektik, yıkıcı değil, aksine karşılıklı birbirini besleyen ve hep öncekini içinde taşımakla birlikte ondan farklılaşarak, çeşitlenerek evrensel bütünlüğün parçası olmaya devam eden yapıcı diyalektiktir. İnsan makro evrenin bütünleşik özetidir, insan mikro evrendir. İnsan ve toplumu da bununla bağlantılı olarak gelişen İkinci Doğa’dır.
Animizmden tanrıça kültüne toplumsal düşüncenin evrimi
İkinci Doğa tarihinin yüzde doksan sekizinde toplumda animizm zihniyeti hâkimdir. İnsan doğayı da kendisi gibi canlı görmekte, her varlığın, taşların bile bir ruhunun olduğuna inanarak hepsine kutsallıkla yaklaştığından onunla uyuma da özen göstermektedir. Var oluşunu güvenceye alan ve geliştiren organları ise politika ve ahlaktır.
Politika, toplumun günlük beslenme, güvenlik, savunma sorunlarının çözümü için sürekli bir araya gelerek, doğal doğrudan demokrasi tarzında icra edilmektedir. Bu pratiğin ortaya çıkardığı toplum için en iyi, en doğru işler toplum hafızasında gelenek haline gelir, ahlak kurallarıyla da varlığını, birliğini korumaya alır. Bu temelde ahlak, toplumun yazılı olmayan ilk anayasası, yasası veya hukukudur. Zora dayalı değil, gönüllü uyulan kurallardır. Diğer yüzde birlik bölümüne tekabül eden neolitik dönemde de bu gelenek devam eder, animizmin yerini doğa ile anayı özdeşleştiren ana-tanrıça kültü, tanrıça eksenli din alır. Bu, emeği ile çocuğu doğurup büyüten ve topluma yararlı icat sahiplerini ve beslenmesini güvenceye alan üretici kişilikleri kutsayan bir bakış açısıdır. Toplumlar tarihinin geriye kalan yüzde birlik bölümüne tekabül eden sınıf ve devlet oluşumlarıyla birlikte bu kutsallık kavramı da ters yüz edilmektedir.
Kutsallık artık topluma yararlı icat ve emek sahiplerine değil, soyutlaştırılmış göksel bir tanrıya ve kendini onun yeryüzündeki temsilcisi olarak ilan eden egemen sınıfa (efendi sınıfına) bağlanmaktadır. Bu temelde aldatıcı mitolojiye dayalı meşrulaştırılan sınıf-devlet oluşumuyla birlikte tanrıçanın konumu panteonda ikinci plana atılır. Giderek tamamen dışlanarak yerine erkek egemen “tanrılar” sınıfının çıkarlarını, malını, mülkünü korumaya alan zora dayalı hukuk inşa edilir. Bununla iç içe o güne kadar doğal doğrudan demokrasi tarzında icra edilen toplumun söz ve kararına dayalı politikanın yerini ise “tanrı buyruğu” ile maskelenen tanrı-kralın sözü ve bürokratik yönetimi alır.
Uygarlık öncesi sınıfsız-devletsiz toplumlar, doğayla yıkıcı değil, uyuma dayalı yararlı yapıcı diyalektiğe özen gösteren İkinci Doğa’ydı. Ve toplumlar, tarihlerinin neolitik dönemi dâhil yüzde doksan dokuzunda bu yapıcı diyalektik ilkeye bağlı kaldı. Doğal özgürlük ortamında doğal doğrudan demokrasi tarzında işleyen politika ve onun deneyimle gelenek halini almış kurallarıyla toplumlar kendini binlerce yıl sınıf ve devlet olmadan da yönetti.
Sınıflı uygarlık ve doğaya yabancılaşma
Toplumlar tarihinin yüzde birlik bölümüne tekabül eden sınıflı-devletli uygarlık oluşumları, o güne kadar toplumun, kutsal baktığı doğayla uyumlu yapıcı diyalektik ilişkisini bozdu. Kutsal-canlı doğa anlayışı yerine her tür sömürüye açık nesneleştirilen cansız doğa, ölü madde anlayışını ikame etti. Böylece insan ve toplumunu doğaya yabancılaştırarak, onu cansız, ölü, ruhsuz nesne olarak tanımlayıp üzerinde her türlü hâkimiyet ve sınırsız sömürüyü gerçekleştirdi. Sonuç, günümüzde mahşeri çağrıştıran ekolojik kriz oldu. Toplumun doğa ile ahlaki-politik bütünlüğüne dayalı uyumu yerine, doğaya yabancılaşmış özne-nesne, kul/köle-efendi, serf-senyör/ağa, patron/burjuva-işçi şeklinde yapay ikilemler inşa ederek, sınıf çıkarlarını meşrulaştıran yıkıcı bir diyalektik ikame etti. İnsanı (“tanrı dışkısı” veya “çamurdan” yaratıklar) olarak tanımlayıp iradesiz; “Tanrılara hizmetle yükümlü” kul-köle, toplumu da “sürü” olarak tanımlayarak, çoban-sürü diyalektiğini inşa etti. Sınıflı devletli uygarlık tarihi, bu diyalektiğin biçim değiştirmiş halleridir. İlkçağda çoban-efendi (Tanrı-Kral) ile kulları-kölelerinden oluşan sürü-toplumdur. Ortaçağda Tanrının (Tevrat’ta Rab-Efendi anlamındadır) yeryüzündeki gölgesi çoban-sultan (Zillullah) veya ilahi devletin efendisi kral ile tebaası kul-köle toplumdur. Bu anlayışın kapitalist çağda güncellenmiş hali olan pozitivizm, toplumu zihniyetiz, ahlaksız, politikasız “olgular yığını” olarak tanımlayıp nesneleştirerek onu da doğa gibi sınırsız kâr kanununun sömürüsüne açarak ulus-devletin “demirden kafesine” aldı.
Bunun felsefesi de Hegel felsefesi (Ulus-devletin İncil’i) oldu. Hegel, ulus-devleti “yeryüzüne inmiş tanrı” olarak yeniden “kutsallaştırmanın”, birey ve toplumu ise hiçleştirilmenin teorisini geliştirdi. “Devlet her şey, toplum ve birey ise hiçbir şeydir” diyerek burjuvaziyi özne kılarken, birey ve toplumu (nesne-işçi bu bütünün sadece bir parçasıdır) nesneleştirdi. Ulus-devlet çıkarına uyarlanmış “özgürlük” daha ziyade özne burjuvazi için geçerliyken, sadece devlete karşı görevleriyle tanımlanan yeni kulu vatandaşı ve ücretli köle olarak güncellenen nesne-işçiyi de içine alan toplumu ise kitle (sürü-toplum) olarak yeniden inşa etti. Vatandaş ancak devletin lütfettiği kadar hak-özgürlük kullanabilir; devlet dışı sistem (daha fazla demokrasi-özgürlük) arayışına giremez. Kendisine biçilen sınırları aşıp daha az devlet daha çok toplum-özgürlük-demokrasi için mücadele ettiğinde, devlete karşı suçlar kategorisinde değerlendirilip güvenliği tehdit eden olarak kodlanıp hareketsiz kılındı. Son tahlilde beş bin yıllık sınıflı-devletli uygarlık tarihi boyunca bireyin kul haline getirilmesi, toplumun sürüleştirilmesi, doğanın nesneleştirilmesi, kapitalist çağda bireyin ve toplumun devlet potasında eritilerek nesneleştirilmesiyle sonuçlanır.
Kapitalist modernitenin doğa ve toplum krizi
Kapitalist çağın sınırsız kâr kanununa hizmet eden cansız-doğa, ölü-madde anlayışı, toplumu ise olgular yığını olarak tanımlayan yeni din (pozitivizm-olguculuk) ile birlikte artık zihniyeti, ahlakı, politikası olmayan kitle (faşizmin sürü-toplumu) inşa edildi. Nesneleşen birey ve toplum (nesne proletarya bunun sadece bir parçası), özneleşen ulus-devlet efendisi burjuvazi ikilemi ikame edildi. Sonuç nesneleştirilen birey-toplum-doğanın, sınırsız kâr kanunun sömürüsüne açılması; insan ve toplumunun doğayla uyumunun, simbiyotik ilişkisinin bozulması, ekolojik yıkım da denilen doğa-kırım, toplum-kırım, sorumsuz, bireycilikle doğaya, topluma, kendine yabancılaşmış mekanik-medyatik-sanal-bencil insanların daha da çoğalması oldu. Nasıl ki Nemrutluk ve Firavunluk, insan bencilliğinin-egosunun zirvesi tarzında kendini tanrı ilan edecek kadar raydan çıkmışsa, günümüzde bireycilikle sayıları milyonlarca artarak, hakikilik-gerçeklik duygusunu yitirmiş yapay, soyut, sahte, tutarsız, bencillikte sınır tanımayan, zalim, vicdansız bireylere-bireycilere dönüşmüştür.
Tüm uygarlık tarihinin en yıkıcı doğa ve toplum tahribatı, hatta aile yaşamı bile artık bu haliyle sürdürülemez noktaya gelmiştir. Artık kapitalizm, endüstriyalizm, ulus-devletiyle kapitalist modernite; sadece toplum-kırım değil; tsunami, depremler, fırtınalar, hortumlar, küresel ısınma, su kaynaklarının kuruması, sağlıksız çevre, sağlıksız beslenme, havanın kirlenmesi, pandemi, salgın hastalıkların baş sorumlusu haline gelmiştir. Sadece dar anlamda işçi sınıfı ile değil tüm toplum, doğa, herkes ve her şey ile çelişki halindedir. Kapitalist modernitenin hiçbir ahlaki ilke tanımayan iktidar ve sınırsız kâr kanununun yıkımın eşiğine getirdiği ekolojik kriz ortamında doğa, denizler, akarsular, toprak, su, hava, çiftçiler, emekçiler, ötekileştirilen halklar, cinayetler de dâhil hepsinden çok daha fazla sömürü, baskı altına alınan kadınlar, gençler, çocuklar hatta hayvanlar, her şey isyan halindedir. Bunların tümü, insan toplumu ile doğa arasındaki simbiyotik ilişkinin bozulmasının sonuçlarıdır ki kapitalist çağda bu bozulmanın zirve yapması nedeniyle mahşeri çağ da denilmektedir.
Dünyanın kapitalizmin sınırsız kâr kanunu, endüstriyalizminin yıkıcılığı, homojen ulus-devlet anlayışının olgular yığını haline getirdiği zihniyetiz, ahlaksız, politikasız sürü-toplumu yüzünden giderek ömrünün kısaldığını, doğanın artık bu kadrini bilmeyen sınırsız sömürü ve istismar zihniyetini taşıyamayacak hale geldiğini bilim de söylüyor. Böyle giderse ekolojik yıkımın (kıyametin) yakın olduğunu, kapitalist modernite aşılmazsa dünyanın bu haliyle elli yıllık ömrü kaldığını bilim insanları her gün dillendiriyor. Bu temelde ekolojik krizden çıkış için yeniden doğayla uyumlu bir toplumsal yaşamın (Üçüncü Doğa) nasıl inşa edebileceği üzerinde duruluyor.
Tekçi ulus-devlet ve faşizm sorunu
Evrenin, doğanın karşılıklı yararlılığa dayalı diyalektiğini ikinci doğa olarak topluma uyarladığımızda, toplumda yüzlerce farklı kimlik var. “Yetmiş iki millete aynı nazarda bakmak”, farklı din, mezhep ve milliyetlerin özgür eşit gönüllü demokratik bütünlüğü ilkesine dayalı demokratik bakış açısı, bu evrensel diyalektik ilke ile uyumlu bir bakış açısıdır. Bunun zıddı olan tekçilik ise faşizmdir. Kaynağını doğayı cansız ve ölü-madde tarzında, toplumu da olgular yığını olarak nesneleştirip her tür sömürüye açan kapitalist çağ pozitivizmi-bilimciliğinden alan faşizm, aynı zamanda tekçilik adına insanı kendine, doğaya, topluma yabancılaştırarak sınırsız sömürüye açmanın adı oluyor. En büyük kötülüğü evrene, doğaya, insan ve toplumuna tek renk gözlüğüyle bakan tekçiliğidir.
Bu zihniyet sahipleri, evrendeki farklılığı, bitki ve hayvan âlemindeki çeşitliliği, insan-toplumunun yüzlerce dil, kültür, inanç ve renkleriyle adeta bir gök kuşağı halindeki güzelliğini göremeyecek kadar kördür. İlk bakışta bile evren, doğa ve toplumdaki farklılıkları, çeşitlilikleri gözlemlemek zor değildir ki farklılık olmadan yaşam olmaz. Dolayısıyla toplumsal farklılıkları, homojen ulus yaratma adına devlet zoruyla tekleştirme zihniyet ve uygulamaları, açık ki yaşam karşıtlığıdır. Son tahlilde farklılık, evrensel bir ilkedir, tekçilik ise faşizmdir. Tek ideoloji, tek devlet, tek millet, tek dil, tek kültür, tek parti, tek şef, tek, tek…Her şey tek, tekçi; bu anlayış, en geri felsefedir. Kendini değişmez, herkesin uymak zorunda olduğu mutlak doğru olarak dayatır. Dogmatizmin kaynağıdır, düşünce özgürlüğünü yadsır. Kendini Tanrı-Kral, Firavun, Nemrut ilan edenler ne derse, doğru odur, onlar dışında doğru yoktur.
Aynı tekçi, mutlak doğru dogmatizmi, tek tanrının mutlak sözü ve onun yeryüzündeki gölgesi (Zıllullah) sultanların fetvaları, fermanları, Batı’da ise ilahi devletin engizisyon yargılamalarıdır. Onun kapitalist çağdaki versiyonu ise, Hegel’in “tanrının yeryüzüne inmiş hali” olarak tanımladığı ulus-devletin mutlaklığı; tekçiliğini tek doğru olarak dayatan dogmatizmi, pozitivizmi ve yeni dini olarak milliyetçiliğidir. Sonuç Hitler faşizmidir. Hegel’i ayakları üstüne oturtma iddiasıyla yola çıkan Marks’ın da evrensel oluşum ve gelişim diyalektiğinin ürünü farklılıkları hesaba katmayan mutlak eşitlikçiliğinin sonucu da proletarya diktatörlüğü olarak çöküşle sonuçlanır. Son tahlilde aynılık ve benzerlik üzerine kurulu her iki teorinin de sonuçları vahim olmuştur. “Çok açık ki, ‘aynı’ kalmakta ısrar etme evrenin farklılaşarak gelişme ilkesinin inkârıdır.Kendini mutlak hakikat olarak sunan her tür aynılık ilkesinin, evreni yorumlayacak yetenekte olmadığı iyi anlaşılmaktadır. İster içeride ister dışarıda, ister ana karnında ister fezanın herhangi bir anında ve mekânında olsun insan yaşamı, ancak toplumsal olarak özgür, farklılık içinde eşit ve demokratik yaşanabilir. Bunun dışındaki yaşam biçimleri, sapaktır, dolayısıyla hastalıklıdır.” (A. Öcalan).
II. TOPLUM-DEVLET DİYALEKTİĞİNDE DEMOKRATİK HUKUK ARAYIŞI
Demokratik entegrasyon hukuku, farklılıkların özgür eşit gönüllü demokratik bütünlüğünü esas alan, insanlığın tarih boyunca mutlak devlet iktidarını özgürlükler lehine sınırlandırma mücadelelerinin ürünü demokratik hukuktur. Felsefesi devlet eksenli değil, aksine evren, doğa, insan, toplum ve kadın özgürlüğü eksenlidir.
Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı eserinde yasaların, evren, doğa ve toplum gerçekliğiyle uyumlu olması gereğine işaret eder. Yine “Kuvvetler ayrılığı” ilkesiyle ile de mutlak devlet iktidarını sınırlandırarak toplum, demokrasi ve özgürlüklere alan açmayı savunmuştur. Hakeza J.J. Rousseau, ‘Toplum Sözleşmesi’ kuramı ile devlet erkinin mutlak, soyut tanrıya değil, birey ve toplumun rızasına dayalı olması gereğinden söz eder. Bu teorilere dayalı gelişen demokratik anayasacılık hareketlerinin geldiği aşama, daha az devlet daha çok toplum demokrasi özürlükleri çağıdır.
Çağdaş demokratik anayasacılık ve uluslararası mevzuat
BM, AB ve ilgili uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle üç kuşak insan hak ve özgürlükleri, Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartıyla yerel demokrasi güvenceye alınmıştır. Kopenhag kriterlerine göre “Demokrasilerde halk devlet için değil, devlet halk içindir”. Bu temelde demokratik anayasalarla devlet, halkın hizmetinde genel görevlerle sınırlı konuma çekilirken geriye kalan alanlar yerel demokrasiye dayalı olarak özgür yurttaş ve demokratik toplum inisiyatifine bırakılmıştır. Sonuç, özgür yurttaş, demokratik toplum ve yerel demokrasiyi güvenceye alan demokratik anayasa ve yasal yapılanmadır. Bu temelde şekillenen çağdaş demokratik hukuk, tanrı-kralın, kralın, despotun tek taraflı zorla dayattığı fermanlarının, nihayetinde ulus-devletin toplum mühendisliği anlayışının ürünü homojenleştirme esasına dayalı ulus-devletin tek taraflı tepeden zorla dayattığı “hukukunun” (pozitif hukukun) tam tersidir.
Demokratik entegrasyon hukuku, tarih boyunca yaşanan devlet ve ahlaki politik toplum (demokrasi) ikileminin/çelişkisinin toplum-demokrasi-özgürlükler tarafında yer alır. Daha doğuşunda aldatıcı mitolojiyle tanrılaştırılan devletin mutlak iktidarına karşı ilk kadın direnişi İnanna, dönemin kent meclisinin itirazları, dışa doğru yayıldığında kabile direnişleri, tanrı-krallığı reddeden peygamberlik hareketleri, işe tanrıyı karıştırmadan evren, doğa toplum yorumlarıyla felsefe çağını açan Atina demokrasi deneyimi, Roma cumhuriyet deneyimi, göksel devleti yeryüzüne indirerek toplumun denetime tabi kılan Rönesans, Reform ve Aydınlanma ile başlayan demokratik anayasa hareketleri, İngiltere, Fransa, Amerikan devrimlerinin ürünü birinci kuşak özgürlükler, Ekim devrimi ürünü ikinci kuşak sosyal ekonomik kültürel özgürlükler, demokratik ulusal, ekolojik, feminist mücadelelerin ürünü üçüncü kuşak özgürlüklerin hepsi, zincirleme birbirini tamamlayıp bütünleyerek, mutlak devlet iktidarını özgürlükler lehine sınırlandırmayı amaçlamıştır.
Magna Carta ile başlayan mutlak devlet iktidarını, birey-toplum-demokrasi-özgürlükler lehine sınırlama mücadelesinin ürünü birinci, ikinci kuşak derken farklı din, dil, milliyet ve kültürlerin grup hakları, çevre hakkı, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları olarak sıralanan üçüncü kuşak özgürlüklerin de uluslararası insan hakları sözleşmelerine geçmesi, gelişmekte olanın toplumsal mücadeleler ürünü demokratik hukuk olduğunu, “devletin tek taraflı yarattığı ve zorla dayattığı hukuk” (pozitivist hukuk) anlayışının tarihin çöp sepetine atılması gerektiğini kanıtlar. Son tahlilde yirminci yüzyılı boydan boya savaşlara, homojenleştirme adına tarihsel-toplumun binlerce yıllık gelişiminin ürünü farklı dilleri, kültürleri inkâr, imha ve asimilasyona tabi tutan tepeden zorla dayatılan tekçi ulus-devlet anlayışı çoktan aşılmıştır. Özellikle 1950’lerden itibaren gelişen BM ve AB uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle ulus-devletin homojenleştirme politika ve uygulamaları, fiziki ve kültürel soykırım olarak insanlığa karşı suçlardan sayılmıştır. Sonuç, “Daha az devlet, daha çok toplum-demokrasi-özgürlükler” ilkesi temelinde mevcut ulus-devletlerin, kimliklere ucu açık esnek, demokrasinin ve evrensel hukukun geldiği aşamanın gerekliliklerine uyarlanmış dönüşümüdür.
Demokratik uygarlık çağının geldiği aşamada farklılıkları ret ve inkâr etmek, tek bir dini veya milliyeti esas alarak homojen ulus-devlet zoruyla her şeyi tekleştirmek, hem evrenin, doğanın ve toplumun hep farklılığa-çeşitliliğe yol açan oluşum yasalarına hem de evrensel hukukun geldiği aşamanın gereklerine aykırı, bilim dışılık ve hukuk dışılıktır. Bunu somut durumun somut tahliliyle kanıtlamak zor değildir. Örneğin toplumun en küçük birimi aile içinde bile farklılık esastır. Bir çocuk, biraz annesine biraz babasına benzese de onlardan farklı bir varlıktır; ne tam anne ne de tam babadır; farklıdır. Ailenin beş çocuğu varsa beşi de farklıdır. Dolayısıyla anne ve baba ile birlikte yedi kişilik basit bir aile bütünlüğü bile farklılık içinde bütünlüktür. Kardeşlerden her biri diğerinin hukukuna ve farklılığına saygı gösterir. Biri diğerini dışlamaz, yok saymaz, ötekileştirmez. Her halükarda farklılıklar arası ilişki, özgürlüğe, rızaya (gönüllülüğe), empatiye, sevgiye, saygıya ve eşitliğe dayalıdır. Demokrasinin de esas aldığı benzerler arasındaki eşitlik değildir, farklılıklar arasındaki eşitliktir. Her varlığın farklılıktan doğan hakkını-hukukunu tanımaktır. Tanımazsa, kendisine benzeşmeye zorlarsa, aralarındaki simbiyotik ilişkiye dayalı doğal barış-uyum bozulur, çatışma başlar. Son tahlilde devlet zoruyla homojenliğe-tekçiliğe zorlama; özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin yadsınmasıdır ki, bunun adı da yerel ve dünya savaşlarına yol açan faşizmdir.
Tekçi ulus-devlet politikaları ve Kürt sorununun doğuşu
İşte yüz yıldır tekçi Türkçülük adına Kürtlere dayatılan asimilasyon politikaları, isyan ve iç çatışmaların hem nedeni olmuş hem de kurumlaşmış faşizmin bahanesi (iç tehdit) olarak kullanılmıştır. Yöntemi, tüm farklılıkları, bireyi ve toplumu devlet zoruyla “tek doğru” olarak dayatılan tekçi resmi ideoloji potasında eritmeyi, tekleştirmeyi amaçlayan negatif entegrasyon “hukuku” hukuk adına hukuksuzluk ve hukuk-kırımdı. Bu da 20. yüzyıl Kürt isyanlarına ve son isyana yol açan esas nedendir.
Yüz yıllık inkâr, imha, asimilasyon politika ve uygulamalarına karşı başlayan son elli yıllık “varlığını koruma direnişi”, gelinen aşamada “özgürlüğünü sağlama” sürecini yaşıyor. 1990’larda “Kürt realitesini tanıma” (Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, “Kürt realitesini tanıyorum” demişti) ile başlayan bu fiili (de facto) süreç, 2000lerde sınırlı anayasa, yasa değişiklikleriyle özel alanla sınırlı bir tanıma çerçevesinde yumuşatılmış olsa da, henüz resmi tanıma anlamına gelen hukuki formuna (de jure) kavuşmamıştır. Devlet ve hükümet, Kürt kimliğinin kendisini özel alanda ifadesine karışmama konumuna çekilmiş olsa da resmi alandan dışlama tutumunu sürdürmektedir. Kürt varlığının varlığından doğan bireysel ve grup haklarına resmiyet kazandırmama, anayasa ve yasal güvence kapsamı dışında tutma uygulaması devam ediyor. Örneğin Meclis komisyonunda Kürt bir annenin Kürtçe konuşmasına izin verilmemesi, Kürtçenin halen resmiyet dışı, hukuk ve yasadışı sayılmasından ötürüdür. Kürtçe TV bile fiili (de facto) bir durumdur, anayasal-yasal dayanağı yoktur, istenildiği anda bir kararname ile ortadan kaldırılabilir.
Hakeza evrensel hukuktaki gelişmeler karşısında hukuk dışı ve ancak kültürel soykırımın delili olma dışında hiçbir anlamı olmayan MGK zoruyla anayasaya monte edilen anadilde eğitim yasağı (Anayasa madde 42/son fıkra) hala yürürlüktedir. Bu temelde anadilde eğitim olanağı getiren Çocuk Hakları Sözleşmesine ve diğer ilgili grup haklarına yer veren ilgili uluslararası sözleşmelere konulan çekinceler de devam ediyor. Gerekçesi, Lozan anlaşmasına göre Musevi, Ermeni ve Rumlar dışında kalan herkesin Türk sayıldığı, dolayısıyla bunlar dışında kalan farklı dil, kimlik, inançların haklarının “yok” hükmünde olduğu ve Türkçeden başka hiçbir dilin eğitimde kullanılamayacağını (madde 42/son fıkra) peşinen yasaklayan ve hala yürürlükte olan 1982 anayasasıdır. Bu gerekçeler, hukuki olmayıp anayasaya hâkim homojen ulus yaratma amacının-ideolojisinin dış politikadaki yansımasıdır.
Hukuki değildir, çünkü BM İnsan Hakları Sözleşmesi, azınlık (ekalliyet/azlık-çokluk) kavramını değil, “farklı dil, din, mezhep” olarak formüle ettiği objektif ve sosyolojik olarak gözlemlenebilen “farklılık” kavramını esas almaktadır. BM İnsan Hakları Komitesi, “farklı, din, dil, mezhep” olarak tanımladığı sosyolojik farklılıkların devletin kararına dayandırılamayacağını, bir ülkede objektif olarak “farklı dil, din, mezhep”varsa, doğal olarak varlığından kaynaklı bireysel ve grup haklarının hiçbir gerekçeyle inkâr edilemeyeceğini karara bağlamıştır. Yine ilgili AB kurumları da “azınlık” kavramının azlık-çokluk (ekalliyet) anlamına gelmediğini, aksine sayısı ne olursa olsun bir ülkede objektif olarak farklı dil, din mezhep gibi toplumsal grupların varlığına atfedilen bir tanım olduğunu özellikle ve önemle vurgulama gereğini duymuştur. Bu çerçevede Türkiye’nin farklılıklarla ilgili grup haklarını güvenceye alan insan hakları sözleşmelerine çekinceli yaklaşmasını, bazılarını ise imzalamama veya onaylamama tavrını kınamıştır. Sonuç olarak hiçbir gerekçeyle farklı kimliğinden, dilinden, mezhebinden, inancından doğan grup haklarının kullanılması engellenemez. Engellenmesi hatta homojenlik adı altında tekdüzeliğe zorlanması, kültürel soykırım kapsamında insanlığa karşı suçlardan sayılmaktadır. Bu bağlamda anadil yasağı içeren bir “anayasanın” kendisi bizatihi kültürel soykırımın belgesidir. Bu türden anayasa ve yasalar çağdaş anayasa ve yasa kategorisinden sayılmazlar. Çünkü çağdaş anayasa ve yasa, farklı olanın bireysel ve grup hak-özgürlüklerini sınırlayan, yok sayan, yasaklayan değil tersine onların varlığını ve kendilerini özgürce ifadesini ve “şiddete başvurmama kaydıyla” siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel her alanda özgürce örgütlenmesini güvenceye alan anayasa ve yasalardır. Ancak yüzyıldır Kürt sorunu bağlamında anayasa, yasa kavramları, Kürtlere karşı kısmen fiziki ama ağırlıklı olarak kültürel soykırımın basit araçları olarak kullanıldığından, “anayasa” “yasa” adına yapılan özünde hukuksuzluk, hukuk-kırım olmuştur.
Demokratik entegrasyon ve barış perspektifi
Kürt sorununun kalıcı çözümü, varlığının ve varlığından doğan kendini özgürce ifade etme haklarının anayasal ve yasal güvence altına alınmasından geçer. Bu, isyana yol açan nedenleri köklü olarak ortadan kaldıracağından, ancak o zaman gerçek anlamda barıştan söz edilebilir ki, içinden geçilen sürecin bu anlamda pozitif barış aşaması olduğu belirtilmiştir. Bin yıllık kardeşliğin, söylemden çıkıp hukukuna (de jure) kavuşması, ancak onun doğal varlığından kaynaklı üç kuşak temel haklarının (kendini özgürce ifade etme ve demokratik ulusun dokuz boyutunda özgürce örgütleme özgürlüğünün) anayasal ve yasal güvenceye alınmasıyla gerçek anlamına kavuşabilir. Ve ancak o zaman gerçek bir eşitlikten ve özgürlükten (farklılık içinde özgürlük ve eşitlik) dolayısıyla demokratik entegrasyondan (farklılıkların özgür eşit gönüllü demokratik bütünlüğünden) söz edilebilir. Demokrasi için önemli olan benzerler arasındaki eşitlik değildir; farklılıkların BM ve AB insan hakları belgeleriyle de güvenceye alınmış bireysel ve grup haklarının amasız ve çekincesiz tanınmasına dayalı gerçek eşitliktir. Kendisi için istediğinin aynısını kardeşi için de istemektir. Zorla birlik-bütünlük olmaz, anlamlı birlikler özgür, eşit, gönüllü demokratik birlik-bütünlüktür. Demokratik entegrasyon çözümünün teori, program, strateji ve taktikleri böylesi anlamlı gerçek birlik-bütünlüğe ulaşmayı amaçlar.
Demokratik entegrasyon, demokratik toplumun; tüm farklı kimliklere açık, esnek yaklaşım pozisyonuna çekilen ulus-devletin gerçek anlamda laik, sosyal, demokratik hukuk devletine dönüştüğü demokratik cumhuriyete entegre olmasıdır. Homojenlik adına kimlikleri inkâr eden ucu kapalı katı ulus-devletin kendine maske yaptığı cumhuriyet, kabuk duruma getirilmiş özü itibariyle faşist cumhuriyettir. Faşist cumhuriyetle entegrasyon olmaz, mücadele olur. Ancak kimliklere açık, esnek ulusçuluk anlayışıyla kendini demokrasiye ve evrensel hukukun üstünlüğüne dayalı kılan demokratik hukuk devleti olarak, biçimde değil özde gerçekleştiren demokratik cumhuriyet ile entegrasyon olabilir.
Alman ulus-devleti başlangıçta tek bir etnisite (üstün ulus, üstün Alman ırkı) anlayışını esas aldı ve diğer farklı toplumsal kimlikleri aşağılamasının sonucu içeride Romen ve Yahudi soykırımı, dışarıya karşı da sonu gelmez savaşlar ve çöküş oldu. Ama İngiliz ulus-devleti tersine, farklı kimliklere ucu açık esnek ulusçuluk anlayışıyla yaklaştığı içindir ki İskoç, Galler ve İrlanda sorunlarını çözebildi. Almanya gibi katı tekçi etnik ulusçuluğu esas almış olsaydı ne İskoç, Galler, İrlanda ne de İngiltere kalırdı. Her daim iç ve dış savaş halini yaşayacak, sonuçta Almanya gibi çöküşü kaçınılmaz olacaktı. Ama İngiltere akıllı davranarak, çatışma yerine demokratik uzlaşı ve müzakereye dayalı demokratik entegrasyon anlayışıyla farklılıkların özgür eşit gönüllü demokratik bütünlüğünü sağlayarak süreçten daha da güçlenerek çıktı. Zaten İngiltere toplumu, tarihi boyunca bütün dinsel, sınıfsal, etnik çelişkilerini yapıcı, demokratik uzlaşma yöntemleriyle çözebilen geleneksel bir müzakereci demokrasi kültürüne sahiptir. Gücünü de bu gelenekten almaktadır. Son tahlilde İngiltere, gücünü ekonomiden, silahtan, teknikten değil, tarihsel olarak yaşadığı ve yaşattığı iç sorunlarını demokratik müzakere yöntemiyle çözme geleneğinden almaktadır. Bu nedenle İngiltere demokrasisi, en başarılı evrimci demokrasi olarak tanımlanmaktadır ki tarihi de dinsel, sınıfsal, etnik iç çelişkilerini demokratik müzakere ve uzlaşma yöntemiyle yıkıcılıktan yapıcılığa dönüştürmenin tarihidir. Türkiye bakımından da örnek alınması gereken bir modeldir.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu Britanya tarzı bir demokrasiyi geliştirebilseydi hem çöküşünü önleyecek hem de süreçten güçlenerek çıkabilecekti. Eksikliği, ilan edilen meşruti demokrasinin, özgür yurttaş ve demokratik topluma dayandırılmamasıydı. Bu yüzden tepeden lütfedilen özgürlükler yine tepeden bir kararla rahatlıkla geri alınabildi. Aynı şekilde İkinci Meşrutiyetle yeniden canlandırılmaya çalışılıp özgürlükler alanı genişletilse de, 1913 İttihat Terakki darbesiyle bu özgürlükler de bir kalemde silinebildi. Bu yüzden İttihat ve Terakki aydınlarının kendilerini toplum üstü gören jakoben-üstenci “özgürlük, eşitlik, kanun” söylemleri hiciv konusu olmuş, meşhur “özgürlük diye diye özgürlüğü, eşitlik diye diye eşitliği, kanun diye diye kanunu tepelediler” yakıştırmasını beraberinde getirmiştir.
Anayasa ve yasalar ne kadar mükemmel olursa olsun, özgür yurttaşlık ve demokratik topluma dayanmazsa havada kalırlar. Cumhuriyetin 1921 anayasası, Osmanlı-Türkiye tarihinin en demokratik anayasasıydı, eğer o dönem sağlam zemine, özgür yurttaşlığa, demokratik toplum örgütlenmeleri ve kuramlaşmalarına dayalı gelişseydi, öyle kolaylıkla geri alınamaz ve iç komplolarla tam karşıtı tekçi katı merkeziyetçi antidemokratik 1924 ulus-devlet ve devamı darbe anayasalarına geçilemezdi. Bu tepeden gelip tepeden gitme geleneğine son verebilecek gerçek güvence; özgür yurttaş ve demokratik toplum örgütlenmelerine dayalı demokratik toplum kurumlaşmalarının yerel demokrasi ile pekiştirilmesidir. Bu temelde demokratik entegrasyon hukuku ile de amaçlanan özgür yurttaşlık yasası, demokratik toplum yasası, yerel demokrasi yasası ve bunun anayasal karşılığı olarak demokratik anayasa yerel demokrasi formülü, demokratik cumhuriyeti böylesi sağlam temele kavuşturup kalıcı güvenceye almaktır. Bunun için şiddeti devre dışı bırakan demokratik siyaset stratejisi, bütün farklı toplumsal grupların şiddete başvurmama kaydıyla kendilerini demokratik toplum olarak özgürce ifade ve örgütleyip-kuramlaştırmalarını sağlamak ve bunu anayasal-yasal güvenceye bağlamanın barışçıl yoludur. Dolayısıyla barışçıl demokratik siyasi mücadele asıldır; politika ve ahlakı esas alarak Kürt varlığını bir demokratik toplum kategorisi olarak bütün boyutlarıyla (dokuz boyut) örgütleme sanatıdır.
Demokratik siyaset ve örgütlü toplum
Boşuna “örgütlü toplum yenilmezdir” denilmiyor. Böylesi ahlaki politik toplumun güncel hali olarak örgütlenmiş bir demokratik toplum birimi ile devletin uzlaşması gündeme geldiğinde demokratik hukuki çözüm devreye giriyor. Bu yüzden demokratik siyasetle demokratik toplumu örgütleme asıldır, yani stratejidir. Özgür yurttaş ve demokratik toplum taleplerinin demokratik siyaset aracılığıyla parlamentodan geçirilerek form kazanmış hali olan demokratik hukuk, tepeden “devletin yarattığı hukuk” değil, tabandan demokratik toplumun, demokratik siyasi mücadelenin ürünü hukuktur. Bu temelde demokratik hukuk sadece demokratik siyasi mücadelenin ürünü değil, aynı zamanda güvencesidir. Ki devlet eksenli hukuktan farkını ortaya koymak için doğa, toplum ve kadın özgürlüğü eksenli demokratik toplum mücadelesinin ürünü hukuka, “demokratik hukuk” deniliyor. Devlettin tek taraflı yarattığı hukuk, tepeden devletin tek taraflı dayattığı, zora dayalı pozitif hukuktur. Demokratik hukuk ise tersine, tabandan toplumun özgürlük ve demokrasi taleplerini, örgütlemelerini anayasal ve yasal güvenceye alan, bu temelde devleti adım adım sınırlayarak, daha az devlet daha çok toplum-demokrasi-özgürlük mücadelesinin hukukudur.
İnsanlığın kulluk-köleliğe karşı mücadelesiyle başlayan, binlerce yıllık mutlak devlet iktidarını adım adım sınırlama mücadelesinin ürünü olarak gelişen üç kuşak insan hak ve özgürlükleri; BM, AB ve diğer ilgili uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvenceye alınmıştır. Demokratik anayasaların öncelliği üç kuşak özgürlükleri devlete karşı güvenceye alması, devleti genel görevlerle sınırlı asli konumuna çekerek yerel demokrasiyi geliştirmesidir. Anayasanın Avrupa yerel yönetimlere özerklik şartı ve cumhuriyetin kurucu 1921 anayasası baz alınarak, demokrasi ve insan hakları alanındaki gelişmeler ışığında güncellenmesi demek, Kürtlerin de bir “demokratik toplum kategorisi” olarak bütün boyutlarıyla (demokratik ulusun dokuz boyutu) hukuk içine alınması demektir. Dokuz boyutun yasallaştırılması ve anayasal güvenceye alınması “Bütünsel Hukuku” ifade eder. Yani sadece anadil, kültürel boyutuyla değil, ekonomik, sosyal, siyasal, diplomatik, ekoloji, kadın özgürlüğü, özgür yurttaşlık, demokratik toplum, yerel demokrasisi vd. tüm boyutlarıyla varlıktan doğan, kendini dokuz boyutta özgürce ifade ve örgütlenme özgürlüğünün anayasal ve yasal güvenceye alınmasıdır.
Sistem Kürtleri hukuk kapsamına almamakta ısrar ediyor
Bütünsel hukuk kavramın iki yönü vardır. Birincisi, insanlığın binlerce yıllık özgürlük mücadelelerinin ürünü olan üç kuşak özgürlüklerin bir bütün olduğu ve birbirlerinden kopuk ele alınamayacağıdır. Bu temelde Kürt varlığı söz konusu olduğunda, bireysel haklara evet, grup haklarına hayır denilemez. Haklar, bireysel (özgür yurttaş), toplumsal (demokratik toplum) ekonomik, siyasi, kültürel, yerel demokrasi, diplomatik vd. boyutlarıyla bir bütün olarak tanınmalıdır. Çünkü Kürt toplumsal varlığı anılan boyutlarıyla (tarihi, coğrafyası, kültürü, ekonomisi, toplumsal yaşamı, siyaseti, diplomasisi vd.) bir bütündür, parçalı ele alınamaz. İkincisi, asıl olan demokratik siyasi mücadeleyle örgütlü demokratik toplumu inşa etmektir, hukuk onu devlet müdahalelerine karşı güvenceye alan araçtır. Son tahlilde demokratik siyasi mücadeleyle de facto örgütlü demokratik toplum haline gelmemiş hiçbir varlığın-kimliğin kendiliğinden statü (de jure) kazanamadığı hususudur.
İnsanlığın, beş bin yıllık mutlak devlet iktidarını sınırlama mücadeleleri (İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimleri, Ekim devrimi ve işçi sınıfı, demokratik ulus, ekolojik, feminist hareketlerin mücadeleleri) olmasaydı, BM, AB ve diğer uluslararası insan hakları sözleşmelerinin güvenceye aldığı üç kuşak özgürlüklere dayalı modern devlet ve demokratik anayasa da olmazdı. Bu mücadeleler, kutsal, yüce, dokunulmaz tanrısal-ilahi devleti, toplum sözleşmesiyle yeryüzüne indirerek “evrensel insan haklarına dayalı laik, sosyal, demokratik, hukuk devleti” haline getirdi. Ancak 1982 Anayasası, her ne kadar bu nitelikleri sıralasa da anayasanın bütününe yedirmemiş, içeriğini boşaltarak şeklen tanımıştır. Hala üç kuşak insan hak ve özgürlüklerine uyarlanmaya direnen, “Kutsal-yüce” devleti evrensel hukuka “dayalı” değil, hukuka “saygılı” tarzında tanımlamaktadır. Esas aldığı hala homojen ulus-devletin tekçi resmi ideolojiyle sınırlandırılmış pozitif “hukuk” anlayışıdır. Dolayısıyla bu “yüce”, “kutsal” amaçla çelişen evrensel hukukun bu ideolojiye hizmet edecek kısmıyla ilgilendiğini, bu ideolojiyle çelişen yönlerine çekince koyacağını/koyduğunu (BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, İkiz sözleşmeler, Avrupa yerel yönetimlere özerklik şartı vd.) deklere etmektedir. Sonuç, tekçi resmi ideolojiye üç kuşak insan hak ve özgürlüklerinin kurban edilmesi olmuştur. Konulan çekincelerin sebebi de “Kürtler yararlanabilir” korkusudur.
Sistem, Kürtleri hukuk kapsamına almamakta ısrar ediyor. Böyle olunca da kendisi de evrensel hukuk gelişmelerinin dışında kalarak daraldıkça daralıyor, hukuki meşruiyet debisi sıfıra iniyor. Başkasına tanımadığı hukuk, kendisini de gerçek-adil-evrensel hukuktan mahrum kılıyor. “Başka bir halkı tutsak eden halkın kendisi daha fazla tutsak” hale geliyor. Başka bir milletin/milliyetin özgürlüğünü tanımayan, kendi özgürlüğünü de kaybediyor. Bu yüzden cumhuriyet, yüz yıldır tekçilik adına yaratılan yapay bölünme tehdidini bahane ederek bir türlü normalleşememiş; hep, örtülü veya açık darbe anayasaları, takrir-i sükûn, istiklal mahkemeleri, sıkıyönetim, OHAL ve kayyım gibi olağanüstü yönetim usulleriyle yönetilerek, Türk halkına da demokrasiyi tattırmamıştır. Halen 19. yüzyıldan kalma ve neredeyse bütün devletlerin terk ettiği tekçi katı merkeziyetçi antidemokratik homojen ulus-devlet yaratma amacında ısrar, müthiş bir tutuculuğa, giderek meşruiyet krizine ve çıplak zor dışında anlamı olmayan bir anlamsızlığa yol açmıştır.
Demokratik anayasa yerel demokrasi
Krizden çıkış için yeni anayasa tartışmalarının en önemli bir gerekçesi de devletin uluslararası evrensel hukuka dayalı kılınmasıdır. Ancak o zaman gerçek anlamıyla demokratik hukuk devletinden söz edilebilir. Yoksa evrensel hukuk ve çeşitliliğe, farklılığa dayalı toplum gerçekliğiyle ile çelişen tekçi “devletin hukuku” ancak kendi çalıp kendi oynamanın hukukudur; özgür bireyin, demokratik toplumun, demokrasinin ve insanlığın çağdaş demokratik hukuku değildir. Yaşanan “hukukilik” ve meşruiyet krizinin en önemli nedeni, çoğulcu toplumsal gerçekliğe ve farklılıkları esas alan evrensel hukuka dayalı demokratik dönüşüme gelmemedir. Buradan çıkarılması gereken sonuç, cumhuriyeti, demokrasinin ve üç kuşak insan hak-özgürlüklerin geldiği aşamanın gerekleri ışığında demokratik cumhuriyet anayasası olarak güncellemek olmalıdır. Cumhuriyetin kurucu 1921 anayasası baz alınarak, demokrasinin ve insan hakları alanındaki gelişmeler ışığında güncellenmesinin formülü olan “demokratik anayasa yerel demokrasi” ilkesini esas alarak yerel demokrasiyi güçlendirmektir. Çünkü demokrasi yerelden başlar, ekolojik toplum yerelin sorunudur, ahlaki politik toplum yerelde başlar, özgür yurttaşlık ve demokratik toplum yerel yaşanan bir olaydır. Politika da yerel olduğuna göre demokratik siyasetin gücü de yerelde geliştirdiği örgütlenmelerle bağlantılıdır.
Demokratik siyaset, toplumun yerelden başlayarak en genele varan ortak sorunlarına çözüm bulma sanatıdır. En küçük yerel birimden başlayarak genele kadar toplumun ortak sorunlarının çözümüne endeksli olmayan siyaset, yalan ve aldatma siyasetidir, rant siyasetidir. Toplum, bu tarzda icra edilen egemen siyaset anlayışını o yüzden sevmez, “yalanın, hilenin, kurnazlığın, aldatmanın adı siyaset olmuş” diyerek ahlaki bulmaz. Demokratik siyaset, bunun tam tersidir; ahlaki politik toplumu esas alarak toplumu yerelde söz ve karar gücü haline getirmenin aracıdır. Köy, ilçe, kent, büyük şehirlerde mahalle ve bölge meclislerine dek doğrudan demokrasi organlarına kavuşturarak, toplumu yerelde bizzat söz ve karar sahibi kılarak kendi ortak sorunları hakkında kendisinin karar vermesini sağlar. Yerel toplumun bizzat ve bilfiil aldığı kararları, planlamaları yerel yöneticilerinin önüne koyar, yerine getirmedi mi değiştirir. Belediye başkanını, kaymakamını, valisini, emniyet müdürünü kendisi yerelde kendisi seçer. Eğer mahkemeler jüri sistemine bağlanırsa, jüri üyelerini de kendisi seçer. Hatta demokratik seçim yasasıyla, belediye başkan adaylarını, genel parlamentoya göndereceği adayları da kendisi belirler, gerektiğinde geri çağırır, yenisini seçer. Özgür yurttaş, demokratik toplum, demokratik siyaset mekanizmalarına kadar hepsi yerelden başlar. Son tahlilde yerel demokrasinin olmadığı bir sistemde, istenildiği kadar üstte demokrasiden, demokratik anayasadan bahsedilsin, temelsiz içi boş bir demokrasi demagojisi olarak kalır. Yerel demokrasinin olmadığı bir sistem, asla gerçek demokrasi olmaz. Kaldı ki yerel demokrasi, demokratik anayasanın ve demokratik cumhuriyetin de güvence temelidir, temelsiz demokrasi olmaz. O temel de özgür yurttaş, demokratik toplum ve yerel demokrasidir.
III. DEMOKRATİK ÇÖZÜMÜN HUKUKİ ÇERÇEVESİ VE UYGULAMA MODELİ
Demokrasi ve insan hakları alanındaki gelişmeler, özgürlük ve demokrasi alanını genişletirken, devleti de uzmanlık gerektiren genel görevlerle sınırlı asli konumuna çekerek daha verimli kılmaktadır. Ki cumhuriyet daha başında bu ilkeyi esas almıştı. 1921 Anayasasında devlet, dışişleri, maliye, savunma gibi asli görevine çekilirken, geri kalan işleri yerele bırakmıştır. Bu yönüyle döneminin en demokratik anayasasıdır. Örtülü darbe ürünü (Lozan muhalifi Ali Şükrü Bey cinayeti, İngiltere tezlerini onaylamayan Birinci Meclisin feshi ve merkezi liste usulüyle Alman yanlısı olmaktan İngiltere yanlısı olmaya kayan İttihatçı bürokratların doldurulduğu) İkinci Meclis eliyle yürürlüğe konulan 1924 Anayasasında ise demokrasiye kelime olarak bile yer verilmemiştir. Sonraki açık darbe ürünü anayasaların (1924, 1961, 1971, 1982, 2018) hepsi demokrasi ve üç kuşak özgürlükleri değil, tekçi resmi ideolojiye dayalı ulus-devleti öncelemiştir.
Tekçi resmi ideolojiye dayalı olarak toplumu, partileri, bireyleri hatta Anayasa Mahkemesi ve Meclis iradesini bile bir bütün olarak MGK zoruyla ipotek altına almış, temsili demokrasiye bile on yılda bir darbelerle “balans ayarı” çekmiştir. Tekçi resmi ideoloji dışına çıkan fikirleri “suç” saymış, bu ideolojinin dışına çıkıp da programlarında Kürt sorununa yer veren partileri kapatmıştır. Bu yüzden Türkiye, adeta bir partiler mezarlığına dönmüştür. Öyle ki AİHM’de ihlal kararı verilen parti kapatmaların yüzde doksan dokuzu, Kürt meselesinin çözümünü gündemlerine almaları nedeniyledir. Zaten AİHM’de, bu yönlü kapatma kararlarını hukuki değil ideolojik kararlar olarak nitelendirerek, siyasi düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olarak mahkûm etmiştir. Hakeza yine fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, ayrımcılık yasağı, adil yargılanmama, haksız tutuklama, etkili başvuru yollarını tıkama, işkence yasağı ile yaşam hakkının ihlaline dair yığınla ihlal kararı mevcuttur. Bu yönüyle tekçi Türk ulus-devleti, AİHM’de en çok dava konusu edilen devlet olarak birinci sıradadır. Bu durum bile tek başına Türkiye’de hukuk ve demokrasinin karnesini göstermeye yetiyor.
Kürtler yüz yıldır yasa kapsamı dışında
Kürtler zaten yüz yıldır hukuk ve yasa kapsamı dışında, yok hükmünde sayılıyor, varlığı ve varlığından doğan bireysel-kolektif hakları için mücadelesi önceleri “şaki”, ardından “bölücülük”, 90’lardan itibaren ise “terör” kılıfı altında “suç” sayıldı. Oysa gerçek “şaki”, “bölücü” ve “terör”, tekçilik adına devlet zoruyla Kürtleri ötekileştirerek sistem dışına atıp kısmen fiziki, ağırlıklı olarak kültürel temelde asimilasyona tabi tutma politika ve uygulamalarıdır. Ki 1950’lerden itibaren BM uluslararası sözleşmeleriyle fiziki ve kültürel soykırım olarak tanımlanan uygulamalardır.
Uluslararası insan hakları hukuku, gelinen aşamada devlet zoruyla homojen toplum yaratma uygulamalarını insanlığa karşı suçlar kategorisinde tanımlıyor. Doğrusu bu politikalardan vazgeçme, sistemini, anayasa ve yasalarını evrensel standartlara uyarlamaktan geçer. İnsan Hakları Derneğinin, geçmişte gerçekleştirdiği ‘Mevzuat Taraması” çalışması bu yönlüdür. Yine “yol temizliği, antidemokratik anayasaların ayıklanması” ve demokratik anayasa arayışları da bu ihtiyacın ürünüdür. “Evrensel hukuka dayalı demokratik anayasa” mücadelesi hem meşru hem de hukukidir. Fakat bu çalışmaları yürütenlerin ve binlerce Kürt siyasetçisinin tutuklanarak ceza evlerine atılmasına ve son olarak Belediyelere yönelik kayyım atamalarına da “terörle iltisak” bahane edilmiştir.
Aynı yönelimler Kürt basın mensuplarına yönelik de sistematik biçimde sürdürülmektedir. Ki bu tutuklama-mahkûmiyet kararları da çoğunlukla AİHM’den dönmektedir. Sayın Öcalan’ın yeniden yargılanmasının örtbas edilmesinden, umut hakkının on iki yıldır uygulanmamasına, Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere Kobani kumpas davasından tutuklu birçok Kürt siyasetçisi hakkında verilen AİHM kararlarına dek, birçok ihlal kararı da uygulanmamaktadır. Bu yüzden “hukukun üstünlüğü” ve “yargı bağımsızlığı” en önemli tartışma konusu haline gelmiştir. Örtülü ve gizli hükümet kararına ya da sonradan “darbe” gerekçesiyle kanunlara eklenen istisna maddelerine (OHAL KHK’lerin yasallaştırılması) süreklilik kazandırılmıştır. Başından beri Kürtlerin demokratik hak ve özgürlük mücadelelerine yönelik yürürlüğe konulan “istisna rejimi” giderek yaygınlaşarak ana muhalefet partisini de içine alacak tarzda tüm Türkiye toplumunu kapsar hale gelmiş, istisna kural, kural istisna haline gelmiştir. Bütün bunlar başkalarının hukukunu tanımayanların kendi hukuklarını da yitirdiğinin göstergeleri olmuştur. Sadece hukuk ve adalet krizi değil, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel her alanda çoklu krizlerin hepsinin temelinde de Kürt sorunun çözümsüzlüğünün yattığı iyice açığa çıkmıştır.
Pozitif Barış Aşamasına Geçiliyor
Tam da böylesi bir darboğazda Sayın Öcalan’ın “demokratik entegrasyon çözümü”, “demokratik entegrasyon hukuku” önerileri imdada yetişmiştir. Bir kez daha dışarıda kuşatma altına alınan zor döneminde, tarihe yaraşır bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğinin/ittifakının yeniden demokratik temelde canlandırılmasının önünü açmıştır. Bu sürecin birinci aşaması olan fesih ve silahların yakılması, Türkiye sınırları dışına çıkılarak Türkiye’ye karşı silah kullanılmayacağının açıklanması, demokratik siyaset stratejisine bağlılık kararlılığının ilanı, silah bırakanların devlet ve toplumla bütünleşmesinin önünün açılması için özel geçiş yasası veya Öcalan’ın deyimiyle barış yasası, entegrasyon yasaları talebi gündemdeki yerini koruyor. Hakeza TBMM Meclis Komisyonu çalışmaları, dinlenmelerin tamamlanması ardından hem silah bırakanların durumuna ilişkin raporu ve ilgili yasa önerileri, hem de demokratikleşme raporu olarak somutlaşacak değişiklik önerilerinin Meclise sunulması, pozitif barış aşaması denilen ikinci aşamaya geçiş olarak yorumlanmıştır.
Bu aşamada başta geçiş yasası/barış ve entegrasyon yasaları olmak üzere, TCK, CMK, TMK vd. ilgili yasaların yeniden düzenlenmesi, kayyım yasasının iptali ve diğer bir dizi antidemokratik yasanın kaldırılması veya demokratikleşmesi tartışmaları yapılıyor. Ayrıca bu süreçte özgür yurttaş yasası, demokratik toplum yasası, yerel demokrasi yasası ve kadın özgürlüğü başta olmak üzere bağlı özgürlük yasalarının çıkarılması, yeni anayasanın sağlam zemini ve ruhu olacaktır. Bu sürecin tamamlanmasından sonra üçüncü aşamanın demokratik anayasa ile nihayete ermesi öngörülmektedir. Bu temelde yeni anayasa tartışmaları da gündemdeki sıcaklığını koruyor ve bizzat hükümet, böyle bir çalışma içinde olduğunu, bunun için parti bünyesinde bir komisyon kurulduğunu kamuoyuna duyurmuştu. Tüm bu olumlu sinyaller, demokratik entegrasyon çözümüne olan inancı da yükseltiyor. Ki nihayetinde Meclis komisyonunun, bu süreci başlatan temel aktörlerden-öznelerden biri olan Sayın Öcalan’ın düşünce ve önerilerine başvurması ve raporunu meclise sunması, ikinci aşamaya (pozitif barış aşamasına) geçildiğini gösteriyor.
Demokratik siyasetin hukuki temeli güvenceye alınmalıdır
Pozitif barış aşamasında evrensel hukuk standartlarına aykırı antidemokratik yasaların ayıklanması (yol temizliği; barış yasası, entegrasyon yasaları, özgür yurttaşlık yasası, demokratik toplum yasası ve yerel demokrasi yasası ile özgürlük yasaları) ve “yeni demokratik anayasa nasıl olmalı?” tartışmaları güncelliğini koruyor. Nihai aşama demokratik anayasadır. Bu aşamanın gereklilikleri, Sayın Öcalan’ın “Bütünsel Hukuk” olarak kavramlaştırdığı Kürt varlığının bir “demokratik toplum kategorisi” olarak demokratik cumhuriyete entegresinin anayasa ve yasalarla bir bütün olarak (demokratik ulusun dokuz boyutunun) güvenceye alınmasıdır. Tekçi ulus-devlet kuramının aşılması, kimliklere açık esnek ulus anlayışını esas alan evrensel hukuka dayalı demokratik anayasaya ve yasalar sistemine geçiştir. Bu temelde demokratik siyaset stratejisinin hayat bulması, sadece toplumsal temelinin (özgür yurttaş, demokratik toplum kurumlaşmaları ve yerel demokrasi) sağlam örülmesini değil, hukuki temelinin de güvenceye alınmasını, demokratik anayasa ve yasalarla birlikte yeni siyasal partiler ve seçim yasasını da gerektirir. Bunlar gerçekleştiğinde Kürt varlığının korunması hem özgür yurttaş, demokratik toplum, yerel demokrasi kurumlaşmalarıyla fiilen, hem de anayasal ve yasaların demokratikleşmesiyle hukuken güvenceye alınmış, dolayısıyla özgürlüğü de sağlanmış oluyor.
Bu temelde bütünsel hukuk, Kürt varlığının dokuz boyutta kendini özgürce ifade ve örgütleme özgürlüğünün demokratik anayasa ve yasalarca güvenceye alındığı kurallar bütünlüğüdür. Sadece bununla da yetinmez. Zira hak ve özgürlüklerin gerçek güvencesinin bilinçli özgür yurttaş ve örgütlü demokratik toplumdan geçtiğinin farkındadır. Bu olmadan anayasa ve yasalar ne kadar ileri veya mükemmel olursa olsun hayatiyet kazanamaz. Kalıcı güvence özür yurttaş ve demokratik toplum kurumlaşmalarının her alanda işlevsel kılınmasıyla mümkündür. Boşuna “örgütlü toplum yenilmezdir” denilmiyor. Ancak örgütlü demokratik toplum kurumlarının demokratik cumhuriyete entegrasyonunu halinde hak ve özgürlükler gerçek güvenceye kavuşabilir. Tepeden verilenin yine tepeden kolaylıkla geri alındığını biliyoruz. Aynı şekilde entegre olunacak demokratik cumhuriyetin de gerçek güvencesi yine özgür yurttaş ve demokratik toplumdur.
Cumhuriyet ancak özgür yurttaş, demokratik toplum ve yerel demokrasiye dayandığında gerçekten demokratik cumhuriyet olabilir. Aksi halde kurucu, çoğulcu, özgür yurttaş, demokratik toplum ve yerel demokrasiyi esas alan ve yerelde doğrudan demokrasiyi açıkça tanımlayan 1921 anayasası örneğinde olduğu gibi kolaylıkla örtülü ve açık darbelerle karşıtına (Tekçi katı merkeziyetçe antidemokratik 1924 anayasası ve devamı darbe anayasaları) dönüştürülebiliyor. Bu nedenle özgür yurttaş ve demokratik topluma ulaşılmadan ve yerel demokrasiyle işlevsel kılınmadan hiçbir hak ve özgürlüğün gerçek güvencesi yoktur.
Daha az devlet daha çok toplum-demokrasi-özgürlükler
Sonuç olarak, demokratik entegrasyon hukuku, insanlığın kulluk köleliğe karşı mücadelesiyle başlayıp, demokratik anayasalar ve uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvenceye alınan üç kuşak özgürlüklere dayanmakla birlikte onun da ötesine geçen evren, doğa, toplum, demokrasi ve kadın özgürlüğü eksenli felsefi, ideolojik, politik bir bakış açısını da içerir. Buna göre insan ve toplumu, farklılaşan kimlikler ve kültürü de dâhil her varlık, evrensel oluşum diyalektiğine bağlı bütünlüğün hem ürünü hem de birer parçasıdır. Evrene, doğaya, insan ve toplumuna böyle bakıldığında, bitki ve hayvanlardan tutalım canlı cansız bütün varlıklardan insan ve toplumuna kadar hepsine kutsal yaklaşmayı, her varlığın hakkını, hukukunu, rızasını, özgürlüğünü gözeten bir adalet anlayışını, duyarlılığını beraberinde getirir.
Demokratik entegrasyon hukuku doğaya kutsallıkla bakmayı, her yerde, evrenin, doğanın, ikinci doğa olarak insan ve toplumunun uyumlu bütünlüğüne (üçüncü doğa) zarar verecek her türlü yönelime karşı, canlı cansız her varlığın kutsal var oluş haklarını savunur. Felsefesi, “devlet eksenli” değil, doğa, toplum ve kadın özgürlüğü başta olmak üzere özgürlükler ve demokrasi eksenlidir. Ki insan ve toplumu, İkinci Doğa olarak evrensel bütünlüğün en esnek zekâlı parçasıdır ve özgürlük eğilimi güçlüdür. Bu eğilimi esas alan demokratik entegrasyon hukuku, “hukuka içerilmiş ahlak” anlayışıyla demokratik toplumun demokratik siyasi mücadele ürünü kazanımlarını devlete karşı sürekli ve sistematik biçimde savunur.
Daha az devlet daha çok toplum-demokrasi-özgürlükler ilkesine bağlı kalarak demokratik yaşamı, özgür yurttaşlığı, demokratik toplumu ve yerel demokrasiyi zamana yayılı şekilde adım adım geliştirerek nihayetinde devletin sönümlendiği sınıfsız-sömürüsüz, kadın özgürlüğü eksenli tam demokratik topluma (tam barış hali) varmayı hedefler. Bu temelde sadece BM, AB ve ilgili uluslararası insan hakları hukuku ile güvenceye alınan üç kuşak özgürlükler, bireysel, ekonomik, sosyal, kültürel haklar, barış hakkı, çevre hakkı, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları, farklı din, mezhep ve milliyetlerin bireysel ve grup haklarını savunmakla yetinmez. İleriye doğru daha az devlet daha çok toplum-demokrasi özgürlükler alanını daha da geliştirerek, adım adım sınıfsız, sömürüsüz, tam demokratik toplum hedefine ulaşılana dek, sürekli eğitim, örgütlenme ve eylemlilikler içinde olmayı da gerektirir.
Bu bağlamda özgürlükçü demokratik hukukçuluk, aynı zamanda pratikte de bir özgür yurttaş olarak, demokratik siyasete, demokratik toplum ve yerel demokrasi kurumlaşmalarına aktif olarak katılmayı gerektirir. Unutmamak gerekir ki demokratik hukukun temelinde toplumsal, sınıfsal, ulusal, ekolojik, feminist mücadeleler vardır; mücadele ile elde edilen kazanımların kurala dönüşmesidir. Kürtlerin aradığı da bu hukuk kuralıdır. Mücadeleyle varlığı kabul edilen Kürt varlığının, bir “demokratik toplum kategorisi” olarak dokuz boyutunda kendini özgürce ifade ve örgütlenmelerinin bütünsel olarak yasal ve anayasal güvenceye alınmasıdır. Demokratik entegrasyon hukuku bunun formunu, taslağını, tasarısını, biçimini ortaya koyar. Kısa vadede silah bırakanların, hapistekilerin ve yurtdışı sürgünlerin dönüşünü sağlayacak barış yasası ve entegrasyon yasaları, orta vadede demokratikleşme bağlamında özgür yurttaşlık yasası, demokratik toplum yasası, yerel demokrasi yasası vd. ilgili özgürlük yasalarına dayalı demokratik anayasa ile tamamlanması öngörülen demokratik entegrasyon hukuku bir süreç işidir. Komisyon raporu bunun için sadece bir başlangıçtır. Hâlihazırda olumlulukları esas alıp büyüterek olumsuzlukları demokratik müzakere ile aşarak yol alınmaktadır. Sonuç, şiddete başvurmama ve demokratik toplum gerekliliklerine uyma kaydıyla farklı din, mezhep, milliyet dâhil her farklılığın kendini özgürce ifade ettiği, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel her alanda özgürce örgütlendiği, özgür yurttaş, demokratik toplum, yerel demokrasi ve özgürlük yasalarıyla gerçek temeline-güvencesine kavuşmuş demokratik cumhuriyetin anayasası ve hukuku olacak.