Toplumsal yaşamda ortaya çıkan sorunları bütünlük içinde anlamaya çalışırken çözüm noktasında ulaşacağımız sonuçlar selametimiz ve esenliğimiz için önemlidir. Sonuçta her birimiz bir toplumun parçasıyız, yani toplumun yaşadığı sorunlar aynı zamanda bizim sorunlarımız olmaktadır. Peki, toplumsal sorunlar nedir? Abdullah Öcalan bunu ‘toplumun temel dinamiklerinin çiğnenmesi’olarak cevaplıyor. Toplumun temel dinamikleri nelerdir ve çiğnenen bu dinamikleri geri kazanmak için ne yapmak gerekir?
Bir yerimiz ağrıdığında çeşitli tahminlerde bulunabilir, hislerimizden yola çıkarak bazı tanılar koyabiliriz fakat nihayetinde sağlığımızı geri kazanmak için hekimlere başvururuz. Hekimler hastalığın tanısını koyar ve buna göre tedavimizin nasıl olması gerektiğinin yolunu gösterir. Söz konusu toplum sağlığı olduğunda durum daha farklı olabilir. Fakat nasıl ki hastalandığımızda verimli çalışamıyor ve yaşam direncimiz düşüyorsa hastalıklı bir toplumun da verimli bir yaşamı ve çalışması olacağını söyleyemeyiz. Söz konusu toplum sağlığı olduğundan toplumu hasta eden nedenleri bulması gereken, tanıyı koyarak bu hastalıklarla nasıl mücadele edileceğinin reçetesini gösterecek olan sosyal bilimlere çok büyük sorumluluklar düşmektedir.
Toplumun kendisi de yoğunlaşmış bir bilinçtir ve hastalıklarını tespit edip tedaviyi uygulama yetisine sahiptir. Hekimler bunun uzmanlık ve sistematikleşmiş yanını ifade etmektedir. Tıp üzerinden yaptığımız bu benzetmeden toplumun hasta, sosyal bilimin de onu tedavi etmesi gereken bir yapı olarak anlaşılmasını kastetmiyoruz. Bu toplum mühendisliği yanılgısına düşmek olur. Amacımız toplum sağlığının geri kazanılmasının yine toplumdan geçtiğini vurgulayarak bu reçetenin ideoloji olduğunu vurgulamaktır. İdeoloji ise sosyal bilim kapsamına girer.
Sosyoloji ile yakın bir bağı olan ideoloji de sosyoloji gibi toplumu doğrudan ilgilendiren bir husustur. İdeoloji toplumun zihniyeti, ilkeleri, yaşam biçimi ve manevi dünyasını ifade eder. İdeolojiyi çarpıtarak ideolojik hegemonyacılık yoluyla iktidarını uygulayan, araç haline dönüştüren uygarlıktır.
Unutmamak gerekir ki, toplum tarihsel olarak her zaman bir düşünceye inanmış, inanışı temelinde ilkeler oluşturmuş ve bunu yaşam tarzına dönüşmüştür. Bu nedenle de toplum hiçbir zaman ideolojisiz olmamıştır. Çağımızda özellikle kapitalist modernitenin akademileri ve teorisyenleri tarafından ortaya atılan ‘ideolojilerin sonu’ çok bilinçli yapılan bir ideolojik saldırı biçimidir. Hem de bu saldırı doğrudan topluma yapılmaktadır. Bu şekilde toplumun uğruna yaşadığı ideolojinin geçersizliği ortaya konulmak istenmektedir. Bu saldırının amacı toplumun tutunduğu değerlerin gerçekleşemeyecek bir hayalden ibaret olduğunu sürekli propaganda ederek kendisini eylemden, yani hareket kabiliyetinden düşürmektir. Toplumun temel dinamiğinin çiğnenmesinin karşılığı budur. Çünkü ahlaki-politik değerlerin aşındırılması sonucu ortaya çıkan toplumsal sorunlar (hastalıklar) ideolojik saldırılardan bağımsız değildir. Bu yüzden de tarihten günümüze ideolojik hegemonya ile özgürlük ideolojisi temelinde yaşayanların mücadelesi hep olagelmiştir. Hiç ideolojisiz kalmadığımız gibi ideolojilerin sonunu yaşıyor değiliz, aksine ideolojilerin mücadelesine bolca şahit olduğumuz bir çağı yaşamaktayız.
Sistem akademilerinde yetişen ideologların sosyal bilim adına toplumun temel dinamiklerinin bu denli çiğnenmesine müsaade etmesi bir yana adeta bunun düşüncesini üreten ve uygulatan bir konumda olması sosyal bilimi çarpıtmakta ve özünden boşaltmaktadır. Toplumu düşünsel anlamda besleyecek, doğru bir anlayış ve yaşam tarzını aşılayacak olan sosyal bilimin, toplumsal yaşamda kördüğüm haline gelmiş sorunları çözememesi, yaşadığı keşmekeşlikten kaynaklıdır. Bu keşmekeşliğin sebebi sorunu tespit edememesinden veya güçsüzlüğünden kaynaklı değildir. Sosyal bilimler toplumsal yaşamın sorunlarının ana kaynağının ahlaki- politik dokuların zedelendiğinin ve aşındığının, bunun da kadın etrafında geliştirilen kölelik ve egemenlik ilişkilerinden kaynaklandığının farkındadır. Bunun farkında olduğu için sürekli iktidarcılığı besleyecek ideolojiler üretip toplumu aldatmaktadır. İdeolojik hegemonyacılık bunun üzerinden kurulmaktadır.
Doğaya vahşi olarak bakarsanız onun ehlileştirilmesi, ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesine kapılırsınız. Bunun için de doğa üzerindeki tahakküm, sömürü ve soykırımı meşru gören bir paradigmaya sahip olursunuz. Tersi de geçerlidir. Doğayı bir ana olarak görürseniz ona saygı ve sevgi temelinde yaklaşır, ondan beslenmeye çalışır, onu koruyan ve kendisinin parçası olarak gören bir paradigmaya sahip olursunuz. Thomas Kuhn’un da tespit ettiği üzere sahip olduğunuz ideoloji doğrudan paradigmatik yaklaşımınızı belirler. Biyolojiyi sosyolojinin üzerine bina ederek açıklayan pozitivist bilimciler ideolojilerine göre hareket ediyorlardı. Bu günümüzde hala etkili olan bir paradigmasal bakıştır. Biyoloji sosyolojinin üzerine bina edilerek Afrika, Amerika yerlisi halklar, biyolojik özellikleri ve yaşam biçimleri çarpıtılarak geri, barbar olarak tanımlanmış ve bu yüzden ehlileştirilecek, medeniyet götürülecek, daha da acısı katli helal olarak görülmüşlerdir. Sömürgecilik ve soykırım bu şekilde meşrulaştırılmıştır.
Aynı durumu kadınlar açısından ele alalım. Kadının biyolojik ve toplumsal özelliklerinin çarpıtılarak onun aklı eksik, erkeğin eki ve uzantısı, kötü-kirli olarak görülmesi üzerindeki erkek egemenliğini ve kadın katliamlarını meşrulaştırmaya götürmüştür. Dolayısıyla bilimin çokça propaganda ettiği ve ilkesel ele aldığını iddia ettiği gibi bunlar ‘değerden arınık’ değil ideolojik yaklaşımların sonucudur. Sonuçta toplumu bu denli hasta ve yaralı kılan kadın köleliğini anlayıp bilince çıkarmadan hangi özgürlükten ve toplumculuktan bahsedebiliriz ki! Ya da bireyciliğin bizi hücrelerimize kadar sarıp sarmaladığı böyle bir ortamda toplumu nasıl hissedebilir ve sorunlarına ortak olarak çözümünden kendimizi sorumlu kılabiliriz? Toplumun oluşturucusu ve anası olan kadına yaklaşımı bu kadar yüzeysel ve cinsiyetçi olan bilim hangi ‘değerden arınık’ olduğunu iddia edebilir ki? Bunun büyük bir çarpıtma olduğu her geçen gün daha çok açığa çıkmaktadır. O halde bilimciliğin cinsiyetçilik hastalığına düşmeden sorunun ana kaynağına inmek gerekmektedir.
Sosyalizmin tarihsel kökleri: ana-kadın kültürü
İnsanın en büyük harikası ve hakikati toplumsallıktır. Toplumsallıkla insan var olur, kendisini bulur ve anlamlaşır. Toplum bizim nefesimiz, sığınağımız, her şeyimizi onda bulduğumuz ve yarattığımız değerler bileşkesidir. Bağrında büyüdüğümüz, yetiştiğimiz ve sonunda bizi biz yapandır. Toplumun kendisi en sosyal yapıdır. Fakat bu sosyaliteyi geliştiren analık özellikleridir. Zaten toplumsallık da ana etrafında oluşmuştur. Toplumsallığın sadece insanın fiziksel olarak güçsüzlüğünden kaynaklanmadığı, bir anlam dünyasına sahip olduğunu düşünmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Toplumun temel dinamiği olan ahlaki-politik özellikler olmasa ne bu kadar yaratabilir ne de bu kadar uzun süre bir arada yaşanabilir. Toplumsallığa geçiş kadının anlam dünyası, birleştirici, kapsayıcı, besleyici özellikleriyle gelişmiştir. Kadın ve çocuğu arasındaki ilişkide gözlemlediğimiz sevgi, emek, paylaşım, koruma, geliştirme anlam ilişkisi olduğu kadar inşa edicidir de. Toplum bu anlam ilişkisinde kendini oluşturanlarla inşa edilmiştir. Bu da ahlaki- politik özellikler olarak toplum hafızasında yer edinmiştir. Bu hafıza ve kültürün taşıyıcısı kadınlardır.
Anacıl toplum etrafında gelişen klan yaşamı yakından incelendiğinde ilk sosyalist yaşam örneğini oluşturduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Klan içinde kan dökmeme, cinsel ilişki tabusu, birbirini tamamlama, eşitlik ve farklılıklara açık olma özellikleri sosyalist toplumun özüdür. Ananın öğrettiği ve dinle ifade edilen ‘biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar’ özdeyişi çalışmayı, emeği, üretmeyi ve eşit paylaşımı ifade eder. Dikkat edilirse bu özdeyiş sosyalist toplumun da temel mücadele gayesidir. Ana-kadın etrafında gelişen toplumsallık farklılıklara açık olan, çalmayan, hoşgörülü, sevgi- saygılı, emek veren, eşitlikçi kısacası etik- estetik değerlerle örülmüş yaşam tarzı ve anlayışı temelindedir. Emek vermeyene, çalana, sevgi-saygıdan yoksun olana, farklılıkları ötekileştirenlere, fazladan biriktirene toplum hep kötü gözle bakmıştır. Hep cömert olana, emek verene, mütevazi olana, bir lokması varsa onu da yanındakiyle paylaşana saygı duymuş ve onu sevmiştir. Toplumun selameti için çalışan ve yaşayanlar her zaman kendilerine daha özgüvenli olurlar. Bunun temel nedeni emekle yaratmalarıdır. Tanrıçalık kültürünü böyle değerlendirebiliriz. Tanrıçalık kültürü anacıl toplumun kendisinden kaynaklıdır. Kurumunu, Tanrıçalık kurumsallığını ifade etmektedir. Bu özgüven, güven ilişkisi olmadan oluşmaz. Yani toplum güvendiğinin yanında toplanır. Zaten kim iyi, güzel ve doğruları temsil ediyorsa toplumsallık onun etrafında gelişmiştir. Kadın bunun öncüsü ve ilk oluşturucusu olmuştur. Bu nedenle anacıl toplum ilk sosyalist toplum olma ifadesini sonuna kadar hak ettiği gibi kadınlar da ilk sosyalistler olma biricikliğine sahiptir. Abdullah Öcalan’ın dediği gibi “Zaten savaş önce kadına karşı gerçekleştirilmiştir ve erkek işidir. Kadınlar barış insanıdır ve sosyal insandır. Kadının doğası, savaşı ve sınıflaşmayı kabul etmez. Doğallığının gereği sosyalist bir kişiliği vardır. Sosyalist yaşama yatkınlığı vardır.”
Savaş ilk olarak anacıl topluma karşı geliştirilmiştir. Anacıl toplumun dağıtılması kastik katil erkeğin saldırısı sonucunda gelişmiştir. Bu temelde kadın köleliğini sürekli derinleştirilecek kurumlar da üretilmiştir. Kadının eve kapatılması, sosyal bir varlık olan kadının ehli ve yaratıcısı olduğu tüm alanlardan dışlanması kastik toplumsal katilin ideolojisinin sonucudur. Bu nedenle kadını ilk sömürge ve ilk sınıf olarak tanımlamak oldukça önemli bir tespittir. Bu ideolojik çatallanma günümüzde de hala varlığını korumaktadır. Biri bugüne kadar toplumu geliştirip yaşatma, diğeri öldürme, baskılama, egemenliği altına alarak köleleştirme ideolojisine sahiptir. O halde anacıl topluma kastik katil tarafından yapılan saldırıyı sosyalist topluma yapılan ilk ve en büyük saldırı olarak okumak tarihsel sosyolojinin gereğidir. Tarih bu şekilde okunmadan ve sosyolojik analize tabi tutulmadan günümüzdeki hangi sorunlara çare bulabiliriz ki!
Nitekim kendilerine çok güvenen ideolojilerin, sosyalist hareketlerin deneyimlerinden de anlaşılacağı üzere kastik katil anlaşılmadan bir çözüme ulaşamayacağımız gün gibi ortadadır. Bu noktada Rosa Lüksemburg’un ‘önce insanlık, kendisini insanlıktan çıkma tehlikesinden kurtarmalıdır’ sözünü hatırlatalım. Rosa, bu sözünde hem bir insanlıktan çıkma durumunun olduğunu tespit etmekte hem de bunu bir tehlike olarak görüp buna karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirterek çok önemli bir şeye işaret etmektedir. Akıl ve vicdan sahibi olan her sosyal bilimci Rosa’nın bu sözüne derinden kulak verdiğinde insanlıktan çıkma tehlikesinin kadın etrafında oluşturulan kölelik, egemenlik ilişkileri ve buradan doğan yalan, gasp, sömürü olduğunu görebilir. Abdullah Öcalan’ın deyimiyle “Kadının kaybetmesi sosyalizmdeki toplumun, eşitliğin, özgürlüğün kaybedilmesidir. Sömürünün ve eşitsizliğin gelişmesidir.” Önemli olan bunu derinliğine kavramak ve sorunların çözümüne bu noktadan başlamaktır. O halde kadına dayalı toplumsal yaşamın ve bu yaşama karşı geliştirilen saldırının sosyolojisi yapılırsa kadın ve sosyalizm arasındaki ilişki daha iyi anlaşılmış olur.
Sosyalist mücadele ve kadınlar
Sosyalist mücadeleler ve feminizm kısmen kadın varlığını, özgürlük sorununu, kadının toplumsal yaşamdaki konumunu, rolünü çözümlemeye çalışmıştır. Başta zihniyet alanı olmak üzere toplumsal yaşamı ilgilendiren her alanda yer edinmek ve kadın haklarının kazanılması için çok büyük mücadele ve bedeller verilmiştir. Tüm bu yoğunlaşmalar, emekler ve bedeller sonucunda çok önemli tespitlere ulaşılmış, kadın ve toplumsal tarihe ilişkin birçok hakikat gün yüzüne çıkarılmıştır. Yine büyük mücadeleler sonucunda toplumsal yaşamda önemli değişiklikler de yaşanmıştır. Sosyalizm mücadelesi çok büyük kadın kahramanlar, önderler yaratmış ve bu kadınlar sosyalist mücadelenin bel kemiği olmuşlardır. Kadınlar sosyalizmi erkenden benimsemiş ve en ön saflarda hem de canla başla bu mücadele içerisinde yer almıştır. Kadınların sosyalist mücadeleye verdikleri emek gerçekten de amansız olmuştur.
Toplumculuk olarak anlamlaşan sosyalizmin toplumun en temel sorunu olan kadın sorununu, köleliğini, kadın etrafında oluşturulan iktidarcılığı dolayısıyla toplumsal sorunsallıkları çözememesinin, en önemlisi de bu kadar bedele ve mücadeleye rağmen kadın özgürlüğünü getirememesinin nedeni tarihi yanılgılı okumasından kaynaklıdır. Abdullah Öcalan’ın tespit ettiği gibi “Kadın, etrafındaki örülmüş zihniyet, ideoloji, örgüt, baskı, sömürü gerçekliğiyle ele alınmadıkça, çözümü bu temelde derinleştirmedikçe; devrimi, dolayısıyla savaşı kadından kopuk olarak ele aldıkça, ne savaşın tam bir özgürlük savaşı olması mümkündür, ne de ardından gelişebilecek barışın gerçek bir barış olabilmesi mümkündür. Bunun temel ve çok köklü bir koşulu, kadın etrafındaki ilişkiler ağının çözülmesidir.” Soruna sınıf, aile ve üretim ilişkileri kapsamında bakmaktan kurtulamadığından kastik katilin saldırılarını tam görememiş ve çözümleyememiştir. Bu saldırıyı toplumun sırtına saplanan hançer olarak ifade ederken sosyolojinin öncülerinin bunu görememesini hayretle karşılar. Engels Aile, Devlet ve Özel Mülkiyetin Kökeni kitabında bu konulara kısmen dikkat çekmiştir. Fakat temelden bir toplumsal değişim-dönüşüm yaratamamıştır. Daha doğrusu toplumsal değişim-dönüşümü sakat bırakmıştır. “Bu nedenle toplumsal teori mutlaka toplumsal değişim-dönüşüm yaratma kapasitesine sahip olmalıdır. Aksi durumda ikincisinin yokluğu birincisini anlamsız kılacaktır. Bununla birlikte verili olanın doğru analizi, değişim, dönüşüm kapasitesini yükseltir.”
Sosyalist mücadelelerin bu yetersizliğinin özgürlük yanılgılarını beraberinde getirdiğini ifade edelim. Bu özgürlük yanılgıları sistemle daha hızlı bütünleşmeye yol açmıştır. Böylece sosyalist mücadeleler ve kadın hareketleri sistem tarafından daha rahat bir şekilde özünden boşaltılabilmiştir. Sosyalist mücadele ve kadın hareketlerine bu eleştirileri yapmak da sosyalist olmanın bir gereğidir. Sosyalist eleştiri sadece eleştirip yerinde oturmak değildir. Yoldaşça eleştirmek, harekete geçerek düzeltmek ve yanlış olanı kesip atarak doğruyu tekrardan ayağa kaldırmaktır. Sosyalizme yapılan eleştirileri genelde özeleştiri temelinde ve onların yarım kalmışlıklarını tamamlama, amaçlarını hedefe ulaştırma temelindedir.
Kadın kurtuluş ideolojisi ve demokratik sosyalizm
En baştan belirtelim ki, kadın kurtuluş ideolojisi ve demokratik sosyalizm birbirinden bağımsız, karşıt ideolojiler değildir. Tersine kadın kurtuluş ideolojisi ve demokratik sosyalizm sürekli birbirini besleyen, büyüten ve geliştiren ideolojilerdir. Bu anlamda birbirinden kopuk olmadıkları gibi et ve tırnak gibi birbirine bağlı bir bütünselliği ifade ederler. Öz olarak da aynı amaca hizmet ederler. İkisi de özgür yaşamın ancak kadının toplumsal gücüyle ve öncülüğüyle oluşacağını savunmaktadır.
Kuşkusuz tarihten günümüze toplumların kaybettikleri özgürlükleri, eşitsizlik, anti demokratik uygulamalar karşısında hep direniş ve mücadeleleri olmuştur. Sosyalist hareketler de birden ortaya çıkmamıştır. Sosyalizm toplumun özüdür, buna karşı geliştirilen saldırılar karşısında toplum sosyalistçe direnmesini ve mücadele etmesini hep bilmiştir. Sosyalist hareketler de bu gerçeklerden ileri doğmuştur. Fakat sosyalist mücadelelerin kadının en büyük özgünlüğünün ve gücünün toplumsallığından ileri geldiğini çözümleyememesi yanılgılar doğurmuştur. Belki de kadın gerçeği üzerinden tanımlanan bir sosyalizm bugün sadece kadınlar açısından değil, bütün toplum açısından da çok farklı durumlar ortaya çıkarabilirdi. İçerisine düşülen yanılgılardan kurtulması toplumun özlem duyduğu ve uğruna büyük bedellerin verildiği özgür yaşamı yaratabilirdi.
Demokratik sosyalizm ideolojisinin en büyük farkının, kadın özgürlük sorununa yaklaşımı olduğunu önemle belirtmemiz gerekir. Bu anlamda jin’ın jiyan’dan (kadının yaşamdan) koparıldığını belirlemesi onu ilk sömürge, ilk sınıf tespitine götürmüştür. Özgürlüğün kadın ve yaşam etrafında örülen bu egemenlik ideolojisiyle kaybedildiği çok iyi anlaşılmıştır. Bu nedenle de kölelik zincirlerinin kırılması gerekmektedir. Kadın kurtuluş ideolojisi bu çözümleme sonucunda ortaya çıkmıştır. İdeolojik yaklaşımı böyle olduğundan bir sosyal bilimci olarak da toplumsal sorunsallığı doğru çözümlemiş ve bu nedenle de özgürleştirici paradigmayı ‘demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplum’ şeklinde somutlaştırmıştır. Bu yönüyle sadece sosyalizme yeni bir ruh ve yorum getirmemiş aynı zamanda Kürt toplumunu ve kadınlarını da yeniden sosyalist mücadelenin bir parçası, hatta öncüsü konumuna getirmeyi başarmıştır.
Kürt halkı gibi savaşların, fetihlerin ve sömürgeciliğin ağır etkileri altında varlık ve özgürlük sorunu yaşayan bir halk gerçekliği içerisinden çıkıp Kürt aklı ve ideolojisini geliştiren Abdullah Öcalan, toplumsal gerçekliğini kadın üzerinden çözümleyen belki de ilk önderdir. Kürt halkı anacıl toplum, komünal toplum ideolojisi etrafında oluşan, anlamlaşan ve bugüne kadar da bu şekilde varlığını sürdüren bir yapıya sahiptir. Böyle bir yapıya sahip olduğu için en fazla saldırıya uğrayan, toplumsallığı dağıtılan ve parçalanan halk konumundadır. Kadınların içerisinde olduğu durumu anlamak kendi toplumsal gerçekliğimizi anlamamız açısından da öğreticidir. O dönemlerde Kürdistan’da kadın dilsizleştirilmiş, eve kapatılmış, mutlak köle haline getirilmiş, namus adına en büyük ahlaksızlıkların kadın üzerinden geliştirildiği bir gerçekliği yaşamaktadır. Bunun toplumsal alana yansıması mezar sessizliğidir. Yani kendi değerleri, öz benliği için hiçbir bir şey yapacak takati kalmamıştır. Bu dilsizleşme, takatten düşme ve yaralı gerçeklik Kürdistan’da kadının düşürülmesi üzerinden gerçekleştirilmiştir ve hala bir devlet politikası olarak uygulanmaktadır.
Abdullah Öcalan, ‘Kürdistani olan evrenseldir’ belirlemesini yaparken bir gerçeği daha aydınlatmaktadır. O da Kürt kadınlarının tüm kadınların özü ve tortusu olarak anlam bulduğudur. Bu temelde Kürt kadının içerisinde olduğu durumu yakından gözlemlemiş, bir halkın kadınları şahsında hem gücünü hem de zayıflıklarını nasıl açığa çıkardığına şahitlik etmiştir. İdeolojik grup süreci ve sonraki süreçlerde kölelik, egemenlik ideolojisine karşı özgürlükçü duruşunu koruyarak ideolojik mücadeleyi en üst düzeyde yürütmüştür. Bu mücadelenin tecrübesinden süzülen çözümlemeler Kürt halk gerçekliğini daha iyi tanımasına ve sorunlarına çözüm bulmasına yol açmıştır.
Egemenlik ve kölelik ideolojisi altında karartılan kadın gerçeğini her aydınlattığında altında can çekişen bitap düşmüş toplum olduğunu görmüştür. Bu hasta ve yaralı gerçekliğin yeniden hayata dönmesini sağlamanın, bu karanlık perdeyi tümden yırtmak olduğunu derinlemesine kavramıştır. Tıpkı 1920 yılındaki Bakü Doğu Halkları Kongresi’nde kadınlar adına konuşan Naciye Hanım’ın da kadın mücadelesi açısından belirttiği gibi “İzlenecek yolu olmayan, karanlıkta sendelediğimiz ya da derin uçurumların kıyısında durduğumuz doğrudur, fakat korkumuz yok, çünkü biz biliyoruz ki her insan gün doğumunu görmek için karanlığın içinden geçmek zorundadır.” Böylece devletçi paradigmadan ve reel sosyalizm anlayışından vazgeçilmesi, kadın erkek ilişkilerinin çözümlenmesi demokratik sosyalizm ideolojisini doğurmuştur. Zaten ideolojik mücadele Naciye Hanım’ın bahsettiği o karanlığın içerisinden geçmek fakat sonuçta aydınlanmak ve özgürlüğe doğru kanatlanmaktır. Demokratik sosyalizm kadının kölelikten kurtuluş ideolojisi ve mücadelesinden süzülmüş bir ideolojidir. Toplumu yeniden kadın öncülüğünde ayağa kaldırmanın ideolojisidir aynı zamanda.
Bu nedenle Kürt kadınlarının özgürlük ideolojisine sahip olması tarihi önemde bir gelişmedir. Kürt kadınlarının mücadelesi bu şekilde örgüte, eyleme, bilime ve yaşama kavuşmuştur. Çünkü daha önce ortaya çıkan ideolojiler, hareketler, örgütler, bilimler erkekler tarafından teorize edilmiştir. Tarih de bir bakıma erkekliğin, egemenliğin tarih anlatımıdır. Zihniyet alanında, sosyal bilim alanlarında öne çıkanlar genelde erkeklerdir. Bu nedenle de kadın kurtuluş ideolojisi bir ilki ifade etmektedir. İlk defa bir ideoloji kadın gerçekliğini tanımlamakta, kadın özgürlük sorunlarına çözümler bulmaktadır. İlk defa kadınlar kendi ideolojileri adına kendi iradeleri ile mücadele etmektedir. Kadın kurtuluş ideolojisi zaten kadınların xwebun (kendi olma) olma hikayesidir. Kadın kurtuluş ilkeleri de bunun mayasıdır. Çünkü özgür yaşam ve özgür kadın kişilikleri bu mayanın tutması sonucu şekillenmiştir. Kadın kurtuluş ideolojisinin beş ilkesi aynı zamanda demokratik sosyalizmin özgür yaşama giden ilkeleridir. Sosyalist olmanın ölçüsü de bu ilkeleri pratikleştirmekten geçmektedir.
Evrensel bir yankı: jin, jiyan, azadî
Kadınların özgürlüğü hala sağlanabilmiş değildir. Bunu sağlayacak olan kadın kurtuluş ideolojisiyle harmanlanmış demokratik sosyalizm mücadelesidir. Sosyalizme yapılan eleştiriler sosyalizmin yanlış olduğunu göstermediği gibi eleştiriler yanılgılarından kurtularak daha verimli ve güçlü bir mücadele içindir. Eleştirileri çarpıtarak, sürekli reel sosyalizmin çöküşünden dem vurulması sistem ideologlarının bilinç çarpıtma amacıyla yürüttükleri ideolojik saldırılarının sonucudur. Sosyalizm hala başta kadınlar olmak üzere özgürlük ve demokrasiden yana olan toplumun en çok sarıldığı, özünü içerisinde bulduğu ve mücadelesini verdiği bir ideolojidir. Çünkü Corliss Lamont’un yerinde bir deyişiyle sosyalizm için mücadele, “özgürlükten pay alma” mücadelesidir. Toplum özgürlüğünü gerçekten de sosyalizmde görmektedir, çünkü kapitalist modernitenin, uygarlığın, egemen erkekliğin nasıl bir canavar olduğunu her geçen gün daha fazla anlamaktadır.
Günümüzde yaşanan kadın katliamları, öldürülme biçimleri, aile içinde yaşanan cinnetler Rosa’nın dediği gibi insanlıktan çıkma durumudur. Anacıl toplum özelliklerinden kopanların kadınların ve toplumun başında nasıl cellat kesildikleri her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden de insanlık değerleriyle bütünleşen sosyalizmin bir sosyalisti sosyalist yapan en temel ilkesinin ‘dünyanın diğer ucunda yaşayan bir insanın acısını hissedebilmek ve onun için mücadele etmek’ olduğu en fazla kadınlar açısından geçerlidir diyebiliriz. Çünkü dünyanın öbür ucundaki bir kadın ile içerisinde yaşadığımız toplumdaki kadınların sorunları benzerdir. Temel neden dayanılan ideolojidir. Dil, kültür, deri, yaşam koşulları değişse de erkek egemen zihniyetin kadınlara uyguladığı baskı, zulüm, soykırım her yerde aynı sonucu yaratmaktadır.
O halde kadına dayatılan kölelik ideolojisi nasıl her yere yayılıp özgürlüğün önünü kapatıyorsa kadının özgürlük ideolojisi olan demokratik sosyalizmin de her yerde ve tüm bireylerin zihninde, yaşamında yer edinmesi ve örgütlenmesi hakkı vardır. Çünkü kadına yapılan saldırı sosyalist topluma yapılan saldırıdır. Demokratik sosyalizm temelindeki mücadele kadın özgürlüğünü getireceği gibi bunun yaygınlaştırılması, toplumsal değişim ve dönüşümü de sağlayacak temel dinamiktir. Buna en iyi örnek 2022’de Rojhilatê Kürdistan ve İran’da başlayan ve etkisi hala günümüze kadar devam eden ‘Jin, Jiyan, Azadî’ serhildanlarıdır. Bu serhildanlar hem tüm toplumu birleştirmiş hem de evrenselleşen bir karakter kazanmıştır. Ama asıl büyük kazanımı toplum yaşamında yaptığı değişim dönüşümlerdir.
‘Jin, Jiyan, Azadî’ aynı zamanda demokratik sosyalizm ya da kadın kurtuluş ideolojisinin felsefesidir. Bu ideoloji ve felsefe kadınların kendini bulma, tanıma ve inşa etme mücadelesidir. Bu nedenle eğer kadın özgürlüğünden bahsedeceksek bunun doğru bir sosyalist mücadeleden geçtiğini bir an bile unutmamak gerekmektedir.
Çağımızın Leviathan’ına karşı mücadele edecek özgürlük ideolojisi demokratik sosyalizmdir. En fazla ideolojik mücadeleden yoksun bırakılanlar olarak öncülükle ideolojik mücadeleyi yürütmesi gerekenler kadınlardır. Sakine Cansız, “hep kavgaydı yaşamım” derken aslında tüm kadınlar olarak bizim yaşamımızı özetliyordu. Çünkü ideolojik kavga kavgaların en doğrusu ve en sonuç alıcı olanıdır. Bizim kavga halimiz ideolojik mücadeleyi sürekli kıldığımız anlardır. Kürt kadın hareketi olarak bunun tecrübesine ve birikimine sahip olduğumuz gibi amacımız net olduğu için yöntemimiz de güneş kadar aydınlıktır. Çünkü demokratik sosyalizm kadınların kurtuluş ve özgürlüklerinin reçetesidir!