Bölge ve dünya dengelerinin bir bütünen değiştiği bir yılı geride bıraktık. Bu alt üst oluşlar yeni yıl ile birlikte devam edecektir. Bilindiği gibi üçüncü dünya savaşı iki amaç üzerinden geliştirildi. Birincisi, enerji yolları üzerinden hegemonya kurma, ikincisi ise İsrail’in Ortadoğu’da hegemonyasının geliştirilmesi. İkinci dünya savaşı İngiliz hegemonyası yanında Amerika hegemonyasının gelişmesine neden oldu. Bu savaş sanki kapitalizm ve reel sosyalizmin savaşı gibi yansıtılsa da böyle olmadığı ortadadır. Otuz yıldan fazladır Üçüncü Dünya Savaşı yürütülmektedir ve bu da esas olarak İsrail’i hegemonya haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Kuşkusuz savaş Ortadoğu’da oluyor. Ortadoğu’da hegemonya sağlayan bir gücün dünyada da en temel güç olduğunu, kendisi açısından ne sağladığını değerlendirmemiz gerekiyor. Kaldı ki kendi başına da yapmıyor bunu, İngiltere, ABD ile birlikte yapıyor. Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya Savaşını yürüten hegemonik güçler birlikte yürütüyorlar. Aralarında çelişkiler oluyor, ama öyle çokça ifade edildiği gibi aralarında büyük farklılıkların, ayrışmaların olacağını düşünmemek gerekir. ABD ve İngiltere arasındaki politik farklılıklar çok fazla yoktur. Kuşkusuz ABD’nin içi bile aynı değildir, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar var, kısmen farklılıklar var, ama küresel kapitalist sistemi yürütmede bir farklılıkları yoktur.
İsrail hegemonyası ve Arap-İsrail ittifakı
İsrail hegemonyası, Arap-İsrail ittifakı temelinde geliştirilmeye çalışılıyor. Enerji kaynakları ve denetimi küresel hegemonyanın esasıdır. İkinci Dünya Savaşında Hitler Almanya’sı bu yönlü bir hegemonya kurmak istiyordu, ama başarılı olamadı. Kesinlikle Hitler’in Sovyetlere dönük saldırısı ve kavgası esas olarak Hindistan’a gidecek bir yolu açma amacıylaydı. Nasıl ki Kayser yolu İstanbul üzerinden Hindistan yolunu açmak istiyorduysa, Hitler de Sovyetler üzerinden Hindistan yolunu açmak istiyordu, ancak orada yenildi. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı da enerji yolları üzerinde hegemonya kurma savaşıydı. Üçüncü Dünya Savaşı da bunun üzerinden gelişmektedir. Sovyetlerin çözülüşüyle Kuveyt üzerinden başladı savaş. Bunun sonucu ABD körfeze getirtildi. Suudi Arabistan’ı askeri karargâhı haline getirdi. Saddam Hüseyin’i de öyle kullandılar, yönlendirdiler. Ardından 2001’de sözde El-Kaide’nin İkiz Kuleler saldırısı başlatılınca ABD, Afganistan ve Irak saldırısını başlatarak körfezde denetimi daha güçlü hale getirmeye çalıştı. Bu son derece nettir. Bunu önemli ölçüde sağladılar da.
Daha sonra Arap baharı denen süreçte Arap-İsrail anlaşmasını ortaya çıkardılar. Doğu Akdeniz’i ele geçirme savaşına girdiler. Uzun süre petrol arama savaşı sürdürüldü. Kuzey Afrika’dan Suriye’ye kadar çatışmayı genişleterek sürdürdüler. Son olarak da 7 Ekim 2023’te Doğu Akdeniz’i denetim altına alma savaşını yürüttüler. Burada da esas rolü Tayyip Erdoğan oynadı. Tayyip Erdoğan da Saddam Hüseyin’e oynatılan rol gibi bir rol oynadı. Saddam’ı 1991’de çökertebilirlerdi, ama 2003’e kadar yapmadılar. O zamana kadar Saddam kendi gücüyle ayakta kalmadı, sistem güçleri onu kullanmak için tuttular. El-Kaide’yi, İkiz Kuleler saldırısını Afganistan’a girmek için kullandılar. Afganistan’ı El-Kaide’ye, Şam’ı da önceden El Kaide’den kopmuş Colani’ye verdiler. Bu verilerden El Kaide’nin kimin örgütü olduğu anlaşılmıyor mu? Dolayısıyla şunu bilmek gerekir, Saddam Kuveyt’e girmeseydi ABD Suudi’ye giremezdi. El-Kaide İkiz Kulelere saldırı gerçekleştirmeseydi Afganistan’a girilmezdi. ABD saldırıları için o kadar güçlü zemin yaratıldı ki, herkes bu saldırıları meşru ve haklı görmek durumunda kaldı. ABD saldırılarına meşruiyet gerekçesi yarattı.
Hegemonik güçler Hamas’ı da saldırttı, onu da İsrail’in Hamas ve diğer güçlere saldırısı için gerekçe yaptı. Böyle olmasaydı İsrail bu kadar saldırabilir miydi? Hamas’ın yaptıkları, yaptırdıkları İsrail’e tepkileri azaltıyor. Sonuçta Gazze harabeye dönüştürüldü, yüzbinlerce insan yerinden yurdundan edildi ve on binlercesi yaşamından oldu. Hizbullah’ı çökerttiler, Baas’ı Irak’ta önceden düşürmüşlerdi, Suriye’de de düşürdüler. Böylece Sykes-Picot’u da boşa düşürdüler. Yemen’e de saldırarak Şii hilalini ortadan kaldırdılar; Hizbullah’ı, Hussileri ve İran’ın etkisini kırıp attılar. Yine Katar ve AKP dışında İhvanı çökerttiler. Afganistan ve Şam’a El Kaide’yi yerleştirerek, onları daha çok kendisine biat ettirir hale getirerek karşılarında herhangi bir akım bırakmadılar.
Türkiye’nin stratejik sıkışması
Arap-İsrail ittifakıyla Hindistan’dan başlayarak Yunanistan’a ve Avrupa’ya kadar devam eden enerji yolunu etkin kılmak istemektedirler. Körfez denetimini ele geçirdiler. İsrail temel bir liman. Doğu Akdeniz ellerindedir. Kıbrıs ve Yunanistan ellerinde. Doğu Akdeniz’i tümüyle denetimlerine aldılar, ele geçirdiler. Türkiye eskiden Akdeniz benimdir, ne kadar petrol alacağım, doğal gaz aramaları yapacağım diyordu, ama şimdi Doğu Akdeniz’e gemi bile çıkaramayacak hale geldi. Birkaç gündür Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail görüşme ve toplantılar gerçekleştiriyor. Kıbrıs’ın hava güvenliğini İsrail sağlıyor. Bu gelişmelerin yanında Türkiye’de Libya’nın Türkiye ile ilişki halinde olduğu genelkurmayın uçağı düştü. Akdeniz tümüyle Türk devletinin elinden kaydı gitti. İsrail enerji yolunu, denizin üstünden ve altından eline geçirmiş oldu.
Bu işin bir yerinde Mısır da var. Mısır, Suudi, İsrail’e dayalı bir Ortadoğu şekillendirmek istiyorlar. Bütün Avrupa buna dahildir. Bundan beş yıl önce Almanya Mısır’a gidip beş yıllık anlaşma yaptı. Rusya, Esad rejimini bırakıp Suriye’den çekilerek bu proje ve anlaşmanın içinde olduğunu gösterdi. Suriye’de İran da bir güçtü, fakat esas tehdit Rusya’ydı. Rusya ile öyle anlaştılar ki Esad’ı da kendileriyle birlikte alıp götürdüler. Böyle olunca Kuzey Kıbrıs tehdit altına girdi.
Devlet Bahçeli Kıbrıs’taki seçimlerden sonra çok sert tepki ortaya koymasına rağmen Tayyip Erdoğan çok yumuşak değerlendirmeler yaptı. Neden? Çünkü Tayyip Erdoğan satıyor. Hegemonik güçler Saddam’ı ne için ve nasıl tutuyorlardı, Erdoğan’ı da onun için tutuyorlar. Türkiye’de bunu görecek bir siyasi ve stratejik akıl ne yazık ki bulunmamaktadır. Bahçeli’nin keskin sözleri, İsrail ile sahte kavgası, danışıklı dövüşü buna denk gelmektedir.
Tayyip Erdoğan gerçeğini iyi anlamak gerekir. Öyle İsrail karşıtı falan değildir. İsrail Cumhurbaşkanı Netenyahu’ya dediği şeylere bakmamak gerekir. DAİŞ’i de Tayyip Erdoğan olmasaydı kimse yönlendiremezdi. Son seçimlerde Tayyip kaybetmesine rağmen değiştiremediler. Değişimi yapmamalarının nedeni budur. Şimdi Suriye kalmış. Öyle olursa Hatay’ın, oradaki Arapların tutumunun ne olacağı belli olmayacak. Türkiye bunu görmüş, pazarlık yapıyor, ‘tamam istediklerinizi orada yaparım, ama siz de Kürtlere Rojava’da herhangi bir hak vermeyin’ esas olan, kavga gibi görünen ama pazarlık olarak sunulan budur.
Abdullah Öcalan kıyamet Irak’ta kopacak dedi. Irak’ta seçim oldu, İran yanlıları biraz daha etkili hale geldi. Askeri güç olarak Haşdişabi var. İsrail ve ABD İran’ı havadan vurdu. Havadan yapacakları bu kadardı, daha fazlasını yapamazlardı. Türkiye, Suriye’deki çözümsüzlüğü ve Kuzey ve Doğu Suriye’de daha iyi pazarlık yapabilmek için durumu değerlendirmek istiyor. Tayyip Erdoğan’ın birkaç gün sonra Tahran’a gideceği belirtilmektedir. Kendileri bile bir açıklama yapamıyorlar. Belli ki İran ile bazı pazarlıklar yapmak istiyorlar. Herhalde şunu zorlayacak, talep edecekler; bir taraftan belirttiğimiz yasayı çıkartacaklar, suç işlememiş olanlar gelebilir diyecekler, buna karşı tepki gelişirse de onun üzerinden dağdaki mevzilenmenin boşa düşürülmesini hedefleyebilirler. İran’la bunun pazarlığını yapma ihtimalleri de bulunmaktadır. 2011’deki gibi İran üzerinden Özgürlük Hareketi’ne dönük saldırı geliştirme arayışı içinde de olabilirler.
İsrail ve ABD İran’ı vurdular, ama çökertemediler. Irak’ta savaş çıkabilir denmektedir. Irak’ın su sorunu bulunmaktadır. Irak’a suyu verme vaadinde bulunup saldırtabilirler ya da 2011’deki gibi size destek verelim, siz saldırın diyebilirler. Kısacası 2026 yılının 2025’teki gibi geçmeyebileceğini ihtimalini göz önünde tutmak ve göz ardı etmemek gerekir.
Türkiye Karadeniz’den de kuşatılmış durumda
Durumu genel sistemle de bağlantılı olarak değerlendirmek gerekir. Ukrayna savaşını geliştirdiler. Bunun ortasında bu savaş çıktı. Bununla, bir kuşak bir yol projesini boşa çıkardılar. Çin ve Ukrayna üzerinden Avrupa’ya gidecek enerjinin yolunu açmak istiyorlardı, bu engellenmiş oldu. Çin de herkes de bunu geliştirmek istiyordu. Böyle olursa ABD ve İngiltere dışlanacaktı. Bundan dolayı bu projeyi boşa çıkardılar. Avrupa, NATO misyonunu yitirdi diyordu, ancak bu savaşla birlikte daha saldırgan kılınarak aktif hale getirildi. Diğer yandan Rusya’nın Avrupa ile doğrudan Karadeniz’in kuzeyi üzerinden ticaret yapmasının önünü kapatmış oldular, fakat başka kanalları var, orası üzerinden buna devam ediyorlar. Yine bu savaşla Rusya’nın silah gücünü açığa çıkardı, hangi güçtedir, nedir, ne değildir, öğrenmiş oldular. Böylece Çin ve Rusya’nın bir kuşak bir yol projesi boşa düştü.
Türkiye’ye ne oldu, Karadeniz’deki etkinliğini bile kaybetti. Şimdi keşif uçakları durmadan geziyor orada. Türkiye Birinci Dünya Savaşına Karadeniz’de katıldı. Gemileri götürdüler top attılar, Rusya ile savaşı başlattılar. Ancak Türkiye’nin şu anda Karadeniz’de bir etkinliği kalmadı. Şimdi kıyısını bile koruyamayacak duruma geldi. Hindistan üzerinden geliştirilen Hindistan, Körfez, İsrail, Kıbrıs, Yunanistan yoluna, yani ticari İbrahimi yola Avrupa da tümüyle entegre edilmiş durumda. Yunanistan’ı da askeri güç olarak donattılar. Eskiden Yunanistan ile Türkiye arasında bir askeri denge kurma söz konusuydu. Bir yere 10 silah verilirse denge kurma amacıyla diğerine de en az 7 vermek durumundaydı. Şimdi durum değişti, Yunanistan’ı askeri olarak donattılar, F35’leri ve diğer silahları verdiler, ama Türkiye’ye vermediler. Türkiye, bırakalım Yunanistan’la kavga etmesini adalara bile yan gözle bakamamaktadır. Türkiye oradan da kuşatılmış oldu.
Hedefte Türkiye ve İran var
Geriye Türkiye ile İran kaldı. İran’ın dağılmasından, parçalanmasından korkuyorlar. Ancak mevcut rejimi de değiştirecekler. Havadan vurdular, karadan da bir şeyler yapabilirler. Zaten kaç gündür halk ayakta, rejim vurdu 30’dan fazla insan yaşamını yitirdi. Yemen’de de vurdular. ABD’nin ekonomik yaptırımlarla sıkılaştırma çabaları, içeride bir tepkinin gelişmesini sağlama amaçlıdır. Yine Kürtler de Azeriler de Belluciler de önemli aktör durumundadırlar. Fakat en çok da Kürtler önemlidir. İran’ın şu haliyle körfezi tehdit edecek durumu çok fazla kalmadı. Irak’ta savaş olursa içteki güçlere destek verecekler.
Türkiye İsrail’in yaklaşımlarından çok korkuyor. Suriye’de Fırat’ın batısını Türkiye’ye verdiler, doğusunu da KDP’ye vererek bir Kürdistan kurdurmak isteyebilirler. Böylece Türkiye’nin Ortadoğu’daki açılımını Kürdistan’la kapatmış olacaklar. Azerbaycan’dan, Zengezor enerji yoluyla Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışacaklar. Türkiye bu Kürt düşmanı politikasında ısrar ederse böyle bir şeye doğru gitme ihtimali de bulunmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın bu güçlere karşı durduğu yönünde görüntü ve görüşler olsa da şimdi daha iyi anlaşılır ki onlarla işbirliği içinde amaçlarına hizmet etmektedir. Böyle giderse Türkiye’yi Ortadoğu’dan, Karadeniz’den, Avrupa’dan koparacaklar, boğazlar üzerinden Avrupa’ya bağlayacaklar, Azerbaycan’la doğuya bağlayacaklar. Tam da Sevr’deki gibi olmazsa bile ona yakın bir biçimde biçim verecekler. Abdullah Öcalan’ın da anlatmaya çalıştığı esas olarak budur. Bazıları anlıyoruz diyorlar, ama anlamadıkları budur.
Barış ve Demokratik Toplum süreci: yeni bir siyasi evre
Her yerden gelecek saldırıları kıracak bir duruş ortaya konursa o zaman süreçten başarıyla çıkılır. Bunlar başarılırsa Özgürlük Hareketi ayakta kalır. Ama Türkiye’de kim ayakta kalır, kim altında kalır belli değildir. 2026 için böyle çeşitli olasılıklar temelinde bakıldığında bu tür gelişmeleri ihtimal dahilinde görmek gerekir. Doğru değerlendirilmeli ve ele alınmalıdır.
Bilindiği gibi Barış ve Demokratik Toplum Süreci iki nedenden ötürü ortaya çıktı. Başlangıcı Ekim 2024 olarak alırsak bir yıldan fazla bir süre geçti. Süreç diyebileceğimiz durum 27 Şubat 2025 Barış ve Demokratik Toplum Çağrısıyla gerçekleşti ve kimlik kazandı. Yaklaşık olarak 10 ay kadar oldu. Bu süre zarfında birçok şey yapıldı, yoğun tartışmalar oldu, olmaya da devam ediyor. Abdullah Öcalan bu süreci birinci aşama olarak tanımladı. Aslında sürecin gelişmesinin önünü açma aşamasıydı. Tek yanlı iradesiyle atılan adımlarla bir düzey kazandı.
2025 yılında Kürdistan ve Türkiye’de siyasal ve toplumsal olarak her şeye damga vurduğu gibi, sadece Türkiye ve Kürdistan’la sınırlı değil, bölgesel ve küresel düzeyde de son derece etkili, belirleyici birçok açıdan bir tartışma süreci ortaya çıkardı. Ezilenlerin de egemenlerin de herkesin gözü bu sürecin nereye evrileceği ve nasıl sonuçlanacağı üzerinde oldu. Egemenler böyle bir çıkış beklemiyorlardı, farklı bir ortama, siyasi ve askeri duruma göre kendi çıkarlarını şekillendirmişlerdi. Bu nedenle 27 Şubat çağrısı gerçekleşince herkesi etkiledi, herkes büyük bir şaşkınlık yaşadı.
Stotükocuların ezberleri bozuluyor
Kuşkusuz bu sürece engel olmaya çalışanlar var; eskiye dönülmesi için çabalayan rantçı çevreler var. Bu biçimde nasıl olacak, yeni gelişmeler bize nasıl ve ne gibi imkanlar sağlatır diyenler var. Ezilenler açısından ise dikkatle izlenen, hem amaçlar bakımından hem de yöntem bakımından daha doğru, yeterli, anlaşılmaya çalışılan bir gelişme oldu. Bu temelde tartışmalar yürütülmeye devam etmektedir. Dogmatik, kalıpçı yapılar, statükocular buna karşı çıkıyorlar, çünkü ezberleri bozuluyor. Fakat kapitalist modernitenin, devletçi iktidarcı sistemin ezdiği, sömürdüğü, baskı altına aldığı işçi-emekçi kesimler, gençler, kadınlar, emekçiler ise umutla bakıp büyük bir titizlikle takip ederek anlamaya çalışmaktadır. Böyle bir umut durumu ortaya çıktı. Bunu benzeri bulunmayan yöntemlerle Abdulah Öcalan’ın kararları ve attığı adımlar ortaya çıkardı.
Bu adımlar, öncesinde kimsenin düşünüp tartışama bile yürütmeyi düşünmeyeceği bir karakter taşımaktaydı. Bu kadar yenilik içeren, herkesi bu anlamda biraz da şaşırtan adımlar oldu. PKK’nin 5-7 Mayıs tarihinde 12. Kongresini gerçekleştirmesi, örgütsel yapısını ve silahlı mücadele stratejisini sonlandırması, yeni bir manifesto ortaya koyarak, sosyalizmin parçası olan hareketlere dair yeni bir teorik bakışla birlikte yeni bir program ortaya koymuştur. Yeni bir strateji geliştirmesi de ezilenler, emekçiler, kadınlar ve gençler açısından ya da kapitalizmin baskısından kurtulmak isteyenler açısından bir umut ışığı oldu. Herkes manifestoyu anlamaya çalışıyor. Bu konuda Abdullah Öcalan kararlılık ortaya koydu. Demokratik toplum, demokratik sosyalizm nedir, demokratik ulus, demokratik entegrasyon nasıl gelişir konularında ön açıcı olduğu gibi; ilericiliği, gelişmeyi kapitalizme bağlayan reel sosyalizmin kalıplarını da aşan bir umut yarattı.
Türkiye’de özgürce tartışma ortamı yok
Abdullah Öcalan’ın bu yönlü değerlendirmeleri kuşkusuz Türkiye’nin içini de etkiledi, bir umut yarattı. Türkiye’de şu anda özgürce tartışma ortamı yok. Güya anketler yapıyorlar, ama insanlar korkudan düşüncelerini bile söyleyemiyorlar. Uzun süredir var olan savaş ortamında inkârcı, şoven, faşist zihniyetin şekillendirdiği beyin yıkama denen durumlar var. Bundan dolayı Türkiye toplumunun gerçekliği ortaya çıkamıyor. Değişik toplumsal kesimlerden yansıyan görüşler, Abdullah Öcalan’ın görüşlerinin birçok siyasal yapıyı etkilediğini ortaya koymaktadır. Bazı cesur insanlar var, bunu ifade ediyorlar. Bunun topluma yansıması, etkilemesi faşist, antidemokratik kesimler tarafından engelleniyor, susturuluyor. Gözle görülmüyor fakat yüzyıllık yaratılmış korku sistemi var. Bu nedenle Türkiye toplumunun gerçek zihniyet yapısı, istemleri nelerdir onu göremiyoruz, açığa çıkartamıyoruz. Bu konuda özel bir yayın politikası yoğunlaşmasını geliştirmek bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor.
Kürdistan’da toplum biraz daha farklı beklentiler içerisindeydi. Kürdistan’da Kürt toplumunda devletçi paradigma çok etkili değildi, devletten kaçış çoktu. Soykırımların yarattığı etkinin bir sonucu olarak bu durum çok fazlaydı. Devletten korkuluyordu, ondan hiçbir şey beklenmiyordu. Ancak ulusların kaderini tayin hakkı felsefesiyle hareket eden PKK de ilk başta bunun üzerine kuruldu, çünkü var olan paradigma buydu. Ama halk yine de güvenle yaklaştı. Bir şeyler olur, eski ve yeni düşünceleri harmanlar gibi algılandı. Başlangıçta bu kadar mücadele ve bedel ödedikten sonra istediği çözümü dayatır gibi bir yaklaşım içerisinde olundu.
Bu duruş, 27 Şubat çağrısıyla karşı karşıya gelince bir şaşkınlık ve tedirginlik ortaya çıkardı. Tepkiler de oluştu. Fakat Abdullah Öcalan’ın çok kısıtlı da olsa görüşmelerdeki açıklamaları, manifesto, 12. Kongrenin yapılması, partinin Önderliğini izlemesi, kongreye sunulan manifestonun giriş bölümünün yayınlanması, bunun 2004-2005 sürecinde gelişen paradigmayla daha geniş tartışılması toplumda bu tedirginliği ortaya çıkaran yaklaşımları kırdı. Paradigmayı, çözümü anlama, dolayısıyla da etrafında daha çok toplanıp mücadele etme durumu daha fazla ve daha gerçekçi gelişti. Geçen 20 yıllık sürede mücadele içerisinde gelişen ateşkeslerde belli dönemler biraz heyecan oluştu, ancak bu defa durum daha farklıdır. Böyle bir bilinçlenme, bilinç gelişimi toplumda da bu süreçte ortaya çıktı. Son tartışmalarla biraz da Abdullah Öcalan’ın çeşitli çalışmalara mesaj verme durumu ve imkânın artması bu durumları geliştirdi.
Şimdi durum ne olacak? Evet, süreç kritik bir aşamada. Geçen süreçte sadece Bahçeli’nin bazı grup konuşmaları oldu. Onlar da öyle çok içerikli değildi. Sonuçlar ifade ediyordu. ‘Türk-Kürt kardeştir, PKK kurucu Önderi gelsin Mecliste konuşsun, umut hakkından yararlansın’ gibi şeyler söyledi, ama bu sözler çok bütünlüklü bir siyaset değişmesini hedefleyen ve çabalayan bir karakterde değildi. Önemli olan kısmı Devlet Bahçeli’den gelmiş olmasıydı. Bahçeli’nin bu biçimde bir tutum sergileyeceğini hiç kimse beklemiyordu. Dolasıyla önemli bir etkisi oldu. Fakat onun gereklerini yerine getirmede, zihniyet ve siyaset oluşturma çabası MHP içinde de gelişmedi. TBMM bünyesinde kurulan komisyona MHP’nin sunmuş olduğu raporun Bahçeli’nin konuşmalarının çok gerisine düşmüştür. Söylediklerini bile uygulamaya koyacak adımları atamadı.
CHP, Kürt karşıtı ve inkârcı zihniyetinden arınmış değildir
Abdullah Öcalan sorunu topluma taşırarak çözmek istedi, ancak onlar toplumdan uzak tuttular. Bunun için komisyona havale edildi. Meclise gidilsin diye ısrar da istedi. Meclis niye önemliydi? Çünkü vekiller toplumun seçtiği kesimlerden geliyordu. Dolayısıyla önemli olan toplumsallaşması olacaktı. Ama öyle olmadı, AKP-MHP de o alandan uzak tuttu. CHP’yi de bir iktidar oyununa çektiler. Özel’in duruşu eklektiktir. Eski CHP yönetimi gibi değil, ama bütünlükten yoksundur. Görüşleri biraz kişiseldir, çevresi öyle değildir. AKP bundan yararlanarak kendi zeminine çekmeyi hep başarıyor. İktidar kavgasını şiddetlendirerek CHP’nin yeni bir siyaset geliştirmesini engelliyor. Son tutumları, hem Abdullah Öcalan’ı görmeye giden komisyonda hem de CHP’nin sunmuş olduğu raporda da etkili olmuştur. Anlaşılıyor ki CHP, Kürt karşıtı ve inkârcı zihniyetinden arınmış değildir. İktidar olacağız demektedirler ancak nasıl olacakları konusunda açık yaklaşımları bulunmamaktadır. Mantıkları AKP yıkılsın, ortada alternatif kalmaz, o zaman iktidar olma sırası bana gelir gibi düz bir mantıkları var. Aslında diğer partilerde de aynı ruh hali mevcut.
Mecliste partilerin hazırladığı raporların çok yetersiz olduğu ortadadır. Komisyon çalışma süresini iki ay daha uzattı. Meclis’e ortak rapor sunma kararı aldılar. Meclis kanun çıkaracak. Böylece tek yanlı iyi niyet adımlarıyla Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde atılan adımların hukuki zemini oluşturulacak kanunların hazırlanması süreci olacak. Abdullah Öcalan buna ikinci aşama dedi. Raporların içeriği partilerin bu karakterde bir hazırlık içinde olduğunu göstermiyor. Fazlasıyla görüş farklılıkları var, fakat topluma da o kadar yansıtmıyorlar. Şundan korkuyorlar, Cumhurbaşkanı bir şey demiyor, onlar bir şey derlerse mevcut hukuk sistemine göre her an başlarına bir şeyler getirilebilir korkusuyla bir şey demiyorlar. Kuşkusuz can korkusunu en çok çeken de AKP yönetimidir. Bundan dolayı bir şey söyleyemiyorlar. Öyle görülüyor ki düşündüklerini de istediklerini de kimse söyleyemiyor. Ahmet Davutoğlu bir siyasi koordinatörlük olsun diye önerdi, ancak AKP bu konuda bile herhangi bir adım atmadı.
Ortadoğu genelinde askeri ve siyasi durumun yarattığı tehlike ve korku
Öyle görülüyor ki AKP ve MHP yönetimi mevcut savaşı götüremediği için bu yönlü tartışma sürecinin içine girdi. Askeri ve siyasi süreci götürebilselerdi Kürt karşıtlığı ve düşmanlığı konusunda herhangi bir tartışmaya mahal vermeyeceklerdi. Bir siyaset ve zihniyet değişikliğinin olduğunu kesinlikle düşünmemek gerekir. Kendileri açısından dünya ve Ortadoğu genelinde askeri ve siyasi durumun yarattığı tehlike ve korku var. Onu geçiştirmek için böyle bir sürece ihtiyaç duyuyorlardı o nedenle de bu yönlü girişimler oldu.
Abdullah Öcalan, bu süreci ‘değişim-dönüşüm sürecindeyiz’, diyerek teorik olarak paradigma değişimi temelinde yenilenme ve köklü bir stratejik değişim biçiminde değerlendirmek isterken, onlar silah bırakılır, silahlı güçler dağıtılır, silahlardan kurtulursak inkâr ve imha siyaseti amaçlarımızı sürdürürüz diye hesaplamaktadırlar. Yasa olarak düşündükleri de esas olarak silahsızlanmayı nasıl gerçekleştirecekleri üzerine kurulmuştur. Yaklaşımlarından ve hazırladıkları raporlardan böyle bir hukuki arayış içinde oldukları anlaşılmaktadır.
Ekim 2024 başında böyle bir sürecin başlamasını sağlayan koşullar değişmiş değildir. Cumhur ittifakını çağrı yapmaya iten koşullar değişmedi, hatta daha belirgin ve daha çok Türkiye’yi etkiler hale geldi. Bu bakımdan bir korku içindedirler. Mevcut koşullarda Türkiye’yi yürütmeleri mümkün olmuyor. İçeride de Kürt karşıtlığı temelinde süreci götürmeye çalışırlarsa, bu iyi olmaz. O nedenle çözüm olmazsa bile süreç biraz daha sürsün yaklaşımı içerisindedirler. Düşündükleri yasal değişimler de bu çerçevede olabilir. Büyük bir ihtimalle silah bırakmayı içeren kanun çıkaracaklar. Önümüzdeki iki ay komisyon çalışacak, meclis çalışacak kış ve bahar süreci tartışmayla geçecek. Bunun sonucunda sorunu bütünlüklü mü ele alacaklar yoksa parçalayacaklar mı birlikte göreceğiz.
Kuşkusuz tümden ters sonuçlar yaratacak adımlar atmaktan korkuyorlar, çekiniyorlar, bu nedenle temkinlidirler. Tartışmalı süreç böyle devam ediyor. Onun ötesinde de herhangi bir zihniyet ve siyaset değişimi söz konusu değildir. Bu yönlü süreci toplumdan da uzak tuttular. Biz de Türkiye toplumuna süreci yeterince ulaştıran bir etkinlik gösteremedik. Kürt toplumu açısından o baştaki anlaşılmayan etkiyi aştırtacak çalışmalar yürüttük ve kısmi düzeyde o durum aşıldı. Özellikle Kuzey ve Doğu Suriye konusunda bazı adımlar atılırsa kaybedeceğini düşünüyor. O nedenle her şeyi yaparak bunu engellemeye çalışıyorlar.
İçeride ve dışarıda Kürt milliyetçiliği yapanlar var. Özgür Kürdü düşman gören İsrail ve İngiltere gerçeği var. Devletçi Kürtlük yaratmaya çalışan İsrail ve İngiltere çizgisi var. Avrupa’da, Rojava’da, Rojhilat’ta boşluk görerek daha fazla atak yapmaya çalışıyor; PKK’nin her şeyden vazgeçtiği biçiminde propaganda yapıyorlar.
Sonuç: zamanında anlama ve aktif mücadele
Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus, demokratik toplum, demokratik entegrasyon çizgisidir. Bu kavramların hepsi de aynı içeriğe sahiptir ve aynı anlamı ifade etmektedir. Farklıymış gibi görmemek gerekir. Ulus devlet çizgisi politik olarak çözüm üretmedi, özgürlük sağlamadı, yaşatmadı, korumadı. Stratejik olarak da çözüm getirmedi. Kürt sorununda çözüm getirseydi Abdullah Öcalan Roma’ya çıktığında gerekli çözümleri o zaman geliştirirdi. Roma’dan çıkışıyla birlikte ulus devletçi çizgi ve paradigma da iflas etmiş oldu. Savunmalarda onu çok net olarak ortaya koydu. Ulusal kurtuluş savaşı vermiş devletlerin durumunu da ortaya koyarak, bizde bu kadar oldu, ama diğerleri de boş çıktı dedi. Ulus devletçiliğin bir çözüm çizgisi olmadığını ortaya koydu.
Süreç mücadele sürecidir. Tarafların askeri ve siyasi görüş yakınlıklarının ortaya çıkardığı bir süreçtir. Kürt Özgürlük Hareketi bunun gerektirdiği mücadeleyi yeterince yürüttü mü, esas olarak onu değerlendirmek lazım. Sorun buradadır. Bu noktada yanlış anlamalar ve beklentiler çok fazladır. Çok tartışılıyor, yeterince ve zamanında anlama, sürecin gerektirdiği mücadeleleri anı anına yürütme konularında Abdullah Öcalan’ın eleştirileri çoktur. Temel olarak Hareketin Önderlikten kopan bir duruş ve tutumu olmadı, o yönlü adımlar atma oldu, ama onun ötesinde etkinlik esas olarak Türkiye’ye ve Türkiye toplumuna hitapta olacaktı. Türkiye toplumundaki zihniyet ve siyasette olacaktı. O yeterince sağlanamadı. Yayınlar bunu yeterince geliştiremedi.
Demokratik siyasal alanın çabaları da Türkiye toplumuna ve siyasetine hitap edecek bir sonuca götürmedi. Dolayısıyla önümüzdeki zamanda süreç devam edecek, ama kritik bir durumda devam edecek. Mücadele sürecidir, beklemek gerekir dememek gerekir. O yönlü Türkiye’de, Bakur’da demokratik komünler çalışması temelinde bir hareket geliştirme, demokratik toplumu geliştirme ve yönlendirme olabilir.