Her bitki kendi kökü üzerinde yeşerir. Başka da yaşam olanağı bulamaz. Kök oluşum damarıdır. Varlığın oluşunu geçerli kılar. Kökü dışındaki her yeşertme çabası nafile sonuçlara yol açtığı gibi olgusal anlamdaki varlığı kendi olmaktan çıkarır, sakat bırakır. Bu toplumsal gerçeklik için daha da geçerli bir kuraldır. Bin yıllardır insanlık, kaybettiğini bulma arayışında yanlış kök üzerinde kendini arayarak, kaybedileni nerede kaybettiğini bilmekten uzaktır. Merkezi uygarlığın ideolojik yapısı, geliştirdiği argümanlarla toplumsal hafızayı büyük ölçüde tahrip etmiştir. Bu tahribat felsefenin temelini oluşturan ‘ben kimim?’ sorusuna doğru yanıt verilmesini engeller. Geliştirilen tüm yanıtlar insanın taşıdığı toplumsal geçmişi ötelemiştir. Abdullah Öcalan “tarih günümüzde gizli, biz tarihin başlangıcında gizliyiz” derken bu toplumsal geçmiş ile yaşanan anın bağlantısını kurar.
Her ağaç kökleriyle ele alınır. Buradaki ağaç toplumsallığın tarihidir. Toplumun kendini var etme dinamikleridir. İnsan kendini toplulukta ifade etmiştir. Yani bir olmada, birleşik ve komünal yaşamda. Toplumsal ağacın kökü buna dayanır. Verili sistemin binlerce yıllık tüm çabası bu gerçekliği örtbas etmek içindir. Bu nedenledir ki özgürlük adına yola çıkanların ürettikleri tüm kavram ve kuramlar toplumu kendi özü ve kökü üzerinde inşa etmeyi başaramamıştır. Toplumsal yapının doğasına ilişkin yapılan yanlış belirlemeler, yanlış araçları, çoğunlukla da egemenlerin argümanları kurtuluş aracı olarak amaç edinilmiştir.
Sosyalizm, sosyalist toplum arayışı özgürlük ve eşitlik hareketlerinin başat amacı olmuştur. Bu amaç bir gelenek olarak binlerce yıldır toplumsal mücadelelerin temelini oluşturur. Fakat bu toplumsal kuramın dayanacağı formun devlet olarak belirlenmesi ve devletin amaçlanması hazin sonuçlar doğurmuştur. O halde işe kuramın kendisinden başlamak olması gerekendir. Demokratik sosyalizm, devleti tarihsel bir olgu ve sorun olarak görür.
Dolayısıyla devleti ilerici ve yaşanması gereken bir gerçeklik olarak ele almaz. Demokratik sosyalizmin en büyük farkı bu anlamda devlet ve iktidar olgusundadır. Bugüne kadar sosyalizm adına yapılan tüm mücadelelerde devlet ve iktidar özgürlük, eşitlik ve demokrasinin temeli ve vazgeçilmez dayanağı olarak görüldü. Kimi mücadelelerde başlangıçta bu yönlü bir temkinlilik olsa da gelişen süreç aynı araçlara başvurulduğunu göstermektedir.
Oysa devletin zor ve sömürü aracı olduğu tüm tarihsel toplum aşamalarında kesinlik kazanmıştır. Bu araca binerek özgürlük dergahına varan olmamıştır. Başta Marksizm olmak üzere, tüm toplumcu ekollerin en büyük hatası devlet ve iktidar tanımındadır. Devletin toplumsal yaşam için zorunlu olma gibi bir durum yoktur. Demokratik sosyalizm bu düz ilerlemeci, determinist yaklaşımları ret eder.
Toplum, devlet öncesi ve devlet dışı örgütlenme tarz ve kültürüyle insanlığın başlangıcından günümüze kadar değişik ad ve biçimlerle kendi öz hakikatiyle yaşayabilmiştir. Dolayısıyla devletin toplumsal yaşam için zorunlu olduğu yargısı bir tarafa, tam tersine devlet, toplumun özgürce yaşama ve yaratma iradesinin önünde en büyük engeldir. Devlet bunu irade gaspıyla yapar. İrade gaspının esası toplumun politika yapma sanatından uzaklaştırılmasıdır. Devletin politikayı kontrolüne alarak toplumu bu alandan dışlaması toplumun söz ve eylem hakkını kaybetmesi, iradesiz kılınması ve özgürlük yitimi anlamına gelir. Devletin “donmuş aklı” her türlü söylem, eylem ve karar yetkisini kendinde toplar. Toplumsal ölüm, yaratıcılıktan uzak, dogmatik, pozitivist bilim, dolayısıyla donmuş devlet aklının, zihninin ürünü olarak gerçekleşir.
Bu, devletin politikayı kendi tekeline almasının sonucudur. Nihayetinde politika aynı zamanda en güçlü özgürlük aracıdır. Politik araçtan yoksun kalan her birey ve toplum kendi adına karar alamaz duruma gelirken, kendini yönetme kabiliyetini de kaybeder. Öz yönetimin elinden alındığı, yabancı yönetim idaresinin başladığı her yer, mekan ve zamanda sömürü çarkı ve kölelik devreye girmiştir. Sömürü çarkının ve köleliğin gelişmesine sebep olmuştur.
Devlet aygıtının bu anlamda sömürü ve kölelikten kurtuluş olarak hedeflenmesi, amaç edinmesi amaç-araç hususunda tezatlık taşır. Kölelik doğuran, varlığı sömürü ve kölelik patentli sistemsel araç olan devletten özgürlük ve kurtuluş talep etmek toplumsal tarih akışında direnenlerin en büyük hatası, yanılgısı ve tuzağı olmuştur. Sosyalist hareket ve öncülerinin bunu yeterince fark etmemeleri, sosyalizm adı altında devleti kutsamaları belirtilen yanlışın temeli olmuştur. Demokratik sosyalizmin diğer sosyalizm teorilerinden, anlayışlarından temel farkı devleti tümden ret etmesi, devlet dışı toplumun öz yönetime dayalı örgütlenmesini esas almasıdır.
Tarihten günümüze komünlerden klan ve kabilelere, tarikat ve sivil toplum örgüt ve direniş hareketlerine kadar toplum, devlet olmadan yaşamını özgür, eşit ve kendi hakikatiyle sürdürmüştür. Özgürlük, eşitlik ve komünal yaşamın zayıflatıldığı, tüketildiği her dem ve mekanda ise devlet ve onun yönetim biçimi olan merkezi iktidar vardır. Toplumsal hakikatin zayıflatılması, devlet uygarlıklı nehir akışıyla başlar.
Demokratik sosyalizm kökünü komünal toplumdan alır. Toplumculuk ya da ahlaki politik toplum olarak anlam bulan demokratik sosyalizm herkesin özgür ve eşit temelde katılımcı olduğu toplumsal örgütlenme, kendini ifade etme, kendi kültürüyle yaşama kuramıdır. Doğal toplum denilen sürecin kendisi de bu olmakta ve komün formu biçiminde ilk şekillenişini almıştır. Bu anlamda demokratik sosyalizmin geçmişi toplumsal tarihin başlangıcının kendisidir. İnsanlık komün yaşamıyla toplumsallaştı. Bunun için referansımız doğal toplum değerleridir. Demokratik sosyalizm, bu referansı esas alarak devlet ve onun iktidar yapısı dışında toplumun kendisini örgütlemesi için model sunar.
Demokratik sosyalizm ve Kürtler
Yaşadığımız çağda eğer hala insanlık adına kırıntı düzeyinde bile bir şeyler varsa, bu komün damarının, kökünün varlığını gösterir. Hala insanlık adına mücadele eden, her türlü baskı ve zulme rağmen özgür bir gelecek ve toplum için direniş geleneğini savunanlar bu komünal yaşam hakikatinin her dem akan nehrinin suyu ve ruhudur. İnsanlık anlam ve yaratım gücünü, insan olma yetisini bu nehir ve ruha borçludur.
İnsanlığın bu değerlerinin doğuş ve gelişiminde Kürtlerin yaşadığı coğrafya olan Mezopotamya’nın rolünün belirleyici olduğu günümüzde yapılan bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmaktadır. Dolayısıyla Kürtler komün yaşamının, ilkel toplumsal hücrenin varlık kazandığı coğrafya ve kültürün ilk ve asli öğesidir. Bu aynı zamanda ilkel demokrasi ve toplumculuktur. Komünalitenin yaşandığı doğal toplum gerçeğidir.
Demokratik sosyalizmin temeli bu devlet dışı formun tarih ve yaşam kültürüne dayanır. Toplum, dayanışmanın başat olduğu, ihtiyaçlar doğrultusunda iş ve rol koordinasyonu ile kendini örgütler. Barınma, savunma ve beslenme gibi ihtiyaçlarını bu anlayış ile karşılar.
Toplumsal varlığın en uzun yaşam süresi ve örgütlenme biçimi bu ‘kom’ formu ile gelişir, yaşam bulur. Komün ve toplumsal oluşun merkezi kadındır. Ana, dayik (da-dayik Kürtçede doğuran, yaratan) toplumsal yaşamın bileşkesi, aklı, yaratıcısı, ana tanrıça kültüründe de görüldüğü gibi koruyucusudur. Tarım ve köy Devrimi olan Neolitik gibi muhteşem bir yaratımın sahibi kadın olduğu gibi ilk dilsel gelişimin, ekinin, hayvan evcilleştirmenin, icat ve buluşların ilkleri de anacıl kültüre aittir. Toplumsal ihtiyaçların zorunlulukları karşısında toplumunu koruma ve yaşatma güdüsü, aklıyla hareket eden anacıl zihniyet hep devrede ve arayışta olmuştur. Komünalitesini, toplumunu korumaya yönelik hassasiyet, duyarlılık tüm icat ve buluşların nedeni ve kaynağıdır. Tüm bunlar kutsal ana figürünü doğurmuştur. Zamanla da toplumu yaşatan, koruyan nesnelere benzer atıflar yüklenmiştir. Bu anlamda komünal yaşamın öznesi kadındır. Coğrafyası Mezopotamya’dır. Öncü gücü Kürtlerdir. Hurrilerden Medlere kadar bu gerçeklik kendini uygarlık sistemine karşı direniş ve geliştirdiği kültürle ziyadesiyle yansıtmıştır.
Demokratik toplum değerlerinin zayıflatılması anacıl kültürün geriletilmesiyle gerçekleşmiştir. Bununla at başı giden Kürt toplumsallığının yaşadığı baskı ve sömürü sorunudur.
Proto Kürt dönemi ve Kürt özgürlük sorunu
Kürdistan coğrafyası komünün, klan-kabilenin, ana merkezli neolitikle gelişen kültür ve dilin geliştiği ilk, proto toplumsal yapıyı oluşturmuştur. Bu coğrafya ve toplumu aynı düzeyde işgal ve saldırılara maruz kalmıştır. Verimli doğası, bitki örtüsüyle birlikte, toplumsal kültür zenginliği her iki olgunun sürekli tehlikelerle karşı karşıya gelmesini beraberinde getirmiştir. Kürtlerin topluluk olarak varlığını koruma, güvenlik ve özgürlük sorununun başladığı ilk süreç olarak ifade edilebilir.
Proto Kürtler olan Hurrilere ilk kez saldırılar Sümerler döneminde gerçekleşmiştir. Sümerlerce Neolitik kültürün çalınması, talan edilmesi ile Yukarı Mezopotamya’dan Hurri ve diğer topluluklardan köle getirilerek Sümer uygarlığının inşa edildiği belirtmektedir. Gılgamış Destanı merkezi devlet uygarlığının nasıl inşa edildiğine, çevre toprak ve topluluklara yönelik geliştirilen sömürü ve işgal saldırıları için önemli bir kaynaktır. Uruk kenti proto örnektir. Uruk kentiyle birlikte sınıf ve devlet kültürü gelişim sağlar. Her devlet yapısı gibi yayılmayı esas alır. Hedeflerinde neolitik kültür değerleri ve Hurrilerin yaşadığı zengin toprak alanları vardır. Buna karşı kentin koruyucu tanrıçası İnanna’nın Enki’ye karşı verdiği mücadele, erkek iktidarına karşı komünal toplumu savunma ve öz değerleri koruma mücadelesidir. Destanda yorumlandığı biçimiyle, Humbaba Hurri bir kabile önderidir. Kendi toplumunu korumak için savaşır. Esir düşer. Gılgamış Humbaba’yı sağ bırakarak hizmetine almayı düşünürken, Hurri işbirlikçi Enkidu -aynı zamanda Gılgamış’ın sadık eridir- Humbaba’nın öldürülmesinde ısrarcı olur. Bu ilk kayıtlı saldırı ve ihanetinin başlangıç noktasıdır. İşgal ve ihanet Kürt ve Kürdistan tarihinde bu şekilde yer edinmeye başlar. Babil ve Asur iktidarları da benzer şekilde Yukarı Mezopotamya’yı işgal seferleri düzenlerler.
Med konfederalizmiyle birlikte Kürt birliği ve aklı yetkin bir aşamaya erişmiştir. Olgunluğun neticesi olarak Asur imparatorluğu Medler tarafından yıkılır. Sürece göre Kürt varlığı ve özgürlüğü zirvededir. Bu aynı zamanda Zerdüştî inancın dayandığı komün ideolojisinin, demokratik komünal anlayışın hayat bulduğu bir evredir. Bunun temel yaratıcıları Mag rahipleri olarak bilinen bilge insanlardır. Dönem, farklı geleneklerin oluşturduğu komün ocakları ve akademialar etrafında bilinçlenme dönemidir. Kürtler Mag bilgelerinin oluşturduğu komün ocaklarında ideolojik bilinçlenme sağlarlar. Bunlar Kürt aklının, ortak düşüncenin oluşturulduğu mekanlardır. Bu anlamda Kürt varlığının gerçekleşmesi ve gelişmesinde Zerdüşti öğreti ve geleneği önemli bir rol oynamıştır. Maglar gelişen yeni toplumun etkili gücü olmaktadırlar. Medlerin, Zerdüşt geleneğiyle kendi içinde çelişkili kabileleri bir araya getirmeleri büyük bir devrimdir. Med imparatorluğu bu devrimin ürünüdür. Harpagos şahsında Med konfederasyon yönetimi ihanete uğrar, daha sonra Pers Akhamenit Hanedanlığı Mag bilgelerini hedefleyerek katliamdan geçirir. Bu, Kürt komünal yaşamının dağıtıldığı, Kürt toplumsal aklının büyük darbe aldığı ve bir daha kendine gelemediği örtük tarih ve özgürlük sorununun derinleştiği tarih olmaktadır. Bundan sonraki süreçte Kürtlerin ciddi bir varlık, güvenlik ve özgürlük sorunu gelişir. Bu dönemde Kürtler, kendilerini geleneksel kabile ideolojisi ile ayakta tutmaya çalışırken temel dayanakları kabile yaşamının demokratik kültürü olmaktadır.
Ortaçağda, Kürtler İslamiyet’e kadar bu özelliklerini korumuşsa da, İslamiyet’in Kürdistan’a gelişi beraberinde büyük kıyımlar getirmiştir. Emevi Hanedanlığıyla Kürtler katliam ve talana uğramış, Kürdistan kapsamlı işgal saldırılarına maruz kalmıştır. İslam’ın saldırılarına karşı direnen özgür kabileler, Alevi ve Êzidiler olmuştur. Bu süreçte de direnişlerin yegâne meskeni yüksek zirveli dağlar olmuştur. İslam’ın bu saldırılarına ve asimilasyona karşı direnen bir kesim olarak tasavvuf geleneğini de eklemek gerekir. Tasavvufi hareketlerin Kürdistan’daki ilk çıkış süreçlerinde toplumcu yan ağır basmakla birlikte zamanla iktidarcı-devletçi yapı ile işbirliği içerisine girmeleri olumsuz rol oynamıştır. Özellikle Nakşibendi ve Kadiri tarikatı günümüzde hala bu olumsuz yönün başını çekmektedirler.
Abdullak Öcalan bu konuda, “İslâmiyet’le birlikte Araplar çığ gibi büyüyen istilalarıyla Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya içlerine kadar sel gibi akarken, bundan en büyük zararı kuzeydeki Aryen kökenli geleneksel topluluklar ve bunların önde geleni olan Proto Kürtler ve Kürtler gördüler. Kürtler belli bir direnmeden sonra İslamlaşarak, Kürt kabile üst tabakası Arap-İslâm asimilasyonunu kabul ederek, alt tabaka tasavvufi sivil toplumlar oluşturarak ve geleneksel olarak hep yapıldığı gibi dağların doruklarına ve enginliklerine çekilerek varlıklarını koruma stratejileri geliştirdiler. Bahsedildiği gibi, bu stratejilerle varlıklarını olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte korumayı ve geliştirmeyi başardılar. İşbirlikçi üst tabaka olumsuz yönü ağır basan Sünni bir milliyetleşmeyi (kendini ağırlıklı olarak Arap milliyetinden sayma, işine geldiği vakit Kürtlüğü kullanma) varlık gerekçesi haline getirirken, alt tabakalar olumlu yönü ağır basan sivil toplum karakterli tasavvufi tarikatlar (özellikle medreselerde) temelinde halklaşma yolunda ilerlediler ve Ortaçağda Kürt gerçekliğine önemli katkılar sağladılar.” demektedir.
Bununla beraber önemli bir konu da işbirlikçi tabakanın İslam süreciyle birlikte kendi maddi çıkarlarını koruma amacıyla içine girdikleri konumdur. Her kritik aşamada Kürt orta sınıf ve aristokrat kesiminin Kürtlüğü ret etme temelinde girdiği işbirliği ağır sonuçlar doğurmuştur. Kürt toplumunun tarihsel olarak bu kadar tahribat yaşamasının temelinde yaşanan ihanet ve işbirlikçilik vardır. Bu durumu Harpagos Sendromu olarak ifadeye kavuşturulabilir. Kendi halkı için savaşmayan bu kesim, karşı güç ve taraflar için en iyi komutan, savaşçı, danışman ve hizmetçi olmuşlardır. Bu durum günümüz açısından da geçerliliğini korumaktadır. Kürtler için örtük tarih olan bu dönemin en tipik özelliği Harpagos-işbirlikçi çizginin gelişmesiyle Kürtlerin birlikte yaşadığı Arap, Acem, Osmanlı-Türk ilişkilerinde hep artçı, ikincil pozisyonunda olmalarıdır. Bin yıllar boyunca her kültür ve geleneğe öncülük yapan Kürtler bu dönemde başkalaşıma uğramış, farklı halkların gölgesi durumuna düşmüş, varlık ve özgürlük sorunu derinleşmiştir.
Abdullah Öcalan bu örtük dönem için “Ortaçağda İslam-Arap ortaya çıkıyor. Kürtler Emevilerle başlayıp Abbasilerle devam eden Arap İslam’ı ve sultanlığı örtüsü altında yaklaşık beş yüz yıl varlığını devam ettiriyor. Saraylara doldurulmuşlar, Araplaşmışlar. Ama özünde Kürt’türler. Ulema dediğimizin ezici çoğunluğu Kürt’tür ve bu durum günümüze kadar devam etmektedir. Şam’da Baas rejiminin baş müftüsü bile Kürt’tür. Burada da örtük olarak Kürtler yaşıyor. Bir örtük tarih söz konusudur. Malazgirt Savaşı’ndan, sonraki savaşlardan ulusal kurtuluş savaşına kadar bu tarihsel ittifakın birçok örnekleri var. Kürtler burada örtüktür; her şey Türk tarihi olarak anlatılır ama özü gizlenir.” demektedir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminin özellikle son yüzyılı Kürtler açısından son derece zorlu geçmiştir. İmparatorluk son süreçlerini yaşarken İngilizler başta olmak üzeri hegemonik güçlerin bölge üzerindeki politikaları Kürtleri de kapsamına almıştır. Özellikle Beyliklerini kaybeden Kürtlerle Osmanlı devleti arasındaki çatışmaları sürekli kışkırtmışlardır. Destek sözü vermelerine rağmen Kürtleri yüz üstü bırakmışlardır. Yüz üstü bırakmakla da yetinilmemiş, İran ve Osmanlı imparatorlukları gelişen isyanlara karşı desteklenmiştir. Bedirxan Bey somutunda yaşanan bu durum diğer bazı beylikler için de sergilenmiştir. Rusların yaklaşımı mevcut durumdan faydalanma biçiminde olmuştur. Tüm bu süreçlerle birlikte Kürt beyliklerinin sonu gelirken, yaşanan boşluk Şeyhlik kurumu ve tarikatlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Şeyh Ubeydullah’la başlayan ve Şeyh Sait ve Seyit Rıza ile süregelen isyanlar yenilgiye uğramıştır.
Kapitalizm çağında Kürtler
Çevre halkların baskı ve işgaline rağmen Kürtler Ortaçağa kadar kabile kültürü ve direnişçi özellikleriyle belli ölçüde varlıklarını koruyabilmişlerdir. Kapitalist süreçle birlikte Kürtler dört parçaya bölünerek ulus devlet sisteminin sömürgeleştirme, işgal, asimilasyon ve soykırımıyla karşı karşıya geldiler. İlk kez varlıkları tümden inkar edildi, tümden imha edilmek istendi. Şark ıslahat planlarıyla Kürt ve Kürdistan adına ne varsa yok sayıldı, yok edilmek istendi. Kürdistan’dan kendine pay alan her devlet kendine göre benzer politikalarla Kürt toplumunu eritmeyi, asimilasyondan geçirmeyi hedefledi. Kürt ve Kürdistan ismi ve dili yasaklandı. Kürtler adına ne varsa suç sayıldı. Kürt toplumu ve kültürü aşağılandı, horlandı, küçük görüldü, kuyruklu Kürt söyleminden, kart kurtta kadar her türlü yakıştırma, yaftalama yapıldı. Kendini inkar etme, başkalaşma dayatıldı. Bunların yetmediği yerde katliamlar geliştirildi, kültürel soykırım dayatıldı. Neticede Kürtlük adına var olan her şey hiç sayıldı. Hiç olması için de her türlü özel savaş yöntemi denendi. Bu politikaların başını Türkiye devleti çekmiştir. Anti-Kürt ittifakı biçiminde kurulan ortak yapılarla Türkiye, Irak, İran ve Suriye devletleri Kürtlere yönelik karar ve uygulamalar geliştirmiş, imha ve inkar politikalarını birlikte planlayıp yürütmüşlerdir.
Bu süreç Kürtler için dünyada eşi benzeri görülmemiş felaketlere yol açtı. Evrensel tarihe, komünal yaşam ve insanlık kültürünün gelişimine binlerce yıl öncülük eden bir halk dilsiz, nansız, tarihsiz, isimsiz, özgürlüksüz kaldı. Varlığı yokluğu tartışma konusu oldu. Toplumsal olarak ölüm sosyolojisi dayatıldı. Toplum olarak yaşadığının farkında olmama, bitkisel hayatı yaşama anlamındaki ölüm sosyolojisi bir halk için en olumsuz durumu içerir. Ölüm sosyolojisinde insan sadece biyolojik varlık olarak yaşamını sürdürür, toplumsal ve insani değer yargılarını yitirir. Böyle biri için normal bir insan tanımı yapılamaz. Sömürge kişilikleri genelde benzer özellikler taşırken, Kürt toplumu somutunda buna özel savaş yöntemi ve kültürel soykırım gerçeği eklenmiştir. Kürt toplumu ve bireyi bundan dolayı tanımlanması zor ve sorunlu bir yapıya sahiptir. Abdullah Öcalan “Kürdistan sömürgedir” sözünü ilk kez ifade ederken yaşadığı baygınlık, hiçbir toplumda görülmemiş sömürgeciliğin yarattığı etkinin sonucudur.
Ölüm sosyolojisi; varlık ve özgürlük sorununun Kürtlerde bu kadar gelişmesinde, içsellik kazanmasında en büyük rolü oynamıştır. İşbirlikçi, ihanetçi kesimlerin bundaki payı büyüktür. Bu kesim Judenrat olarak tanımlanmaktadır. Bu kesimler maddi çıkar temelinde mensubu oldukları Kürt halkına karşı her türlü hizmette bulunarak konum elde etmeyi uğraş ve amaç haline getirmişlerdir. Kürtlerin varlık ve özgürlük sorununun bu kadar köklü olmasında Judenratların payı birincil derecededir.
Bu süreci Abdullah Öcalan’dan bir alıntıyla tamamlayalım: “Sonuç olarak, Kürt sorunu Kürtlerin anavatanlarının parçalanması ve inkârı, toplumsal gerçekliklerinin derinden bölünerek kendilik olmaktan çıkarılmaları, siyasi iradelerine ket vurulması, devletlerin inkârcı ve imhacı yöntemleri karşısında boyun eğmeye zorlanmaları, ekonomik ihtiyaçlarını gidermenin öz kimliklerinden vazgeçme aracına dönüştürülmesi, kendi öz kimliklerine dayalı bir kültürel ve ideolojik varlık haline gelmelerine fırsat ve yasal statü tanınmaması, çağdaş eğitim araçları ve uygulamalarından mahrum bırakılmaları, tüm bu alanların bütünleşik uygulamalarıyla öz varlıkları ve kimliklerinin yok sayılması ve özgür yaşamama sorununa dönüşüyordu. Diğer bir deyişle Kürt sorunu bir ulusal sorun değil, ulus olmaktan çıkma sorunu haline geliyordu.”
Abdullah Öcalan’ın çıkış ve demokratik sosyalizm
Kürtlerin kültürel soykırım temelinde inkâr ve imha sürecine tabi tutulduğu süreçte çıkış yapması mucizevi olarak değerlendirilir. Kürtlük ve ulus adına elle tutulur herhangi bir dayanak bulunmamaktadır. Kürtlük kendinden kaçan, kurtuluşu başka uluslarla bütünleşmede arayan, yoğun asimilasyon politikalarıyla erimeyle yüz yüze kalmış bir gerçekliği yaşamaktadır. Komünal ve kolektif özellikler Abdullah Öcalan’ın çocukluğunda barizdir. Erken yaşlarda ulusal sorunla tanışması bu yanının öne çıkmasını sağlar. İlk grup dönemi ve sonraki partileşme süreci de bu özelliğinden gelir.
Sosyalizmin Alfabesi eseriyle sosyalizme eğilim gösterirken, 1970’li yılların devrimci havasından etkilendiği için bu dönem tarihi bir kavşak konumundadır. Sosyalizm çizgisinde ilk grup oluşumu gelişir.
Kürdistan sömürgedir sözünün akabinde ideolojik arayış derinleşmiştir. Kürt ve Kürdistan adına tarihsel bilgi arayışının yanında, ulusal kurtuluş mücadelesinin teori, program ve stratejisi oluşturulmaya çalışılmıştır. PKK ve gerilla mücadelesi anlamındaki ordulaşma hedefe ulaşmanın araçları olarak benimsenmiştir. Dönemin ulusal kurtuluş hareketlerinin izinde gidilirken reel sosyalizmin etkisiyle Marksist teori ve programı Kürdistan’a uygulanmaya çalışılmıştır. Bilimsel sosyalizm toplumsal sorunların çözümüne en yakın paradigma olarak benimsenmiştir. Reel sosyalizmden etkilenerek, Ulusların Kaderini Tayin Hakkını her sosyalist oluşum gibi ulus devlete ulaşma şeklinde amaç edinmiştir. PKK aynı çizgiyi benimsemiş görünse de, ulus devletin özgürlük aracı olması noktasında her zaman tereddütlü olunmuştur. İdeolojik derinleşmeyle birlikte reel sosyalizmi sorgular, iktidarcı, devletçi yanlarını eleştirerek, sosyalizmi güçlendirir.
Kürtler bu süreçte ciddi bir varlık ve özgürlük sorunu yaşarken, Amed zindan direnişi toplumda ciddi bir yankı yaratmıştır. 15 Ağustos süreci ile birlikte Kürt toplumu uykudan uyanmış, irade kazanmış, direniş kültürü tüm topluma yayılmıştır. Özellikle de Kürt kadınının mücadeleye aktif katılması toplumsal bir yenilenme, kendi özüyle buluşma getirmiştir. Askeri gücün yanında, serhildan, siyasal alan ve örgütlenme ile Kürt halkı ve PKK hızla gelişim sağlamış, Ortadoğu’da etkili bir konuma gelmiştir.
Bu süreç aynı zamanda Kürtlerin dirilişi olmuştur. Elli yıllık mücadelenin getirisi Kürt halkının varlığının kazanılması, yenilmez bir Kürt iradi gücünün açığa çıkması olmuştur. Tam da bu noktada “diriliş tamamlandı, sıra kurtuluşta” yani özgürlüğün sağlanmasında denmiştir.
Reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte dünya genelinde sosyalizmin yaşadığı buhrandan PKK de nasibini almıştır. Ulus devlet, özünde de kapitalist modernite araçlarıyla özgürlüğün sağlanamayacağı reel sosyalizmde olduğu kadar, Çin, Vietnam, Küba gibi devletlerde de görülür oldu. Dağılan devletler, çözülen sosyalist partiler amaçla araç uyumsuzluğunu yansıtıyordu.
Bu süreçte İmralı’da yeni bir paradigma ile sosyalizm kuramında yaşanan krize çözüm arayışına girmiştir. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmayla tarihi yeniden yoruma tabi tutmuştur. Merkezi uygarlık sisteminin devamı olan kapitalist modernite ve onun araçları olan ulus devlet, kapitalizm ve endüstriyalizmi sorgulamış, bunların toplumlar için ilerici, özgürlük aygıtları olmadığını, tersinin daha doğru olduğunu belirterek bunları mahşerin üç atlısı olarak tanımlamıştır. Demokratik uygarlığın devamı olarak da demokratik modernite kuramı ve onun üçlü ayağı olarak Demokratik Ulus, Demokratik/Komünal Toplum ve Eko-Ekonomi terimlerini kullanmıştır.
Komün toplumsal yaşamın ilk formudur. Temelini toplumun demokratik yapısından, hakikatinden alır. Demokratik sosyalizmin demokratik toplumculuk anlamına geldiği belirtilerken ulus devlet sosyalizmi yerine demokratik toplum sosyalizmine geçiş yapılır. Bu programın stratejisi de demokratik siyaset stratejisidir. Bunu gerçekleştirecek olan taktik ise yasal, anayasal düzlemde yapılacak reformlarla hukuktur.
Ulus devlet özü gereği sosyalizmle çelişir, toplumcu bir yapı değildir. Toplumculuğun, komünalitenin olduğu yerde devlet ya yoktur ya da sınırlandırılmış halde varlık gösterir. Bu da devlet artı demokrasinin varlığıyla mümkündür. Dolayısıyla demokratik sosyalizm kuram ve anlayışında devlet yer edinmez. Demokratik sosyalizmin programı demokratik ulustur. İktidarla bütünleşen uluslar, ulus devletler şeklinde örgütlenirken; demokrasiyi esas alanlar açısından bu demokratik ulus formudur.
Yeni süreçte Kürt özgürlüğünün sağlanması temelinde gelişen demokratik sosyalizm programı ve onu hayata geçirecek strateji ile taktikler demokratik siyaset, demokratik hukukla birlikte öz savunmadır. Öz savunma demokratik toplum ve demokratik sosyalizmin olmazsa olmazıdır. Tarihten günümüze kadar kendi öz gücüyle demokratik komünal ekonomi, politika ve öz savunmasını geliştirmeyen toplumların kendi kültürleriyle özgürce yaşamaları mümkün olmamıştır. Paradigmasal değişimde öz savunma vurgusu yapılırken, zor ve şiddete dayalı olmayan öz savunma prensibiyle hareket eden halk eylem ve etkinliği vurgulanır. Halkın kendi öz gücüyle güvenliğini almasının yanı sıra, toplumun varlığına yönelik saldırı tehlikesi veya tehlikeleri savunma yöntemlerini de belirler.
Demokratik sosyalizm zora dayalı kurulacak bir anlayış olmadığı gibi şiddeti benimsemez. Zor teorisi ancak yok edilme amaçlı saldırı geliştiğinde devreye girer ki özü yine savunmaya dayanır. Sosyalizm gibi toplumsal değerler açısından kutsallık atfedilen bir amaca doğru yol alırken, savaş ve şiddet gibi araç ve argümanların amaçla ters düştükleri tarihte bolca görülmüştür. Tekrar belirtmek gerekir ki öz savunma her varlığın temel ve evrensel hakkıdır. Bu hak ne kimseden alınır ne kimseye emanet edilir ne de gerektiğinde kullanım hakkı istenir. Her canlının kendini ve topluluğunu savunma ve koruma gibi ilkesel sorumluluğu vardır. Bu konuda yanılmamak gerekir. Daha özgün olarak Kürtler söz konusu olduğunda öz savunma yaşamsal değerdedir. Daha doğrusu Kürtlerin yaşamı, özgürlükleri ve gelecekleri öz savunmaya bağlıdır. Bunun bir yanı hukuk iken, esas yan ise kendilerini her türlü iç ve dış tehdit ve olasılıklara göre örgütlemeleri, zenginlik içeren yöntemlerle güvenliklerini sağlamalarıdır. Ulusal savunma gücü mevcut durumda bir ihtiyaçtır ve bu da öz savunmaya tabidir. Özetlemek gerekirse demokratik sosyalizmin güvenlik metodu silahlı ulusal kurtuluş değil, demokratik siyaset stratejisi temelinde öz savunmadır.
Kadın öncülüğünde diriliş sürecini tamamlayan Kürtler, demokratik toplum/demokratik sosyalizm kuram ve programıyla yeni dönemin öncü gücü olarak örgütlenerek, belirlenen strateji ve taktiklerle bir kez daha tarihin başlangıcında olduğu gibi toplumu komünal değerler etrafında toplamayı başararak, evrensel düzeyde çıkışlarını sürdürecek niteliğe sahiptir. Demokratik modernite, demokratik sosyalizm ve demokratik ulus formu, toplumların yaşadığı mahşeri karanlığa ışık tutan meşale misalidir. Neolitik dönemin yarattığı heyecan, bir kez daha demokratik sosyalizm ve komünal yaşamla gelişecek, halklar yeni bayramları coşkuyla kutlayabileceklerdir. Kürtler varlık ve özgürlük sorununu geliştirilen kuram ve programla aşma imkanına sahiptir.
Abdullah Öcalan bütün açılımlarını toplum gerçeğine dayandırmaktadır. Bunu da tarihsel sosyoloji yöntemi ile yaparken yorum gücünü kullanır. Toplumsal hakikati araştırarak beşerî sorunlara çözüm arar. Bunun için de tarihin başlangıcına giderek ilk toplumsal formları çözümler. Toplumsal doğanın özüne denk formülasyonlar geliştirir. Demokratik toplum ve beraberinde kullandığı demokratik sosyalizm tarihsel olarak toplumun temel yapı taşıdır. Halkların kendini yönetmesi, yaşamın her alanını idame etmesi anlamındaki demokrasi ile toplumcu, ortak ve komünal yaşam olarak sosyalizm toplumlar tarihinde hep vardı. Diğer bir ifadeyle tüm devlet dışı form ve örgütler gücünü, direniş ve yaşam kabiliyetini demokratik ve sosyalizm geleneğinden alır. Demokratik sosyalizm anlayışının dayanacağı yapı komün birimleridir. Komün örgütlemeleri bu sürecin esas inşa taşlarıdır. Abdullah Öcalan bu inşa ve oluşuma “kadın özgürlüğü temelinde komünal demokrasi, komünalizm” demektedir.
Kastik katil türev ve temsilcileri olan faşist, cihadist güçler ve Kürt işbirlikçi-ihanetçi KDP çizgisinin tüm saldırılarına rağmen Rojava özgülünde yaşanan devrim demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmanın eseridir. Demokratik sosyalizm felsefesinin, komünalist yaşamın halklar nezdinde pratikleşmesidir. Rojava devrimi 21. yüzyılın neolitik devrimi olarak filizlenme halini yaşarken, tüm sistem karşıtı güçler için çağımızın cemresi, ilham ve umut kaynağıdır. Kadınlar öncülüğünde gelişen devrim insanlığın özgürlük ve eşitlik özlemlerine, ‘alternatif bir dünya mümkündür’ diyenlere yanıt olmaktadır.
Bu evrensel hakikatin yanında Kürtler varlıklarını garantiye alma ve özgürlüklerini sağlama dönemine girmişlerdir. Başarı için ciddiyet, sorumluluk ve tutkuyla dönem görevlerini sahiplenmek ahlaki politik ilke olduğu kadar, bugünleri yaratanlarla yoldaş olmanın da gereğidir.