Değişim-dönüşümün en zoru düşünce düzeyinde olanıdır
Kürdistan devrimini teori, strateji ve taktikler bakımından anlamaya çalışıyoruz. Bunun doğru anlaşılması mücadelenin içinde seyrettiği sürecin özelliklerinin doğru ve yeterli bir analizine dayanır. Yeterli bir düşünsel analiz geliştirilemezse ne doğru stratejiler-taktikler çizilebilir ne de doğru ve yeterli programlar oluşturulabilir. O bakımdan şimdi içinde bulunduğumuz durum, söz konusu ettiğimiz olayları doğru ele alırsak, Kürt Özgürlük Hareketi’nin doğuş dönemindeki dünya ve bölge gerçeğinden çok farklı, çok değişik bir dünyayla ve Ortadoğu’yla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıktığı bir dönemde böyle bir dünya savaşı yoktu. ABD ve Sovyetler Birliği biçiminde dünya iki kutba ayrılmıştı “Soğuk Savaş” denen süreç hala sürmekteydi. İkisi dışında nefes bile alınamıyordu. Bu iki blok bütün dünyayı ve çatışmaları yönlendiriyordu. O çatışmalı durum Ortadoğu ve Kürdistan’da egemenlik kurmuştu. Bugün yaşanan “Sıcak Savaş” durumu yoktu.
Özgürlük Hareketi, o günün koşullarında niye doğdu? İdeolojik, siyasal, örgütsel yapılanması hangi koşullarda, neden ve nasıl böyle oluştu? Özgürlük Hareketi’nin hangi koşullarda oluştuğuna bakmamız lazım. Aslında geçmişini 90’lara kadar uzatabileceğimiz Körfez savaşıyla başlayan 3. Dünya Savaşı’nın içinde gerçekleşen bir durum olarak görebiliriz. Özgürlük Hareketi öyle bir durumun ilk yarısını, eskiyle yenilenme arayışı içinde geçirdi. İkinci yarısındaysa köklü bir değişim, yenilenme yaşadı. Yepyeni bir ideolojik, politik çizgi olarak ortaya çıktı. Değişim ve yeniden yapılanma sadece Kürdistan’a cevap oluşturma konumuyla değil, aynı zamanda Ortadoğu’da yaşanan ve küresel boyutu olan “Dünya Savaşı” denen sürece de bir cevap oluşturma, çözüm önerme temelinde ortaya çıkıyor. Onun pratikleşme düzeyi ne kadar eksik, hatalı olursa olsun onlar uygulama sorunlarıdır, değişememe pratikle ilgilidir. Ama ideolojik pratik duruş bu temeldedir.
Mevcut dünya gerçeğini ve Türkiye’deki değişiklikleri biraz daha iyi anlamak gerekir. Aslında Sovyetler sürecinin çözülüşü ardından dünyada, Ortadoğu’da, Türkiye’de, Kürdistan’daki değişiklikleri, değişimleri iyi görmek lazım.
Stratejik analiz düzeyi, teorik çözümleme düzeyi ne kadar derinlikli, bütünlüklü ve kapsamlı olursa; o kadar program olma, taktik haline gelme, eyleme dönüşme yaşanır. Tarz, üslup, taktik haline gelme böyle bir zihniyet, anlayış durumuyla kopmaz bağlarla bağlıdır. Her pratik duruşun bir zihniyet dayanağının, temelinin olduğu da tartışma götürmez bir gerçektir. O nedenle güncel görevleri doğru anlayıp, doğru tarz ve üslupla yürütebilmek dünyada, bölgede olup bitenleri tarihsel gelişme temelinde doğru analiz edebilmeye; bu temelde doğru, kapsamlı, derinlikli bir zihniyet durumu ortaya çıkarmaya bağlıdır.
Pratikteki duruşlar, hatalar, eksiklikler böyle bir zihniyet temeline dayalıdır. Kesinlikle ondan kopuk değildir. Dolayısıyla düzeltilmeleri de öyle pratikte işte tövbe etmekle olmaz. “Bunu yanlış yapmışım, bir daha yapmayacağım” demekle olmaz. O yanlışa yol açan nedenleri, anlayış temelini bulup düzelttiğimiz oranda pratikteki hata ve eksikliği düzeltiriz. Onu yapmazsak istediğimiz kadar pratikteki hata ve eksiklikleri görelim, istediğimiz kadar yine yemin edelim. “Bir daha böyle hata yapmayacağız” diyelim, bir daha yaparız, bir daha yaparız, on daha yaparız.
Dikkat edilirse yaşamımız, pratiğimiz hep böyle geçti. Pratik hatayı görüp, “hata olmuş, kabul ediyorum, bir daha yapmayacağım” diyerek yemin etmekle geçiyor. Ama o yemin anlayış temeline dayanmazsa işte basit bir tövbe etme durumunda kalır, derinlikli ve ona yol açan düşünceyi değiştirecek bir özeleştiri, tövbe ortaya çıkmazsa tekrarlanıyor, sürüp gidiyor. Bu yaklaşım düzeltmesi olmadıkça eleştiri-özeleştirinin değiştirme ve düzeltme gücü de sınırlı kalır, yetmez. O bakımdan zihniyet oluşumunu, düşünsel gelişmeyi önemsemek, hatta işin başında görmek, ele almak gereklidir.
Yeni paradigma temelinde gelişen bir süreç var. Yeni bir ideolojik doğuş yapmasaydı Özgürlük Hareketi bitiyordu. AİHM savunmasında nokta koydu. “Var olan ideolojiyle PKK’nin geleceği nokta budur ve artık yenisi başlamalı.” dedi. Yeniden inşaya girişmede paradigma değişimi temel belirleyici rol oynadı. Paradigma değişimi öncesi süreci “ideolojik bunalım süreci” olarak tanımladı. Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa isimli savunmada bu vardır.
Üçüncü doğuş: paradigma değişimi ve ideolojik yenilenme
Demokratik Uygarlık Manifestosu dediğimiz son savunmada da açıkça belirtiyor. Aslında “PKK için çözülüş süreci” diyor. Nasıl ki, 90’ların başında reel sosyalizm çözüldüyse, 2000’lerin başında PKK’nin yaşadığı durumu da PKK’ye özgü bir çözülme olarak öngörüyor. Sadece düşünsel noktada artık sona eriş değil, pratik olarak da bir sona eriş, çözülme yaşanıyor. Yeni süreci “yeni bir ideolojik doğuş, üçüncü doğuş” olarak ifade etti.
AİHM Savunması değişim sürecinde önemli bir adımdı. Neyi içerdi? İlk defa Ortadoğu çapında Kürt sorununa bir çözüm programı ortaya kondu. Böyle bir çözüm, demokratikleşmeye dayalı olarak öngörüldü. Dolayısıyla yeni bir Demokratik Ortadoğu Uygarlığı Projesi geliştirildi. Uygarlık sisteminin yeniden bir değerlendirilmeye tabi tutuluşu gerçekleşti. Bu temelde oluşan programın hayata geçirilmesinin yeni bir Ortadoğu yaratacağını ve bunun da yeni bir uygarlıksal hamle, gelişme anlamına geleceğini ortaya koydu. Bunları böyle iç içe bütünlüklü ele aldı. Fakat yeterli değildi. Demokratik Ortadoğu, Özgür Kürdistan nasıl bir stratejik-taktik planlamayla, nasıl bir siyasi yapılanmayla gerçekleşecekti, çözüme nasıl ulaşacaktı? Bu biraz belirsizdi. Bu noktada çözüm gücü ortaya çıkmamıştı. Bu da paradigma değişimi temelinde gerçekleşti.
Devletçi sistemle, devlet ve iktidar aracıyla böyle bir çözümün olamayacağı çok açıktı. O halde burada değişiklik gerekliydi ve değişim burada gerçekleşti. Devletçi paradigmadan böylelikle kopuldu. “Demokratik Toplum Paradigması, Demokratik Ulus Çözümü” tüm bunlar demokratik çözümün temel kavramları olarak ortaya çıktı, geliştirildi. Bu sosyalizmle de uyumluydu. Sosyalizmin özgürlük, farklılıklara dayalı eşitlik, dayanışma, paylaşım gibi temel ilkelerinin devlet ve iktidar gibi baskı ve sömürü araçlarıyla gerçekleşmeyeceğini; devletsiz toplumun yeni devletler kurarak ortaya çıkmayacağını, devletlere karşı en küçüğünden de olsa demokratik toplumu örgütleyip büyüte büyüte böyle bir sonuca gidilebileceğini ortaya koydu. “Marks ve Lenin’in ya da onlar adına geliştirilen ‘devleti büyüterek söndürme’ anlayışının sonuç vermediğini, tersine yeni bir çözülüşe ve başarısızlığa götürdüğünü…” çözümün ancak bu biçimde olabileceği yeni bir yöntem olarak bunları ortaya çıkardı. Bu, demokratik çözüm kavramının içinin doldurulmasıydı.
Dolayısıyla yeni bir ideolojik duruş ile Kürt sorununa yeni bir çözüm önerisi, Kürt toplumu için yeni bir var olma ve özgür yaşam projesi, bu anlamda başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenler için yeni bir özgürlük çizgisi ortaya kondu. Yeni bir ideolojik doğuşu ifade etti. Bu temelde, Özgürlük Hareketi’nin “Demokratik Ulus Çözümü” temelinde bir çözüm gücü olarak sunulması gerçekleşti. Önderliksel yeniden doğuş bu biçimdedir.
Dikkat edelim öyle sadece Kürt sorununa çözüm öneren bir proje değildir. Özgürlük Sosyolojisi kitabında ortaya koydu. Kapitalist modernite sistemi içerisinde yaşanan temel toplumsal sorunların hepsine çözüm öneren, çözüm getiren bir projedir. Sadece Kürtlerle, Kürt sorunu çözümüyle sınırlı değildir. Bütün insanlığa hitap eden, insanlığın günümüzde yaşadığı temel toplumsal sorunlara çözüm öneren, çözüm gösteren bir proje olma gerçekliği söz konusudur. Bu bakımdan tüm insanlığa, bütün ezilenlere hitap ediyor. Evrenseldir, küreseldir. Dar ulusal düzeyde değildir.
Özgürlük Hareketi’nin geçirdiği üç aşama nasıl tanımlanabilir? Birincisi, “Kürdistan sömürgedir” belirlemesi çerçevesinde oluşan Önderliksel doğuş, ideolojik oluşum temelinde gruplaşma ve bunun Kürdistan’a taşıma ve partileşmedir. Parti olarak bu gelişmelere isim takma, adlandırma süreci olarak tanımlanabilir. Buna “doğuş süreci” diyor. Burada esas olarak Kürdistan’daki küresel sistemi, devletçi sistemi ve sömürgeci-egemenlik sistemini tanıma; bunun yanında Kürt, Kürdistan gerçeğini, Kürdistan özgürlüğünü anlama, bilince çıkartma bir tarih bilinci yaratma vardır.
Doğuşun esası budur. İnkâr ve imha sistemi temelinde önemli ölçüde yok edilmiş Kürt gerçeğinin yeni bir özgür yaşam temelinde var olma arayışı ve doğuşu olarak ifade edilebilir. Bu dönemin sonunda Kürt gerçeğinin ulaştığı kimlik kendini Özgürlük Hareketi olarak tanımlıyor. Bu tanımlama ezilen, emekçi hareketi olması itibariyle adlandırmanın oluşumla uyumlu olduğunu belirtiyor. Dönemin esası bir aydınlanma, bilinçlenme, gerçekleri bilince ve açığa çıkarmadır. Dolayısıyla çalışmaları araştırma-inceleme, propaganda etme, kendini eğitme, bilinç oluşturma böyle bir varoluşa karşı saldırı geliştikçe de mücadelesiyle öz savunma yapmasıdır.
İkinci partileşme süreci için, “Ulusal kurtuluşta, dirilişte partileşmek” dedi. 15 Ağustos atılımı temelinde gerillada partileşmedir. 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı direnişi ifade ediyor. Bu her ne kadar 15 Ağustos 1984 Atılımı ile eyleme dönüşse de 1980’den itibaren hazırlanan bir süreçtir. Güçlü bir hazırlık süreci var. Bu sürecin çok önemli bir boyutu zindan direnişidir. Diğer ikinci boyutu yurtdışı çalışmalarıdır. Lübnan-Filistin sahasında yürütülen mücadele, emperyalizme, Siyonizm’e karşı mücadele içerisinde kendini gerilla olarak eğitme ve hazırlama süreci oluyor. Bu kez Ortadoğu’dan yeni bir doğuş var. Kendini hazırlama ve ülkeye taşırma gerçekleşiyor. Tüm bunlar birinci dönemin birikimine dayanıyor. Aynı zamanda yepyeni bir doğuştur.
İktidarın gölgesinden toplumun özneliğine: yeni öncülük misyonu
Bu sefer yeniden teorik, stratejik, analiz ve değerlendirmeler ile Ortadoğu’dan güç alıyor. Ortadoğu gerçeğini biraz daha yakından tanıyor, anlıyor. Esas boyutu taktik alanda derinleşmedir. Böyle bir mücadele sürecini “Kürt toplumunun nesne olmaktan çıkıp özneleşmesi” olarak tanımlıyor. Buna “Ulusal Diriliş Devrimi’nin gerçekleşmesi” dedik.
Dikkat edilirse burada bir kurtuluş yok, diriliş var. Özne haline gelme var. Kendini tanıma ve kendini yaşatma arzusu ve isteminin ortaya çıkması, bunun bilincinin ve örgütünün gerçekleşmesi var. Serhildanlarla doksanların başında bu hayat buluyor. Demokratik Toplum, Demokratik Ulus olma süreci başlıyor. Kürt toplumu inkâr ve imha sistemi altındaki yok oluştan özgürlük ve demokrasi temelinde yeni bir ulus oluşumuna adım atıyor. Demokratik Ulus olmaya adım atıyor. Böyle bir pratik gelişim önemli bir zihniyet değişimini, örgütsel değişimi gerektiriyor. Gerilla mücadelesi içerisinde böyle bir değişme önemli bir ölçüde yaşanıyor, gerçekleşiyor.
Aslında bu süreç 90’ların başında tamamlanan bir süreçtir. Sonuçlarıyla 90’ların başı yeni bir durumu ifade ediyor. Aynı zamanda da dünyada yeni bir süreçtir.
70’lerin ve 80’lerin başında PKK’nin kendisini stratejik olarak planladığı dünya koşullarında köklü bir değişiklik yaşanıyor. O stratejik planlama artık sona eriyor. Sovyet-ABD bloklaşması ve çatışması ona dayalı bir ulusal kurtuluş devrimini öngören hareketlerin dünya koşullarında köklü değişiklik yaşanıyor. Sovyetler çözülüyor ve iki kutuplu çatışan dünya ortadan kalkıyor. Diğer yandan Ekim Devrimi temelinde oluşmuş, Sovyetler Birliğine dayalı gelişen ulusal kurtuluş hareketlerinin o tür zemini ortadan kalkıyor. Dolayısıyla PKK öyle bir Ulusal Kurtuluş Hareketi olma sürecini artık sona erdiriyor. Stratejik müttefik olarak öngördüğü güç Sovyetler Birliği yok olup gidiyor, çözülüyor. Bu gelişme yeni bir stratejik analiz gerektiriyor.
Gelişen yeni bir süreç var. Değişim-dönüşüm süreci var. PKK çıkışında kuşkusuz reel sosyalizm etkileri, Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin teorik, pratik, örgütsel etkilerini çok fazla yaşadı. Onların mirasına dayanarak güç aldı. Zaten yapacağı başka bir şeyi de yoktu. Bu kesinlikle yanlış değildi. Fakat onlar Kürdistan koşullarına uygun olmadığı, yetmediği yerde yaratıcı davrandı. Ona özgü pratiği, kadro duruşunu, parti örgütünü geliştirdi. Ona özgü silahlı anlayışı, gerilla ölçülerini geliştirdi.
Dikkat edilirse böyle bir şeyin gerçekleşmesi için de sadece bir taktik yaklaşım, politikalar uygulamak yetmiyor. İdeolojik değişim ve yenilenme gerekli oldu. Bunu da ancak paradigma temelinde çok derin, köklü, radikal bir dönüşüm başarabilir. PKK kendisini bu sisteme karşı mücadele eden, ona karşı alternatif olan bir hareket haline getirdi. Böylece yeniden inşası gündeme geldi. Aslında kesinlikle yeni paradigmayla bu temelde ideolojik bunalımların aşılarak, yeni bir Önderliksel doğuşla ideolojik bağı var. Yeniden inşa öyle gündeme geldi. Demokratik Ulus Çözümü böylece yeni bir yapılanma, yeni bir doğuş olarak 2004-2005 süreçlerinde gerçekleşti.
Yeni dönemin kimliği iktidar ve devlet odaklı olmamaktır
Yeni dönem Özgürlük Hareketi’nin kimliği ve anlamı konusunu birkaç başlık altında değerlendirdi. Biri paradigmayla bağlantılıdır. Devlet odaklı ve iktidar amaçlı olmamalıdır. Bu paradigmasal bir duruştur. Üçüncü döneme kadar Özgürlük Hareketi’nin paradigmasal duruşu neydi? Devlet odaklı ve iktidar amaçlı olmasıydı. “Büyük devletler kurup onları yönetme biçiminde gerçekleştirmedi, ama kendi koşullarıyla bir süre yaşadı” diyor. Parti, iktidar ve yönetim erki oldu. Aslında Başur’da bir ulus devlet kuruluşunu yönlendirdi. Bakur’daki Demokratik Ulus temelinin 2000’lere kadarki yönetiliş tarzında devlet ve iktidar odaklılık esastı, egemendi. Halk hareketinin bir örgütlülüğü yoktu. Örgüt PKK’ydi. Parti-cephe iç içeliği deniliyordu. Yönetim PKK’nin elindeydi. ERNK, PKK’ye hizmet eden, PKK tarafından yönetilen bir halk topluluğu, halk hareketi konumundaydı. Dolayısıyla iktidar PKK’nin elindeydi. Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve oluşturulan Ulusal Kurtuluş Cepheleri yeni ulusal devletlerin çekirdeğini ifade ediyor. 1985 Newroz’unda cephe ilan edildi.
Aslında baştan itibaren de böyle bir cephe olma hazırlığı vardı. PKK’nin doğuşundan itibaren her gelişme hep o eksendeydi. Tabi 1985’ten sonrası ise çok önemli bir yönetim pratiği oldu. Bu anlayış, yönetim tarzını, yaşam tarzını, çalışma tarzını tümüyle belirledi. Partiye geliş bir tür iktidar olmaya gelişti. PKK’ye katılımın arkasında iktidar olma vardı ve PKK bunu saklamıyordu. “Gelin iktidar olun, kendi devletinizi kurun. Başka devletler tarafından bu kadar yönlendirilmeyin. Egemenlik altında tutulmayın. Kendi iktidar ve devlet mekanizmalarınızı yaratın.” diyerek çağırıyordu. Bu çağrı karşılık buldu. Katılımlar bu çağrı temelinde oldu. Bu kişilerin kötülüğüyle, iyiliğiyle bağlı bir durum değildi. Partinin genel kimliğiyle, duruşuyla bağlantılıydı.
Paradigma değişikliği burada köklü bir değişiklik yaptı. “Devrimci parti, sosyalist parti iktidar-devlet odaklı olmamalıdır. Toplum odaklı olmak gerekiyor.” diyor. İktidar ve devlet odaklı olmayacaksa, ne odaklı olacak? Demokratik Toplum odaklı olacak. İktidar amaçlamıyorsa neyi amaçlayacak? Toplumun kendi kendini yönettiği bir sistem yaratmayı, toplumsal yönetimi ortaya çıkartmayı amaçlayacak.
Çok tartışılan konu iktidarcılık ve devletçiliktir. Bir yerde azıcık pratikleşme varsa orada temel eleştiri ve tartışma konusu budur. Biraz örgüt ve imkân ortaya çıkmışsa değerlendirilen konu budur. İktidarcılık var.
Yeni kuramın tanımladığı Özgürlük Hareketi, iktidarcı ve devlet odaklı değildir. Ama fiiliyatta işleyen Özgürlük Hareketi ise hala devletçidir, iktidarcıdır. Demek ki hala değişimde ciddi yetersizlikler var. “Bunları duymadık, anlamadık” diyerek bunu ifade edebilir miyiz? 10 yıldır tellal çağırır gibi çağırıyoruz. 13-14 yıldır parti içinde devlet-iktidar sorunları tartışılıyor. Bir kişi “ben duymadım diyebilir mi!” Ne olduğunu duyduysak o zaman anlaşılmayan bir şey kalmamıştır. Peki, ona rağmen buradaki ısrar niye? Değişime karşıtlıktır. Demek ki, pratik duruş yeni kimliğine göre değildir.
Önce ayrı bir devlet olma eğilimi çok güçlüydü. Özgürlük Hareketi artık ondan vazgeçti. Artık onu savunmaz hale gelince, o biçimde iktidar sahibi olunamayacağı ortaya çıktı. Peki pratikte şimdi ne oluyor? Bu sefer var olan devlet içerisinde bir yandan devleti biraz eleştir ama ‘ondan da bir kıyısından tut’ biçiminde bir yaklaşım var. Bunun için hiç kimse üzerinde etkisi yoktur. Ne toplumu eğitip yönlendirebiliyor ne de doğru bir mücadele ile devleti, iktidarcı güçleri korkutup ürkütebiliyor. Çünkü bakıyorlar ki, lafta birkaç şey söylense bile içten içe fiiliyatta aslında devlet olmak, devlette yer tutmak için büyük bir çaba var. Sözde birkaç şey söylenmiş ne önemi var. Bu sözün ‘uçup gider’ derler ya öyle bir etkisi var. Önemli olan hangi ilkelerin, ölçülerin esas alındığı, yaşandığıdır. Devletçi ilkeler, ölçüler esas alınıyor. Devlette biraz yer tutmak için yarış oluyor. Toplum örgütlenmesi için seferber olmayanlar devlet katında bir memurluk elde edebilmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Onun için kan-ter içinde bir çalışma var. Demokratik Toplum için yoktur.
Peki, bu çalışmaya ne diyeceğiz? Doğru bir çalışma diyebilir miyiz? Hayır. “Kendisi için çalışıyor. Çizgi dışı çalışıyor. Çizgi karşıtı çalışıyor” deriz.
Devleti anlamadık diyebilir miyiz? 40 küsur yıldır bu işle uğraşıyoruz. Alfabenin ilk harfini okur gibi duyduğumuz, okuduğumuz kavram “devlet” oldu. Bu işle başladık. Devletin ne olduğunu, ne olmadığını, iktidarın ne anlama geldiğini bilmiyor muyuz? Belki tam tanımlayamayabiliriz, çok derin bir ifadeye kavuşturamayabiliriz; ama bir olgu olarak onu anlama, sezme, tanımlama gücümüz var. O halde şimdi burada gerisi tercih meselesidir. Neyi benimseyip, benimsemediğimiz meselesidir. Bilip-bilmeme değildir. Biz devlet odaklı ve iktidar amaçlı olmayı mı benimsiyoruz, yoksa toplum odaklı iş ve rol koordinasyonu temelinde demokratik yönetimi yaratmayı mı amaçlıyoruz? Bu ret-kabul ölçülerimize bağlıdır. Başka türlü ele almak ve anlamak kendimizi yanıltmak olur. Dikkat edilirse geçmişi inkâr eden, sıfırdan başlayan bir hareket değiliz. Tüm bunlar geçmişin birikimi üzerinden oluyor. Ama öyle taktik değişiklikler söz konusu da değildir. Köklü nitelik değişimi söz konusudur. Değişimde nicelik yoktur. Çünkü paradigma değişimi var. Üçüncü dönem partileşmesinin değişimi nicelik boyutunda değildir. Stratejik alanda da değildir. Paradigmasal alandadır. Devlet ve iktidar karşısındaki duruşu ifade ediyor.
İstediğin kadar günlük ve anlık taşlar gibi devlete ve iktidara her şeyi söyle, işte ‘ben nasıl karşıtım, nasıl kurtuldum bundan’ desen de bu da doğru ve yeterli bir yaklaşım değildir. Öyle söyleyip devletçi-iktidarcı ruhu, duyguyu, ilkeleri pratikte yaşadıktan sonra o ikiyüzlülük eder, insanı şaşırtır. Söz ve pratik bütünlüğü olmalıdır. Söylediğimiz sözün anlamına uygun olarak hareket etmeliyiz. Yeni dönem Özgürlük Hareketi’nin kimliği açısından devlet ve iktidar alternatifi olarak kendi modernitesini yaratma gerçeğini gösteriyor. “Özgürlük Hareketi’nin Demokratik Modernitesi var” diyor. Devlet ve iktidar başkasınındır, ondan çıksın, benim elime geçsin diye birilerinin devletini reddetmiyor. Bütün devlet gerçeğini reddediyor.
Demokratik Modernite: kapitalizme karşı kuramsal alternatif
Yerine yenisini koyuyor. Demokratik Moderniteyi koyuyor, kapitalist modernite karşısında kendi alternatif modernitesi var. Bu da Demokratik Modernitedir.
Önderlik moderniteyi tanımladı. Aslında azami kâra, endüstriyalizme, ulus devlete karşı; ekonomik toplumu, ekolojik toplumu, politik-ahlaki toplum gerçeğini tanımladı. Alternatif bir sistem ortaya koydu.
Devlet, kapitalizm karşıtlığı alternatif oluşturma düzeyindedir. Sadece yıkma veya bir benzerini oluşturma düzeyinde değildir. Kapitalist moderniteye karşı, kendi Demokratik modernitesini inşa etme ve yaratma oluyor. İnşa etme doğrultusunda ideolojik çizgisi “Demokratik Modernite Kuramı” oluyor. Demokratik Sosyalizmi, Demokratik Modernite ile tanımlıyor, ortaya koyuyor. İdeolojik kimliğini alternatif ideolojik duruşunu, sistem oluşturmasını böyle ifade ediyor.
“Yeni dönemde de öncülük gereklidir. Fakat bu öncülüğün eski öncülükten farkı önemlidir. O farkı ortaya koymak, görmek, o temelde ele almak yerine; aynılaştırmak, öncüyse eskisiyle aynıdır demek ya da öyle olmayacaksa öncülüğü tümden yadsımak, inkâr etmek doğru değildir.” diyor. Parti öncülüğüne eskiden çok vurgu yapılırdı. Bu konuda Kürdistan’da partinin anlamı, önemi ve tanımı üzerinde en çok durulan konulardan biriydi. “Her türlü derde derman” olarak parti tanımlandı.
Bütün bunlar gelişmelerin yaratıcısı oldu. O konuda yanılmayalım. “Başlangıçtaki dogmatizmimiz bize zarar vermedi.” diyor. Aslında o yaklaşımlar bizi geliştiren temel bir tutum oldu. Daha sonra yeri geldiğinde düşüncelerimizi değiştirmeyi bildiğimiz ölçüde bizim için zararlı olmamış, tersine geliştirici olmuştur. Partiye yaklaşımda böyle oldu. Her sorunu parti bilinci, ölçüleri, öncülüğüyle çözdü.
Bir de başarılı iş yapma, çalışmaya öncülük etme rolü ve misyonu var. Eğer toplumu ikna etmek, toplumu demokratik komünal yaşam için eğitmek, böyle bir yaşam örgütlülüğü içine çekmek istiyorsak; daha fazla Özgürlük Hareketi öncülüğüne, eğitimine, örnek oluşturmasına, sürükleyiciliğine, çekim gücü olmasına ihtiyaç var. Yoksa toplum nasıl komünal yaşam örgütlenmesini, Demokratik komünalizmi benimseyecek. Toplum yeterince eğitilmezse, başarılacağına dair inandırılmazsa, örnek gösterilmezse, öncülük edilmezse sadece bir çağrıyla “haydi kendimize Demokratik Ulus İnşa edelim, demokratik komün yaşamına geçelim” demekle geçmez. Bunun böyle olmayacağı çok açıktır. Dahası doğru, yeterli, etkili Özgürlük Hareketi öncülüğü olmadan böyle bir inşa gerçekleşmiyor.
Halkın eğitilmesi, ikna edilmesi, örgütlendirilmesi gerekiyor. Bu iş zorla ya da Stalinvari yöntemlerle yapılacak bir durum değildir. O yöntemle yaptılar, kısa sürede sonuçta aldılar diyelim, ama uzun sürede hepsi heder oldu ve sonuç olarak çöküşü getirdi. Demek ki o bir yöntem değildir. O halde zorla, yasakla, devlet baskısıyla olmuyorsa neyle olacak? Özgürlük Hareketi öncülüğüyle, Özgürlük Hareketi’nin eğiticiliğiyle, örnek oluşturmasıyla oluşacak. Özgürlük Hareketi örnek oluşturacak ki, toplum da iyiliğini, güzelliğini anlasın, benimsesin ve değişim yaratsın. Bu bakımdan öncülük Demokratik Ulus İnşasında da gereklidir.
Fakat Demokratik Ulus inşasındaki Özgürlük Hareketi öncülüğüyle, Devrimci Halk Savaşında iktidar ve devlet odaklı parti öncülüğü çok çok farklıdır. Bu anlamda da birbirine karıştırmamak lazım. “Aynı öncülük, orada da öncülük, burada da öncülük; o halde eskiden parti neydi ise, parti öncülüğü nasıl bir rol oynuyor idiyse, kimliği neydi ise, şimdi de parti öncülüğünün kimliği ve rolü odur. Çünkü bir kere öyle tanımlanmıştır.” diyemeyiz. Şimdi değişen paradigmanın gerekliliklerine göre, parti öncülüğünün ilke ve ölçülerinde de büyük bir değişimi yaşaması gerekiyor. İşte burada Özgürlük Hareketi öncülüğünde ne gerekiyor? Toplumculuk, demokratik topluma gitme, demokratik öz yönetimi geliştirme. İktidar amacından tümden kopmuş bir devrimci haline gelme önemli oluyor. O zaman böyle olması gereken bir yerde pratiklerimize bakalım.
Öncülük, kendini iktidarcılık olarak ortaya koyuyor. Demokratik Komünalizme öncülük etmesi, toplumu Demokratik Komünalizme çekmesi gerekenlerin kendileri komün yaşamından uzaklaşıyor. Özgürlük Hareketi bir avuç insan, onları eğitmek, rol ve misyonlarına göre işlev görür hale getirmek ayrı bir şey, bir de bütün toplumu, yediden yetmişe herkesi demokratik komünal yaşama göre eğitmek, örgütlemek, öyle bir yaşam içine çekmek, beş bin yıllık devletçi iktidarcı kültürü yıkıp yerine demokratik komünal kültürü koymak öyle kolay değildir. Bir anda “yapıyorum” demekle olacak ya da az çabayla gerçekleşebilecek bir şey değildir. Öncüsüz gerçekleştirilebilecek bir durum değildir. Böyle olabilir mi, devrimci öncülüğü olmadan mümkün mü? Mümkün değildir. O halde öncü Özgürlük Hareketi, demokratik komünal yaşamı daha fazla kendinde yaşatan, gerçekleştiren Özgürlük Hareketi’dir. Öncülük bu temeldedir. Toplumu eğitme, örgütleme, toplumu kendi kendini yönetir kılma öncülüğüdür.
İktidar, devlet ve maddi güç olma öncülüğü değildir. Bu bakımdan öncülük noktasında da farklılıklar var. Kavram olarak “öncülük” diyoruz. Ama içeriği, rolü, misyonu farklıdır. Bunlarla birlikte bir de reel sosyalizmin sonuçları üzerinde durarak tartışıyor, eleştiriyor, değerlendirmeye tabi tutuyoruz. Kendilerine “sol-sosyalist” diyen çevreler, reel sosyalizme dönük eleştirileri değerlendiriyorlar. Aslında “ideolojik zayıflama” olarak görenler var. “Marksizmi zayıflattığını” söyleyenler var. Bu konuda eleştiri yaparak üzerine geliyorlar. Bunlara cevap oluşturması açısından sosyalizm eleştirinin sonuçlarını değerlendirmesi önemlidir. Reel sosyalizm, ABD sistemi ile çatışma içindeydi, ama kendi iç çelişkileri temelinde çözüldü. Bir yandan “özgürlük, eşitlik, paylaşım” dedi. Diğer yandan çok ileri düzeyde devlet-iktidar sistemini geliştirdi.
Devlet ve iktidar sistemi demek kar, baskı ve sömürü demektir. Çıkar, baskı, sömürü düzeniyle; özgürlük, eşitlik, paylaşım ilkeleri hayata geçmez. Reel sosyalizmi çözülüşe götüren temel çelişki kendi iç çelişkisidir. Böyle bir iç çelişkiyi çözmesi sosyalizmi güçsüz mü bıraktı, güçlendirdi mi? Güçlendirdi. Bu temelde sosyalizme büyük katkısı oldu. Tarih boyunca özgürlük hareketlerinin başarı kazanmamalarının nedenini, yine siyasi başarı kazananların ise bu başarıyı koruyamamalarının nedenini çözmüş oldu. Böylece başarılı olmanın, başarıyı korumanın önünü açtı. Şimdiye kadar özgürlükçü akımlar hep karşıtına benzemeyi esas aldılar. Kendilerini mücadele ettikleri gücün araçlarıyla gerçekleştirmeyi öngördüler. Bu da birçoğunun başarısını gölgeledi. Buna rağmen büyük cesaret ve fedakârlık yaratanlar, taktikte çok derinleşenler, siyasi-askeri alanda başarı elde ettiler. Ama ideolojik-örgütsel duruşta yaşanan nedenler sonucunda çözüldüler. Bunun en son örneği reel sosyalizm oldu.
Ekim Devrimi’nin o kahramanca fedai mücadeleciliği, Lenin’in müthiş taktik ustalığı siyasi ve askeri başarı kazanmasını getirdi. Ama ideolojik olarak zaferi yakalayamadılar. Çünkü paradigma çelişkisi vardı. İdeolojik boyutta çelişki vardı. İlkelerle onları hayata geçirecek araç uyumlu değildi. Baskının ve sömürünün aracıyla özgürlüğü ve paylaşımı gerçekleştiremezdi. Nitekim öyle de olmadı. Bu çok çok önemli bir durumdu. Paradigma değişimi “araçla-amaç” bütünlüğünü sağladı. Amaç; özgürlük, farklılıklara dayalı eşitlik, paylaşım, demokrasi, dayanışma ilkeleri temelinde Demokratik Toplum, demokrasi aracıyla en iyi uygulanır hale geldi. Sosyalizm ile demokrasi buluştu. Sosyalizm, devlet aracından kurtarıldı. Aslında kendisine karşıt olan, zıt olan, düşman olan araçtan kurtarıldı. Kendisiyle öyle düşman olan araçla, amaca ulaşması mümkün değildi.
Devletçi çıkmazdan Demokratik Ulus çözümüne stratejik geçiş
Zaman zaman sosyalizmin tarihinde bu tür tartışmalar gündeme gelmedi değil, çeşitli biçimlerde gündeme geldi, ama bir türlü çözüm bulamadılar. Sonunda hep devlet aracı belirleyici, etkileyici esas alınan oldu. Şimdi bunun için reel sosyalizm eleştirisi, onu devrimci temelde soldan eleştiren bir tutum tabi ki teorik ve ideolojik olarak Özgürlük Hareketi’ni, sosyalizmi güçlendirdi. Sosyalizmi, kendi iç çelişkilerinden ve ayak bağlarından kurtardı. Araçla-amaç çelişkisini çözerek uyumlu hale getirdi. Özgürlük Hareketi’ni de bu temelde Demokratik Modernite kuramıyla, Demokratik Sosyalizm ideolojisiyle donatarak devletçi paradigmanın çıkmazından kurtardı. Özgürlük Hareketi’ni yeniden çözüm gücü haline getirdi. Çözüm gücü haline nasıl getirdi? Benzerleri gibi Ortadoğu’nun ortasında herkesi etkileyen bir ulus devlet yaratmak gerçekten de ciddi bir zorluk ifade ediyordu. Sistem buna kapalıydı. Bölgedeki statükoculuk, onun dayandığı milliyetçilik buna bütünüyle karşıydı. Böyle bir durumda Özgürlük Hareketi, Kürt sorununa bir çözüm bulamıyordu.
70’lerde partileşti, 80’lerde savaştı, 90’larda zaferin olması gerekiyordu. Dünyada var olan bütün ulusal kurtuluş hareketlerinden siyasi-askeri bakımdan azını değil, fazlasını yaptık. Ortaya çıkan sonuç çözümsüzlük oldu. O temelde dikkat edelim ulusal kurtuluşu sağlayamadı, ulusal soruna çözüm getiremedi. Demek ki, devletçi paradigma çözüm üretmiyor ve yaratmıyordu. Özgürlük Hareketi’nin çözüm gücü olamaması buradan kaynaklıydı. Çözüm gücü haline gelmek bu konumu aşmayı ifade ediyordu. Devletçi paradigmayı değiştirerek, onun yerine Demokratik Toplum Paradigmasını geliştirip bu temelde çözümü tanımlayarak oldu.
Demek ki, şöyle görülmemelidir: Özgürlük Hareketi, Kürt sorununu çözmek istiyor. Mücadele etti başaramadı, ulus devlet yaratmak zor, o halde çözüm arıyor. Özgürlük Hareketi, Demokratik Toplumu, Kürt sorunu çözülsün diye ortaya çıkarmış değil. Belki bir boyutu bu olabilir, ama paradigma değişimi Özgürlük Hareketi’nin yeni ideolojik kimliğidir. Bunu bütün özgürlükçü sosyalist hareketlerin temel duruşu olarak ortaya koydu. Kürt sorunun çözümü değil, yine sadece Kürdistan’da sorunların çözümü değil; bütün dünyadaki sorunların, ezilenlerin, insanlığın, kadınların, emekçilerin, gençlerin sorunlarının çözümü için öngördü. Dolayısıyla öyle dar, faydacı değildir. Tam tersine yenilik katan, katkı sunucudur. Sosyalist ideolojide bir yenilenme, düzeltme, iç çelişkilerinden kurtulmayı dolayısıyla da eylem kılavuzu olma gücünü artırmayı ifade eden bir değişimidir.
Özgürlak Hareketi ve Öncülüğü Reel sosyalizm eleştirisiyle sosyalizmi güçlendirdi. Böylelikle sosyalist ideolojiyi her koşulda uygulanabilir, başarı kazanabilir hale getirdi. Elde edilecek başarıları koruyabilecek hale getirdi. Özgürlük Hareketi, böyle bir demokratik sosyalist ideolojiyle donandığı için, Önderlik gerçeği, ideolojik gerçeği evrenselleşti, küreselleşti.
Birinci önderliksel doğuş; dıştan alan, başkalarına ait olanı alan, onun ışığında bir Kürdistan gerçeği tanımı geliştirmek, Kürt gerçeğini aydınlatmayı ifade eden bir önderlikti. İkincisi, Önderlik dıştaki etkilere bağlı olmakla birlikte daha çok giderek Kürdistan’daki mücadele somutunu, onun derslerini esas alan ve bu temelde devrimci halk direnişiyle Kürdü nesne olmaktan çıkarıp özne olma haline getirme, bilinçle iradeyle donanımlı kılma Önderliğiydi. Kürdistan somutundan kaynaklanıyordu, ama ağırlıklı olarak bir de dış etkileri de alıyordu. Yine daha çok Kürdistan’la sınırlıydı.
Üçüncü Önderliksel doğuş küreseldir. Tüm ezilenlere, özgürlük arayışçılarına hitap ediyor. Böylece bütün ezilen insanlık için özgürlük, demokrasi ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Bu temelde bütün insanlığa sahip çıkılan, yayılan, yol gösteren hitap eden bir konuma geldiğini belirtebiliriz. Bu da ideolojik olarak güçlenmenin diğer bir boyutunu ifade ediyor.
Demokratik Ulus yaşamının ruhu
Özgürlük Hareketi’nin kimliği, anlamı ve üçüncü dönem partileşmesi üzerinde duruldu. Özgürlük Hareketi’nin, Demokratik Ulus yaşamındaki yeri konusunda bir başlık olarak ele almış değerlendirmiş. Özgürlük Hareketi nedir, ne değildir? Rolü, yeri nedir? Gerekli midir, değil midir? Ne tür işlev görmelidir? Bunları anlamak isteyenler açısından aslında bu bölümün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Bir de Özgürlük Hareketi’nin ne olduğunun anlaşılması noktasında da öyledir. Özgürlük Hareketi gerçeğinin ne olduğunu, nasıl temsiliyet bulduğunu inceliyor. Bir Özgürlük Hareketi olmanın, Özgürlük Hareketi’nde yoldaş olmanın ne anlama geldiğini, iki yoldaş arasındaki ilişkiden doğan hakikat birliğinin nasıl bir anlam ifade ettiğini, bunun Demokratik Ulus yaşamındaki yerinin belirleyiciliğini ortaya koyuyor.
Bütün söylenenlerden ortaya çıkan Demokratik Ulus yaşamının ruhu, ilkeleri, ölçüleri Özgürlük Hareketi’dir. Özgürlük Hareketi, demokratik uluslaşmaya bu değerleri katıyor. Öyle bazı pratik işler yapma, bazı pratik görevleri örgütleme, yürütme değildir. Demokratik ulusun ruhu olma, yaşam ilke ve ölçüsü olma, Demokratik Ulus birliğini yaratmayı ifade ediyor. Bu çok çok önemli bir noktadır. Bunu da Özgürlük Hareketi içi yaşamda, yoldaş olmada, yoldaş ilişkisinde ve yoldaş ölçüsünde başarmada görüyor. Yoldaş olmanın ilişkilerini tanımlıyor. Yoldaşlık ilişkileri nelere dayalı, nelere dayalı değildir? Bunları netleştiriyor. Dikkat edilirse onların önemli bir kısmı baştan beri oluşup gelişen ilke ve ölçülerdir. Bu ilke ve ölçüler Demokratik Ulus Paradigmasıyla daha büyük bir anlam kazanıyor.
Özgürlük Hareketi içi yaşamın özgürlükçü, demokratik, komünal kılınması açısından parti kadrosunun tümüyle bu değerleri temsil eden bir gerçeklik olmasında önemli bir rol oynuyor. Önderlik “Kadro örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikattir” dedi. Aslında Özgürlük Hareketi’nin yoldaşlık ölçü ve ilişkilerinde ortaya çıkan yaşam ölçüleri, demokratik ulusun en büyük gücünü ortaya çıkarıyor. O ruh, duygu, ilke ve ölçü kazandırması demokratik uluslaşmanın harcının çok sağlam ve güçlü bir biçimde oluşturulması anlamına geliyor.
Nasıl anlayacağız ve çözeceğiz? İdeolojik yenilenme, paradigma değişimi ile devlet odaklı, iktidar amaçlı olmaktan çıkarak demokratik topluma bağlı, demokratik komünalizmde daha çok derinleşen bir Özgürlük Hareketi haline gelebilmek için, Savunmalarda ortaya koyduğu “bir lokma bir hırka” temelinde yaşayarak “örgütlenmiş ve eylemli kılınmış hakikat” olan bir noktaya götürmesi gerekirken bizde pratik gelişmeler tam tersidir. Neden böyle olduğunu çözmemiz gerekiyor.
“Bazı şeyleri bilemedik, yapamadık.” deniliyor. Tamam bunu kabul edelim, ama bildiklerimizi de yapmıyoruz. Ona ne diyeceğiz? Okuyunca rahatça anlayabileceğimiz hususları da yerine getirmiyoruz, yapmıyoruz, onlara bağlı kalmıyoruz. Peki bunu nasıl tanımlayacağız? Bunu da mı “bilmedik, anlamadık” tutumuyla ifade edeceğiz. Durum tam öyle değildir. Aslında zihniyet yetersizliği var ama bu zihniyet yetersizliği “bilmeme, anlamama” olarak ortaya çıkmıyor. Bu zihniyet yetersizliği düşünce yoğunluğundan kaçma olarak ortaya çıkıyor. Zihniyet yetersizliği; kopukluk, sürekli düşünememe, sürekli yoğunlaşmadan kaçma, derinlikten kaçma olarak ortaya çıkıyor. Dar, yüzeysel, parçalı, kopuk duruş, basit insan duruşu daha değerli bulunuyor. Böyle bir duruş daha rahat geliyor ve tercih ediliyor. Böyle duruşun pratik karşılığı da basit maddi yaşama tenezzül etme oluyor. Normal toplum yaşamını aşamama, onların sınırında kalma biçiminde açık olgular olarak kendini gösteriyor. Burada ciddiyet ve eleştiri-özeleştiri gereklidir. Bu durumun “anlamamakla” alakası yoktur. Bu aynı zamanda bir tür yozlaşmadır. Önü alınmazsa tehlikeli ciddi bir yozlaşma ortaya çıkarabilir.
Bu bakımdan Demokratik Ulus yaşamında Özgürlük Hareketi’nin yeri nedir? Demokratik komünal toplum yaşamının, politik-ahlaki ölçülerin temsilcisi olmadır. Ruh, duygu, ölçü, ilke olmadır. Böyle bir öncülüğü oluşturma, örnek olma, ölçü yaratma, çekim gücü olma, çözüm gücü olma tüm bunların hepsi çok önemli oluyor. Bunlar olmadan Demokratik Ulus inşa edilemez.
Kendi gerçeğimize dönmeliyiz. O halde esas gücün yerine gelmeliyiz. Neden var olan güç yeni dönemin örgütlülüğü ve eylemliliğine dönüşmüyor? Bu soruyu sorup cevap vermemiz gerekir. Cevap verdiğimizde ortaya çıkan tek şey Özgürlük Hareketi öncülüğünün olmaması oluyor. Özgürlük Hareketi öncülüğü, örgütsel öncülük yoktur. “Örgütlenmiş ve eyleme geçmiş hakikat” yoktur. “Bir lokma, bir hırka” duruşu yoktur. Ortada bir iradeli güç yoktur.
“Zihniyet ve irade yetersizliğinin temel sorununuz olduğunu” belirtti. İradesizlik var. Özgürlük Hareketi iradesi, kadro duruşudur, kadro ölçüsüdür, yoldaşlık duruşudur. İnsanların birbiriyle yoldaşlık ilişkileri temelinde birleşmesidir. “Yoldaşlık ilişkisi ideolojik ilişkidir.” dedi. Devamında şöyle tanımladı. “Ortak amaç temelinde ideolojik ilke ve amaçlara bağlanmış, var olma, yaşama, ilişkilenme durumudur.” Ortak amaca bağlanan ilişki duruşu ve düzeyi olmazsa orada Özgürlük Hareketi olmaz. Dolayısıyla oradaki ilişkilerde yoldaşlık ilişkileri de olmaz. Başka ilişkiler, dağılma ve karmaşıklık ortaya çıkar.
Savunmasında “KCK ve Demokratik Ulus” başlıklı bir bölüm var. Ağırlıklı olarak tarihsel durumun siyasi analizini içeriyor. Oradan Demokratik Ulus çözümünün, Kürt çözümü açısından ne kadar önemli, gerekli, geçerli olduğunu ortaya koyuyor. Demokratik Ulus çözümünün teorik temellerini oluşturuyor. Bunun için de inkâr ve imha sistemini sorguluyor, yargılıyor. Bu sistemin oluşum süreçlerini ve bu sistemin oluşumunda rol oynayan güçleri sorguluyor.
70’lerin sonunu da -Ecevit’le birlikte CHP’nin düşüşünü- 1. Cumhuriyet’in sonu olarak tanımlıyor. 1. Cumhuriyet’in kurucu partisi esas hegemonik güç olarak CHP’yi ele alıyor. 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesiyle birlikte yeni bir cumhuriyetin inşa edildiğini ifade ediyor. Böyle bir cumhuriyet ise AKP ile siyasi yapıya kavuşuyor. AKP’nin 2. Cumhuriyet’in hegemonik partisi olduğunu değerlendiriyor.
Hegemonik ve güç kaymasını CHP’den AKP’ye kayma olarak değerlendiriyor. Kayan nedir? CHP işbirlikçileşen, tekelcileşmeye çalışan burjuva sermayesini temsil ediyordu. Fakat CHP çok küçük bir sermayeden başladı. Giderek cumhuriyet yönetimi içerisinde sermaye oluşumu yaşadı. CHP böylelikle büyük sermaye partisi haline geldi. AKP taşra partisiydi, kırsal sermayenin partisi olarak ortaya çıktı. Güya Anadolu’nun sermayesini temsil ediyordu. Ama öyle olmadı. O bir başlangıçtı, kısa sürede şehir ile birleşti ve Anadolu sermayesi şehir sermayesi oldu. Anadolu kaplanları şehir işbirlikçi, tekelci, sermayesiyle bütünleşti, birleşti, şehirlerin partisi haline geldi. İşte taşradan, kırdan başlayan hareket geldi şehri ele geçirdi. Tabi AKP durum değiştirmiş oldu. AKP hegemonyasıyla birlikte devlette hegemonik iktidar kayması yaşandı.
Filistin’in durumunu, İsrail devletinin nasıl oluştuğunu, Yahudi kongrelerini, Yahudi sermayesi içerisindeki kolu ve onların birleştiği noktaları değerlendiriyor. Böylece Türkiye Cumhuriyeti oluşumunun bir proto-İsrail olma durumunu, Kürdistan’da yeni bir ikinci İsrail yaratma eğilimlerini değerlendiriyor. Bu rol Türkiye’deki inkârcı, imhacı sistemin mevcut bu despotik sistemin oluşmasındaki rol ve yeri tanımlanıyor. Tarihsel olarak Kürt-Türk ilişkilerini tanımlıyor. 10.- 11. yüzyıldan bu yana çeşitli tarihsel dönemeçleri, 15.-19.-20. yüzyılın başı bu önemli tarihsel dönemeçlerde bu ilişkinin oynadığı rolü, ilkeleri, yaklaşımları ortaya çıkarıyor ve tanımlıyor.
Böylece Kürdistan’da inkâr ve imha sistemi olarak şekillenen, Türkiye’de ise “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olarak tanımlanan süreci ifade ediyor. Hem emperyalist parçalama ve inkâra karşı Anadolu ve Mezopotamya’nın bağımsızlığını korumak için yürüttüğü mücadeleye sahip çıkıyor. Bu konuda işte “Ulusal Kurtuluş Savaşı” denen ve TC oluşumuna götüren sürece, Kürtlerin asli unsur olarak katılımını esas alıyor, sahipleniyor. Buna dayanarak da inkâr ve imhanın bundan sonra buna ters bir biçimde ortaya çıkartıldığını, kuruluş iradesine ters olduğunu vurguluyor.
“Kültürel Soykırım” başarıya gidemedi
Böyle toptancı bir şekilde hepsini aynılaştıran, farklılıkları dikkate almayan, görmeyen anlayışı, yaklaşımı açıyor. Doğru bulmayarak ayrıntıya giriyor. Kürt sorununun demokratik çözüm çizgisini ortaya koyuyor. Demokratik Ulus çözümü gerçekleşebilir, uygulanabilir ve tek çözüm yöntemi olacağını ifade ediyor. Zaten inkâr ve imha sistemini ortaya koyuyor. Böyle bir çözüm ne kadar çaba harcansa da Kürdistan’da tahribat yaratmış. “Kültürel Soykırım” birey ve toplum üzerinde tahribata yol açmış olsa da başarılı olamadı, sonuç alamadı. “Kültürel Soykırım” başarıya gidemedi. Gitmesi mümkün de değildir. Dolayısıyla inkâr-imha ve “Kültürel Soykırım” çözümünün, çözüm olmayacağını ortaya koyuyor.
İkincisi, buna karşı olarak ‘Kürt Ulus Devlet’ temelinde çözüm arayışı üzerinde duruyor. Özellikle KDP ile oynatılmak istenen oyun üzerinde duruyor. Bu konuda PKK’nin çabalarını da vurguluyor. “Büyük çaba harcamaya rağmen ortam, sistem buna kapalıdır. Öyle bir çözüm gerçekleşmiyor, gerçekleştirmeye çalışmakta aslında bir çözüm değildir. Yeni bir çatışmanın fitilini ateşlemek oluyor” diyor. Onu “yeni İsrailler yaratmak” olarak tanımlayarak tehlikeli görüyor. Ortadoğu’da yaşanabilecek yeni bir kavga, çatışma etkeni olarak ifade ediyor. Bunu isteyen bazı dış ve iç güç odaklarının olduğunu, böyle bir çatışmayı yeni bir Kürt oluşumuyla Kürtleri bütün çevreyle çatıştırmayı, o çatışmadan çıkar sağlamayı hesapladıklarını” söyleyerek devam ediyor. “Aslında o ulus devlet çözümünün bu kesimlerin çözüm arayışı olduğunu, bir çıkar çatışmasını ifade ettiğini, bunun da gerçekleşebilir bir çözüm olmadığını ve bütün çabalara rağmen gerçekleşmediğini, gerçekleşmesinin Kürtlere de komşu toplumlara da Ortadoğu’ya da ciddi zararlar vereceğini belirtiyor.
Bütün bunların sonucunda üçüncü gerçek çözüm olarak Demokratik Ulus çözümünü koyuyor. Ulus tanımlamasını bu temelde yeniden yapıyor. “Ulus devlet anlayışıyla, onun dayandığı milliyetçilikle çözüm değil, çelişki ve çatışma doğar” diyor. Ona karşı Demokratik Ulus temelinde çözüm arayışları bütün kesimlerin, kimliklerin, kendini özgürce örgütleyerek, demokratik birlik temelinde katılım gösterdiği; sistemi ise sadece Kürt sorununun çözümü değil, her düzeyde temel sorunların çözüm yöntemi olarak ortaya koyuyor. Demokratik Toplumu bütün özgürlük arayışlarının çözüm yöntemi olarak tanımlıyor. Bu temelde bütün sorunların çözülebileceğini, Kürt sorununun da çözüm bulabileceğini, Kürt demokratik uluslaşmasının gelişimi kadar, Kürtlerin diğer toplumlarla iç içe yaşamalarına böyle bir Demokratik Ulus anlayışının imkân, fırsat sunacağını belirtiyor. Demokratik Ulus çözümü, programı için bir stratejik analiz yapmayı ifade ediyor.
Demokratik Ulus arayışı, mücadelesi bunu ifade ediyor. Onun boyutları nelerdir? “KCK ve Demokratik Uluslaşmanın Boyutları” başlığı altında dokuz boyut sıralamış. Kitabın sonunda da “Böyle bir inşanın yaratıcısı olmak, arayışçısı olmak, eylemcisi olmak…” biçiminde değerlendiriyor. Bu işin nasıl yapılacağını ortaya koyuyor. “Ben olsaydım ne yapardım?” diyerek herkes için yapması gerekeni ortaya koyuyor.
Abdullah Öcalan’ın kitaplarında yazılanları “tartışalım, anlayalım” demeye gerek yok. Onlar tartışılması için değil de uygulanması için yazıldılar. Uygulamak için anlamaya çalışabiliriz. Okuma ve tartışma, uygulayacağı hususları anlamak içindir. “Önce iyice anlayayım ondan sonra uygulamaya gideyim” demek doğru olmaz. Anlamak ile uygulamak iç içedir. Süreçleri birbirinden koparmamamız gerekiyor. Anladığımız kadarını uygulayalım. Eksik kalırsa anlamaya çalışabiliriz. O bakımdan sorunu, “anlamama sorunu” olarak koymak doğru değildir. Oportünizm ve uygulamama sorunu var. Oportünizm de örgütlü çalışmaya gelmemekten, temel görevlere sahip çıkmamaktan kaynaklanıyor. Öyle cesaret, fedakârlık yoksunluğu değildir.