Kapitalist modernist sistemin askeri, siyasal ve ekonomik olarak önde gelen gücü ABD’de sağın iktidara gelmesi, hiçbir ulusal ya da uluslararası hukuk tanımadan kendine göre sorunları çözmeye çalışması krizin derinliği ile ilgilidir. ABD hala en büyük güç olma iddiasıyla her gücün kendisine göre hizalanmasını dayatmaktadır.
Çin ve Rusya ABD’nin tek hakim güç olmasını kabul etmemektedir. Bu durum ABD’nin uluslararası büyük tekellerini harekete geçirmiştir. Çin ve Rusya gibi güçlerin kendi önünü kesmemesi için şu andaki mevcut etkin gücünü devreye koymuştur. Çünkü başta Çin olmak üzere bazı devletlerin kendi gücünün önüne geçebileceğini görmüştür. Trump liderliğindeki ABD yönetiminin yaptığı, kendi liderliğini kabul ettirme ve diğerlerinin de önünü kesme adımlarıdır. Bu durum sistem içi güçlerin çelişkilerini daha da artırırken, birçok bölgede birbirleriyle mücadele içinde olacaklardır. Çok sert biçimde karşı karşıya gelmeseler de mücadele süreklileşeceğinden kriz daha da derinleşecektir. ABD, Çin karşısında Hindistan’ı desteklediğinden Hindistan da bu durumdan yararlanarak kendisini giderek güçlendirmektedir. 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi sert kamplaşmaların olmayacağı, ancak küresel sistem içinde ittifaklara dayalı güç odaklarının olacağı görülmektedir. Şu andaki güç mücadelesi de göreceli de olsa küresel kapitalizmin kendi içinde yeni güç dengelerinin oluşması mücadelesidir.
Artık ulus devlet egemenliğinden söz etmek mümkün değildir
Küreselleşen kapitalizm, sermayenin serbest ve güvenli dolaşımını ve tüm ülkelerin tüketim toplumu haline gelmesini gerektirdiğinden 19. ve 20. yüzyıldaki ulus devletler küresel kapitalizmle çelişir hale gelmişlerdir. Artık eskisi gibi ulus devlet egemenliğinden söz etmek mümkün değildir. Sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı ve tüketim toplumu ulus devletleri ekonomik olarak bağlı hale getirmiş, bu da ulus devletleri küresel kapitalist güçlerin uydusu konumuna düşürmüştür. Ortadoğu’da küresel kapitalizm hegemonyasına karşı tarihsel topluma dayalı bir direniş olsa da bu da işbirlikçi güçler eliyle kırılmaya çalışılmaktadır.
Küresel kapitalizmin krizi ve sistem içi mücadeleler doğrudan Ortadoğu’ya yansımaktadır. Soğuk savaş döneminde NATO’ya bağlı güçler ile Sovyetler arasında bir denge oluşmuştu. Öyle ki, bırakalım sınırların değişimini, iktidarların karakterlerinin değişimine bile tahammül yoktu. Afganistan ve İran’da değişimler olduğunda ABD öncülüğündeki güçler buraya müdahale etmişlerdir. Afganistan’da Sovyet yanlısı güçlere yönelik yürütülen savaş ve Irak’ın İran’ın üzerine sürülmesi böyle gerçekleşmiştir.
Sovyetlerin dağılması ile Ortadoğu’da ciddi siyasal boşluklar ortaya çıkmıştı. Bu boşlukları kimin dolduracağını savaşlar belirleyecekti. Saddam Hüseyin İran savaşında kendisine gösterilen müsamahaya dayanarak Kuveyt’i işgal edip Ortadoğu’nun en etkili gücü olmayı ve Arap liderliğini ele geçirmeyi hedefledi. ABD bunu fırsat bilerek Ortadoğu’da oluşan boşlukları kendisi doldurmak ve yeni Ortadoğu düzeninin kendi hegomonik çıkarları çerçevesinde şekillenmesini sağlamak için Saddam Hüseyin’in hamlesine müdahale etti. Bu aynı zamanda Ortadoğu merkezli 3. Dünya Savaşının başlatılmasıydı. 1. Körfez Savaşında Irak’taki Saddam iktidarı zayıflatılmış, kırpılmış, 2003’yılındaki 2. Körfez Savaşı ile de yıkılmıştır. ABD Irak’a yerleşmiş, kendisine bağlı bir Irak oluşturmak istemiş, ancak Irak bir türlü istikrara kavuşmadığı gibi kendisine karşı bir direniş de ortaya çıkmıştır.
İbrahimi Anlaşma Ortadoğu’da dengeleri değiştirmiştir
Irak deneyimi, 2011’de ortaya çıkan Arap Baharı, başta Mısır olmak üzere Kuzey Afrika’da yaşanan sorunlar, Suriye iç savaşı, DAİŞ’in ortaya çıkması ABD’nin Ortadoğu için yeni bir strateji benimsemesini beraberinde getirmiştir. ABD için Ortadoğu’nun kontrol altında tutulması çok önemlidir. Bunu kendisinin mutlak hakimiyetinin olacağı siyasi durumla yapması ABD için hem zordur hem de böyle bir Ortadoğu’da çıkarına olacak bir siyasi ortam oluşmaz. Bu açıdan bölge sorunlarını çözme yerine kontrol edilebilir bir istikrarsızlık ABD için en iyi yararlanılabileceği bir siyasi durumdur. Bunun için de sürekli çatışma ve gerilim alanlarının olmasını ister. Politikalarıyla da bunu yaratmaktadır, yaratır. İsrail de İbrahimi Anlaşmaya kadar benzer bir politika izliyordu. Ortadoğu’da tüm ülkelerin hem iç sorunlar yaşaması hem de ülkeler arası çatışma alanlarının olması İsrail’in Ortadoğu stratejisiydi. Ancak İran’ın Ortadoğu genelinde İsrail karşıtı bir politika izlemesi, İsrail’i kuşatmak istemesi ve Türkiye’nin politikalarının İsrail güvenliği için tehlikeli görülmesi İsrail’i İbrahimi Anlaşmalarla bu yönlü tehlikeleri önleme stratejisine yöneltti.
İbrahimi Anlaşma Ortadoğu’da dengeleri önemli düzeyde değiştirmiştir. Türkiye önceleri İsrail ile ilişkileri üzerinden ABD ve Avrupa desteğini alıyordu. Kürt soykırım politikasını yürütmede bu ilişkilerini kullanıyordu. İsrail için öneminin azalması Türkiye’nin temel politikalarında bir sarsılmayı ve Ortadoğu’daki etkisinin azalmasını ifade etmektedir. Son yıllarda Türkiye’de beka söyleminin dillendirilmesi de bu gelişmelerle bağlantılıdır. İbrahimi Anlaşmasının merkezinde olması ABD’nin de Ortadoğu stratejisinin önemli değişikliğe uğradığını gösterir.
Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı ve buna İsrail’in cevabı Hamas’ı etkisizleştirmenin ötesinde bir siyasal strateji hamlesi oldu. Hamas’ın etkisizleşmesi, Hizbullah’ın güçsüzleştirilmesi, Suriye’de BAAS rejiminin tasfiyesi, Yemen’de Husilere vurulan darbeler ve İran’a yönelik askerî harekât siyasal dengelerde önemli değişiklikler yarattı. İbrahimi Anlaşmanın en önemli tarafı olan İsrail’in askeri-siyasi etki gücü arttı. Bu durum Hindistan’dan Akdeniz’e akacak enerji yolunun güvenceye alınmasını da sağladı. Böylece İbrahimi Anlaşmadan sonra bu enerji yoluyla, Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkisi daha da sınırlandı. ABD ve İsrail bu hamlelerle Türkiye’nin kendi politikalarının uzantısı olacak kadar zayıflatılmasını da amaçlamıştır. Türkiye eskiden jeopolitik durumunu kullanarak birçok sorunun üstesinden gelebiliyordu. Şimdi en önemli güç kaynağı olan stratejik konumundaki bu zayıflama Türkiye’nin bölgesel siyasal gücünün de zayıflamasına yol açmaktadır. İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ittifakı da bu siyasi ortamda gerçekleşmiştir.
ABD’nin başını çektiği küresel güçler siyasi etkinliklerini sürdürmek için her zaman belli gerilim alanlarının ve çatışma hallerinin sürdüğü bir siyasi durumu var ederler. İzledikleri politikalar ve kullandıkları çelişkilerle böyle bir Ortadoğu’yu yaratırlar. Nitekim İbrahimi Anlaşmayla İsrail-Arap çelişkisini yumuşatmışlardır. Ancak İran, Irak, Suriye ve Doğu Akdeniz gerilim ve çatışma alanı olarak durmaktadır. ABD ve diğer küresel güçler bu gerilim ve çatışma ortamını yöneterek Ortadoğu’daki etkinliklerini sürdürmektedirler. Bu, Körfez Savaşından bugüne adım adım yaratılan bir durumdur. Hem etkinliklerini artırmışlar hem de bölgede kalmalarını ve etkili olmalarını sağlayacak gerilim ve çatışma alanlarını yöneten, yönlendiren bir Ortadoğu sistemi yaratmışlardır.
Küresel kapitalist ülkeler ve tekeller arasındaki mücadele sadece bir ülke içindeki gelir uçurumunu artırmamış, gelişkin kapitalist ülkelerle diğer ülkeler arasındaki gelir uçurumunu da artırmıştır. Küresel kapitalist güçler arasındaki bu rekabet sadece toplumun ve ülkelerin gelirlerinde dengesizlik ortaya çıkarmamıştır. Kapitalist ülkelerin izlediği bu politikalar doğrudan yönetim tarzına da yansımıştır. Toplumun ve halkın kapitalist modernist politikalara karşı tepkisini sınırlamak için toplumların mücadeleyle elde ettikleri demokratik hakları ve alanları da kısıtlama ve baskı altına alma politikalarına yönelmişlerdir. Küresel kapitalist güçlerin yaşadığı bir sorun da küresel kapitalizm içinde yer alan Çin’in ucuz emek ülkesi olması, buna dayanarak hem sömürüsünü artırması hem de ürettiği malları daha ucuza pazarlamasıdır. Bu da Avrupa ve diğer kapitalist ülkelerde Çin’le rekabet etmek için demokratik alanı daraltma ve sömürü politikalarına yönelmeleri durumunu ortaya çıkarmıştır.
Küresel kapitalist güçler özellikle 1990’lı yıllarla birlikte iletişim ve bilişimde çok gelişmiş tekniklere ulaşmıştır. Teknik alanda yaşanan gelişmeler üretim kapasitesini artırmıştır. Bu da kapitalist ülkeler ve tekeller arasındaki rekabeti, mücadeleyi, dolayısıyla savaşları daha da artırmıştır. Savaş yöntemleri de farklılaşıp derinleşerek yeni bir savaş biçimi ortaya çıkarmıştır. Buna hibrit savaş dönemi ya da hibrit savaş yöntemleri de denilmektedir.
Kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkım toplumsal yıkımla at başı gitmektedir
Kapitalizmin doğası, kapitalizmin var olma diyalektiği şudur. Kapitalizm ancak toplumu dağıtırsa var olabilir. Toplum dağıtılmadan kapitalizm gelişemez. Kapitalizm toplumları dağıtarak, çözerek gelişme imkânı bulmuştur. Kapitalizm başından beri toplum düşmanıdır. Nitekim tarihte toplumun yarıklarına giren, sızan kapitalist unsurlara karşı toplumlar tepki içinde olmuştur. Yahudilerin başına gelen de tarihin ilk ve yaygın tüccarları ve kapitalist unsurları olmalarındandır. Kapitalizm, geldiği aşamada toplumu dağıtma ile yetinmiyor. Kapitalizmi yaşatmak için bireyciliği olmadık düzeyde derinleştirmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu açıdan kapitalizm eline geçirdiği teknikleri bireyselliği daha da derinleştirme yönünde kullanmaktadır. Bunları sadece masum teknik buluşlar olarak görmek yanılgı olur. Günümüzün en temel sorunu bireyciliğin derinleştirilerek toplumun olmadık düzeyde düşürülmesi, toplumsal değerlerin dibe vurduğu bir bireyciliğin geliştirilmesidir. Kapitalizmin şu anda insanlığa yaşattığı en büyük sorun ve kriz alanı burasıdır. Günümüzde her alanda bir çürüme ve yozlaşmadan söz edilmesi kapitalizmin kendini yaşatmak için bireyciliği insanın hücrelerine kadar geliştirmesi nedeniyledir. Sadece bireycilik yaratılmıyor, bireycilik içinde bireycilik derinleştirilerek bizzat insan bireyi toplum karşıtı ve düşmanı haline getirilmektedir. Kapitalizm ve kapitalizmin yarattığı çoklu krizleri değerlendirirken bu özelliği özellikle belirtmek ve bunun yarattığı sonuçlara vurgu yapmak gerekir.
Kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkım da toplumsal yıkımla at başı gitmektedir. Ekosistem insanın, tüm canlıların var olduğu auradır, insanın toplumsallaşmasını sağlayan en temel veridir, zemindir. Kapitalizm geliştikçe eko yıkım da gelişmektedir. Kapitalizm var olmak için tüketim toplumu denen bir toplum yaratmayı hedeflemiş; tüketimin artırılması da doğa yıkımı gerçekleştirilerek sağlanmaktadır. İnsanın en temel ya da ilk ideolojik bilinci ekolojik bilinçtir. Kendisini var edenin ve yaşatanın doğa olduğunu, ekosistem olduğunu toplum yaşamı içinde öğrenmiştir. Ekolojik yıkım ve bunu sağlayan endüstriyalizm insanlığı ve toplumu tehdit eden bir numaralı konu haline gelmiştir. Kapitalizmin var olma ve kendini yaşatma zemini şimdi eko yıkımla sağlanmaktadır. Eko yıkımla toplum yıkım arasında doğrudan bağ vardır. Sadece toplumu değil, insan türünü yok edecek özelliği nedeniyle birinci dereceden tehlike olarak değerlendirmeler yapılmaktadır. Kapitalizm bu alanda yarattığı krizlerle krizlerin krizini yaratmaktadır. Bu nedenle toplumsallığı var eden kadınların özgürlük mücadelesi gibi ekoloji mücadelesi de kapitalizmin yarattığı temel krizlere karşı bir isyan halini ifade etmektedir. Önderliğimizin paradigmasının kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik toplum olması kapitalizme karşı toplumu ve insanlığı var edecek temel parametrelere sahip olmasındandır.
Tüketim toplumu yaratma politikaları göç sorununa neden oluyor
Göç sorunun kapitalist modernitenin krizini çoklu hale getiren önemli bir etkendir. Yoksul ülkelerden başta Avrupa ve ABD’ye bir göç dalgası sürmektedir. Afrika’dan Avrupa’ya göçlerde binlerce insan Akdeniz’in sularına gömülmüştür. Afrika’nın ve diğer ülkelerin yoksul kalmasında küresel kapitalist güçlerin birinci dereceden rolü vardır. Kapitalist ülkeler başta Afrika olmak üzere dünyanın birçok ülkesini her bakımdan kurutmuştur. Ülkeleri yaşanmaz hale gelen topluluklar zenginliklerin olduğunu düşündüğü alanlara yönelmektedir. Avrupa hem Afrika’yı sömürmüş yoksul bırakmış hem de Afrikalıların Avrupa’ya yönelmesine tepki duymaktadır. Gelişlerini önlemek için de her yol ve yöntemi denemektedir. Binlerce insanın yollarda ölmesinin sorumlusu Avrupa’nın bu politikalarıdır.
Küresel kapitalist ülkeler dünyanın birçok ülkesindeki yoksulluktan sorumlu olduğu gibi kapitalizmi ayakta tutmak için bireyciliği ve tüketim maddelerine erişme çılgınlığını da her yerde teşvik ediyor. Müziğiyle, sinemasıyla, televizyonla, sanal medya ile, birçok araçla yürüttüğü reklamlarla tüketim maddelerinin propagandasını yapıyor. Tüm insanlığı tüketim maddeleri peşinde koşturarak kapitalizmi ayakta tutmaya çalışıyor. Öyle ki, insanlığın toplumsal yaşam içinde yarattığı her türlü değeri yerle bir ediyor. Tüketim maddelerine koşmak tek değer haline getiriliyor. Aç bırakılan Pavlov’un köpekleri gibi tüketim peşinde koşan sürüleşmiş insanlar yaratılmıştır. Afrika’nın ve dünyanın yoksul insanlarına bu tüketim maddeleri gösteriliyor. Bu tüketim maddelerinin yaşamı kolaylaştırdığı, yaşamı güzelleştirdiği biçimindeki propaganda saldırıları insanlara boca ediliyor. Kapitalist modernite için tüketime koşan insanlar yaratmak varlığını sürdürmenin temel koşulu haline gelmiştir. Böyle bir propaganda saldırısıyla karşılaşan insanlar o zaman bu tüketim maddelerine ulaşabilecekleri Avrupa, Amerika ve diğer kapitalist ülkelere koşuyorlar. Göç sorununu yaratan temel bir etken de bu tüketim toplumunu yaratma politikalarıdır.
Şu anda kapitalist modernist ülkelerin yaşadığı krizlerinden biri de budur. Kapitalist ülkeler ilk önceleri ucuz iş gücü için ülkelerine göçmen çekerken, göçler yoğun olunca hem iktidarlarda hem de kapitalist modernist ülkelerdeki toplumlarda göçmen düşmanlığı başlamıştır. Göçmen düşmanlığı üzerinden faşist partiler ve örgütler hızla gelişme göstermektedir. Bunlar, göçmenlerin ülkenin gelirlerini yiyerek kendilerinin gelirlerinin azaldığı propagandasıyla toplumları kışkırtmaktadırlar. Son yıllarda Avrupa’da sağ partiler yükselişe geçmiş bazı ülkelerde de iktidar olmuşlarsa, bunda göçmen düşmanlığı yapmaları önemli bir etken olmuştur. Göçmen düşmanlığı sadece göçmenleri etkileyen bir politika değildir. Göçmen düşmanlığı yapan ülkelerin toplumsal dokusu ve kültürü bozuluyor, siyasal dengeleri değişiyor. Bunlar da bu ülkelerin iç dinamikleri ile oluşmuş toplumsal, siyasal, kültürel sistemini bozulmaya uğratarak bizzat o ülkeleri çoklu krizlerin içine sürüklemektedir. Avrupa’nın on yıllardır yaptığı insan hakları, demokrasi ve özgürlük propagandaları göçmen karşıtlığı politikalarla büyük bir çöküntü yaşamaktadır. Ahlaki ve moral değerlerde yaşanan gerileme tüm toplumu olumsuz etkilemektedir. Öyle ki, göçmen düşmanlığı söz konusu ülkelerin toplumlarını da kirletmektedir. Göçmenlere yönelik düşmanlık kapitalist modernitenin yüzündeki tüm cilaları dökmekte, nasıl insanlık karşıtı bir sistem olduğu daha fazla anlaşılmaktadır. Sömürü ve çıkar söz konusu olduğunda kapitalist modernitenin her türlü değeri çiğneyebileceğini göçmen düşmanlığı gözler önüne sermektedir. Kapitalist moderniteye karşı her alanda mücadele verilirken, göçmen düşmanlığına karşı da bir tutum ve mücadele içinde olunmalıdır.
Kapitalist modernitenin bizzat kendisi kriz üretmektedir
Kapitalizmin sömürü ihtiyacı küresel kapitalizm içinde de büyük bir rekabeti ve mücadeleyi ortaya çıkarmıştır. Bu da birçok yerde yerel çatışma ve savaşlara yol açmaktadır. Süreklileşen bu savaşlar sadece savaşın olduğu alanlarda yıkımlar yaratmamakta, bizzat savaşı destekleyen kapitalist ülkelerin ekonomisini, toplumsal yaşamını ve her konudaki siyasetini de etkilemektedir. Böylece kapitalist modernist ülkeler kapitalizmin yarattığı sorunların esiri olmuşlardır. Kapitalizm çoklu krizlerle iç içe yaşayan bir sistem haline gelmiştir.
Bir dönem militarist görünümden uzak duran Avrupa şu anda silahlanma yarışı içine girmiştir. Silahlanma yatırımları artınca bu doğrudan ekonomiye yansıyor; bunun sonucu da halkın gelirinde, işçilerin ve emekçilerin ekonomik ve sosyal yaşamında kısıtlanmalar yapılmaktadır.
Sovyetlerin dağılmasıyla küresel kapitalizmin dünyaya hakim olacağı, hatta liberal kapitalist sistemin tarihin son ekonomik, toplumsal, siyasal sistemi olduğu iddia edilmişti. Ancak neoliberalizm denen politikaların bırakalım sorunları çözmesini, aksine kapitalist modernist güçlerin krizlerini her geçen gün daha da ağırlaştırmıştır. Sovyetlerin dağılmasıyla kapitalist modernist güçlerin sorunlarına yeni sorunlar eklenmiş, bu da krizleri artırmıştır. Sovyetlerin dağılması kapitalist modernist güçlerin başarısı değildir, aksine reel sosyalist sistem içindeki sorunların küresel kapitalizmin içine taşındığının ifadesidir.
Sovyetlerin dağılmasının üzerinden 35 yıl geçti. Bu 35 yılda kapitalist ülkelerdeki krizler arttı ve süreklileşti. Bu 35 yıl bir daha göstermiştir ki, kapitalist modernite sürekli bir kriz halidir. Artık dönemsel krizlerden çıkmış, sürekli kriz yaşayan bir sistem haline gelmiştir. Kapitalist modernitenin bizzat kendisi kriz üretmektedir. Hem bu sistem sürecek hem de kriz yaşanmayacak! Bu, mümkün değildir. Bu krizin sürekliliği kapitalist modernitenin siyasal odaklarının da kriz ve çözümsüzlük girdabı içerisine girmesini getirmektedir. Kapitalist modernizmin sol siyasi kanatları, sorunları halka biraz refah ve özgürlük alanı açarak çözmek isterler. Ancak kapitalist modernist sistem öyle çoklu kriz içine girmiştir ki, sol siyasi güçler de sağ siyasi güçlerin izlediği siyasete yaklaşmıştır. Sistem içi sol ne klasik siyasetiyle ne de sağ siyasi güçlere benzeyerek sistem sorunlarını çözebilir. Bu çoklu kriz içinde sol siyasi güçler çözümsüz kalmakta, bu da bu siyasi güçleri yıpratmaktadır. Hatta giderek tüm kapitalist ülkelerde liberal sol politikalar ve onların temsilcileri çöküntüye uğramaktadır. Çünkü kapitalizmin sürekli kriz halini yaşaması sistemin sol siyasi güçlerinin eskisi gibi sınırlı da olsa sorunları çözme kapasitesini ortadan kaldırmıştır. Nitekim ekonomik ve toplumsal sorunlarda çözümsüz kalmaktadırlar. Bu durum sağ siyasi güçlerin öne çıkmasını beraberinde getirmiştir. Kapitalizm kriz içinde, sol siyasi güçler sorunları çözemiyor, sağ güçler iktidara gelerek kılıcını çekecek, toplumsal güçleri bastıracak, emekçilerin talebi bastırılacak, böylece sömürünün artırıldığı bir siyasi ortam yaratılarak sorunlar çözülecek! Kapitalist modernitenin en katı temsilcileri baskıcı ve kısıtlayıcı yöntemlerle kapitalizmin krizini çözecek ya da hafifletecek! Sağ siyasi güçler bu iddiayla iktidara gelmekte ya da gelmek istemektedirler. Ancak krizi doğuran sistemin temsilcilerinin sorunları çözemeyeceği açıktır. Kapitalist modernist güçler, ağır krizde olmasa liberal solu tercih ederler. Eğer sağ iktidarlar öne çıkıyorsa bu, sistemin krizinin derinleştiği ve çöküşün eşiğine geldiğini gösterir. Şu anda kapitalist modernitenin sağı ve soluyla bütün siyasi odakları çökmüştür. Bu, çözümsüzlüğün ve krizin daha da derinleşeceğinin ifadesidir.
İran İslam Cumhuriyeti mevcut haliyle ayakta kalamaz
İran büyük güç olarak Rusya’nın güneyi ve Çin’in batısı olarak bu politik düzen için tehdit durumdadır. Kendilerinin yaratmak istediği Ortadoğu’nun bir benzerini, İran da yaratıp böyle etkin olmak istemektedir. Nitekim İran da Ortadoğu’da gerilim ve çatışma bölgelerine dayanarak kendini etkili güç yapmak istemiştir. Bu da küresel kapitalizm güçlerinin bölge politikalarına taş koyan bir durum yaratmaktaydı. ABD ve İsrail’in İran’a müdahalesi bir taraftan Ortadoğu’daki bu taşı kaldırmayı amaçlarken, diğer taraftan Çin’i batıdan, Rusya’yı da güneyden sınırlamayı hedeflemektedir. Kazakistan’ı İbrahimi Anlaşmaya çekme politikası ve Azerbaycan üzerinde etkileri de bu politika ile bağlantılıdır. İran’daki mevcut rejimi değiştirdiklerinde Irak üzerindeki etkileri artacak, öte yandan Körfez ülkeleri daha da bağımlı hale getirilecektir.
ABD ve İsrail İran’daki rejimin değişmesini istemektedirler. Zaten İran’ın Ortadoğu’daki kollarını kırılma düzeyinde zayıflatmışlardır. 12 günlük savaşta rejimi içte de sarsmışlardır. Tüm bu etkenler ve onlarca yıla dayalı serhıldanların birleşik etkisi Aralık sonu ve 2026 Ocak ayı serhıldanlarını ortaya çıkarmıştır. İdamlara ve her türlü baskıya rağmen serhıldanların on yıllardır belli aralıklarla süreklileşmesi; siyasi, toplumsal ve ekonomik sıkıntılar İran halkının rejimden tümden kopmasını beraberinde getirmiştir. Moral değerlerini kaybetmiş, meşruiyeti kalmamış, sadece zorla ayakta kalan bir İran İslam Cumhuriyeti vardır! Nasıl bir değişime uğrayacağı birçok etkene bağlıdır. Bu rejim mevcut haliyle ayakta kalamaz. Sadece dış güçlerin hedefinde olan bir rejim yoktur. Onlarca yıldır serhıldanlarla, demokratik değerlerle yüklü değişime uğrayan bir İran toplum gerçeği vardır. Bu toplumsal gerçeklik rejim değişikliği ve sonrası oluşacak değişimde önemli rol oynayacaktır. İran’da oluşacak yeni rejim ancak bu değerleri belli oranda dikkate aldığında meşruiyet kazanıp var olabilecektir.
Ortadoğu yeniden şekillenirken Kürtlerin durumu da değişmiştir
Ortadoğu, halkların mücadelesi, yerel savaşlar ve uluslararası güçlerin müdahalesi sonucu yeniden bir siyasi şekillenmeye giderken, Kürtlerin durumunda da önemli değişiklikler yaşanmıştır. Kürtlerin soykırıma açık hale getirildiği siyasi dengeler ve statüko 1. Dünya Savaşı sonrası şekillenmişti. 2. Dünya Savaşı dünyada birçok şey değiştirmesine rağmen Ortadoğu’nun statükosunda İsrail devletinin kurulması dışında ciddi bir değişiklik yaratmadı.
Soğuk savaş döneminde Irak Saddam rejimi Sovyetlere yakın bir politika izleyince NATO, Saddam rejimini zayıflatmak için Başurê Kürdistan’daki Kürt hareketine şartlı bir destek verdi. Başurê Kürdistan’da Irak’a karşı mücadele veren güçler Türkiye ve İran’daki Kürtlerin harekete geçmesini engelleyecekti! Türkiye ve İran da sınırdaki hareketliliğe NATO’nun isteği temelinde izin veriyorlardı. Bunun karşılığında da Barzani ailesi Bakur ve Rojhılat’taki Kürt hareketlerinin önünü kesmiştir. 1960’lı yıllarda Kürtlerin, Kürdistan’ın dört parçasındaki siyasi durumunun ne olduğunu değerlendirirken bu gerçekliğin de bilinmesi gerekir. NATO’nun, dolayısıyla ilişkide olduğu Türkiye ve İran’ın çıkarına görülmeyince 1975 Cezayir Anlaşmasıyla KDP öncülüğündeki Başurê Kürdistan’daki hareket tasfiye edilmiştir.
Başur’daki hareketin son yıllarında, 1973 Newroz’unda Ankara’da Apocular grubunun tarih sahnesine çıkması Kürdistan’daki siyasi duruma bir müdahale olduğu gibi Ortadoğu siyasi tarihine de önemli bir müdahale anlamına gelmiştir. 19. ve 20. yüzyılda dış güçler tarafından yönlendirilen, dünyadaki tarihsel akışa uygun bir siyasi hareket çıkarmayan Kürtler, Rêber Apo ile birlikte ilk defa dünya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan gerçeğini doğru çözümleyerek bir Kürt aklı oluşturmaya başlamıştır. Bu açıdan Apocu hareket daha ilk günden itibaren ilk önce gençlik, daha sonra toplumda karşılığını bulmuş ve hızlı bir gelişme göstermiştir.
53 yıllık ideolojik, örgütsel, politik, askeri ve kültürel mücadele başta Bakurê Kürdistan olmak üzere Kürdistan’ın tüm parçalarında önemli gelişmeler ve büyük değişiklikler yaratmıştır. Bakurê Kürdistan’da onlarca yıl süren gerilla savaşı ve köylerden şehirlere kadar boydan boya serhıldanların süreklileşmesi tamamlanmamış olsa da bir demokratik devrim gerçekleştirmiştir. Bu demokratik devrim toplumsal, kültürel ve siyasal olarak büyük değişiklikler yaratmıştır. Kürdistan’da böyle muazzam etkileri olurken, Türkiye’deki siyasi, toplumsal ve kültürel yaşamı da derinden etkilemiştir. 12 Eylül askeri darbesiyle 50 yıl sürmesi tasarlanan siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamı daha ilk yıllarında sekteye uğratmıştır.
Türkiye 50 yıldır PKK’nin siyasi ve askeri mücadelesinden etkilenen, tüm politikalarını buna göre şekillendiren ve sürekli çoklu krizlerle karşılaşan bir ülke haline gelmiştir. Bu 50 yıllık mücadele Bakurê Kürdistan’da Kürtlerin özgürlüğünü tam anlamıyla sağlamamış olsa da Türkiye’nin yürüttüğü soykırım politikalarına önemli bir darbe vurmuş, Kürt gerçeğinin fiili olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Kürtler de bu mücadele içinde kendinden kaçan durumu aşmış, Kürt varlığını görünür kılan bir kimliğe kavuşmuştur.
Kürdistan’ın tüm parçaları arasında duygu birliği güçlenmiştir
50 yıllık mücadele Kürdistan’ın diğer parçalarını da derinden etkilemiştir. Bu mücadele sonucu Kürdistan’ın tüm parçaları arasında duygu birliği güçlenmiştir. Ulusal birlik için güçlü bir zemin oluşmuştur. Mücadele tüm Kürdistan’da, Ortadoğu’da ve dünyada bir Kürt siyasi iklimi yaratmıştır. Bu siyasi iklim Kürdistan’ın tüm parçalarındaki ulusal demokratik duygulara, örgütlenmeye ve mücadeleye ivme kazandırmıştır. Başurê Kürdistan’da federasyon oluşumu ve korunması da bu Kürt siyasi iklimi ortamında sağlanmaktadır.
DAİŞ’in Şengal’e saldırarak Ezidilere yönelik soykırıma yönelmesi karşısında Özgürlük Hareketinin Ezidilerin savunmasına koşması sadece Kürt siyasi tarihi açısından değil, Ortadoğu tarihi açısından da önemli bir durumdur. Ortadoğu’nun en kadim halkı ve inancı olan Ezidiler, tümden soykırıma uğramaktan kurtarılmıştır. Ezidi inancını, kimliğini ve kültürünü yaratan Şengal, Ezidilerin vatanı olmaya devam etmiştir. Hiçbir gücün durduramadığı DAİŞ karşısında barikat kuran ve püskürten zihniyetin, moral değerlerinin ve yaşam felsefelerinin ne kadar güçlü ve derin olduğunu tüm dünya görmüştür.
Suriye’nin önemli bölümünü ele geçirip Kobani’ye saldırarak kuşatan DAİŞ, Kürt halkının ve tüm demokrasi güçlerinin moral desteğine çarparak yenilgiye uğratılmıştır. Kobani’de yenilgiye uğratılan DAİŞ baş aşağıya gidişi yaşamıştır. DAİŞ’in Suriye’de yenilgisi Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’de demokratik ulusa dayalı bir özerk sitsem ortaya çıkarmıştır. Rêber Apo’nun öngördüğü demokratik konfederalizm istenilen düzeyde yaratılmamış olsa da kadın özgürlükçü ve demokratik ulus karakteri Ortadoğu’da bir demokrasi vahası olmuştur.
Kürtleri dikkate almayan hiçbir siyasal proje gerçekçi değildir
Kürt Özgürlük Hareketi’nin 53 yıllık mücadelesinden Rojhılat Kürdistan da fazlasıyla etkilenmiştir. Rojhılat Kürdistan’da Kürtlerin özgürlük ve demokrasi istemleri çok canlıdır. İran’ın demokratikleşmesinde güçlü rol oynayacak durumdadırlar. Demokratik ulus anlayışı İran için de tek çözüm projesidir. İran’da demokratikleşme ve istikrar ancak demokratik ulus anlayışıyla sağlanabilir. Demokratik ulus dışındaki her anlayış ve politika İran’da gerilim ve çatışma yaratmaktan başka bir sonuç vermez. Bu açıdan Kürtlerin demokratik ulus anlayışı İran’da da etkili olacaktır. Kürtler İran’ın şekillenmesinde de önemli bir rol oynayacaklardır.
Bu Kürt ikilimi Kürtlerin ittifak ve diplomatik değerini de güçlendirmiştir. Uluslararası güçlerin Kürtlere ilgisi artmıştır. Özellikle Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir dönemde Kürtlerin konumu siyasal dengeler için çok önemli hale gelmiştir.
Kürdistan dört devletin sınırları içindedir. Bu devletlerin konumu birlikte düşünüldüğünde Ortadoğu’nun siyasal şekillenmesinde belirleyici düzeydedir. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi ağır olumsuz sonuçlar yaratmış olsa da bugün Kürtlerin örgütlü gücü ve siyasi etkisi nedeniyle Ortadoğu’nun sadece siyasal şekillenmesinde değil, toplumsal karakterine de önemli etkide bulunacaktır, bulunmaktadır. Artık Kürtleri dikkate almayan hiçbir siyasal proje geçekçi olmayacağı gibi, göreceli de olsa bölgesel bir istikrarın sağlanması zordur. Kürtleri dikkate almayan bir Ortadoğu gerçeği en fazla da bölge ülkelerine zarar verecektir. Kürtlerin varlığını ve özyönetimini kabul etmeyen ülkeler diğer sorunlarını da çözememektedirler. Kürt sorununun çözümsüzlüğünün söz konusu olduğu ülkeler siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel dengelerini sağlıklı oturtamamakta, bu da süreklileşen krizli bir hal içinde kalmalarını beraberinde getirmektedir.